2025 yılını geride bırakırken, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK) yalnızca bir düzenleyici kurum değil; bir ülkenin demokrasiyle, çoğulculukla ve barışla kurduğu ilişkinin aynası olduğunu bir kez daha gördük. Yayıncılık alanında alınan her karar, verilen her yaptırım ya da gösterilen her hoşgörü, yalnızca bir medya kuruluşunu değil; toplumun tamamını, özellikle de bir arada yaşama iradesini doğrudan etkiliyor.
Bu yıl RTÜK’te yaşananlar, bize şu temel soruyu tekrar sordurdu: Yayıncılığı düzenleyen bir kurum, yalnızca sınır çizen bir otorite mi olmalıdır; yoksa demokratik toplumun çoğulcu seslerini koruyan bir güvence mi?
Elbette ki yayıncılık mutlak bir serbestlik alanı değildir. Kamu düzeni, nefret söylemiyle mücadele ve şiddetin önlenmesi demokratik toplumların meşru kaygılarıdır. Sorun, bu meşru kaygıların ancak zorunlu ve orantılı durumlarda devreye girmesi gerekirken, kimi zaman ifade özgürlüğü üzerinde sürekli ve geniş yorumlanan müdahalelere gerekçe haline gelmesidir.
2025 yılı boyunca RTÜK gündemine gelen yaptırım uygulanan dosyaların önemli bir kısmı, haber programları, tartışma yayınları, siyasal yorumlar üzerinden şekillendi. Eleştirel gazetecilik ile “ihlâl” arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği bir tabloyla karşı karşıya kaldık. Yorumun, tartışılan konunun, hatta bazen yalnızca farklı bir bakışın yaptırım gerekçesi hâline getirildiği dönemler yaşandı.
Kimi dosyalarda sert bir soru, kimi dosyalarda kamuoyunu ilgilendiren bir iddianın dile getirilmesi, kimi zaman da henüz kesinleşmemiş bir yargı sürecine ilişkin eleştirel değerlendirmeler doğrudan yaptırım gerekçesi sayıldı.
Oysa ifade özgürlüğü, yalnızca hoşumuza giden düşüncelerin değil; rahatsız eden, sorgulayan ve hatta iktidarı zorlayan sözlerin de korunmasıyla anlam kazanır. Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatları bu konuda son derece açıktır:
Kamu gücünü kullananlar, eleştiriye daha geniş bir hoşgörüyle yaklaşmak zorundadır.
RTÜK’e yönelik eleştiriler, kurumun varlığına değil; kurumun demokratik işlevini güçlendirmeyi ve buna uygun bir yasal reforma duyulan ihtiyacın altını çizen bir hatırlatma olarak okunmalıdır.
Yayıncılık ve toplumsal barış
Ancak mesele yalnızca hukuki değildir. Yayıncılık, aynı zamanda bir toplumsal sorumluluk alanıdır. Kullanılan dil, seçilen başlık, kurulan cümle; çatışmayı derinleştirebilir de, onarabilir de. Nefret söylemiyle mücadele etmek elbette kamusal bir görevdir; fakat bu mücadele, eleştiriyi bastırmanın bahanesi hâline geldiğinde, bizzat kendisi yeni bir adaletsizlik üretir.
Barışı önceleyen bir medya düzeni, sessizlikle değil; çoğulculukla, hakikatle ve eşit söz hakkıyla inşa edilir. Toplumu korumak adına toplumu susturan değil; toplumun farklı seslerini bir arada yaşatabilen bir yayın ortamını güvence altına almak.
Yayıncılıkta sorumluluk kime ait? RTÜK, medya ve toplum
İnsan onurunun ve özel hayatın korunması ilkesi, demokratik bir yayıncılık düzeninin vazgeçilmezidir; bu ilke, hiçbir biçimde tartışma konusu yapılamaz. Sorun, bu ilkenin varlığı değil; uygulama biçimidir.
Ne var ki son yıllarda bu ilkenin, eleştirel yayıncılığı sınırlayan geniş ve muğlak bir yaptırım gerekçesine dönüştürüldüğünü de göz ardı edemeyiz. “İnsan onuru” ve “özel hayat” kavramlarının, bağlamından koparılarak siyasal eleştiriyi bastırmanın aracı hâline gelmesi; hem ifade özgürlüğünü zedeler hem de kavramların kendisini aşındırır.
Uygulamada çoğu kez, eleştirel yayınlar önce “insan onuru” ve “özel hayatın korunması” gerekçesiyle tartışmalı hâle getirilmekte; ardından “millî ve manevî değerler”, “genel ahlak” ve “ailenin korunması” gibi geniş yorumlara açık kavramlara dayanan madde devreye sokularak ifade özgürlüğü iki muğlak madde arasında fiilen daraltılmaktadır. Bu yaklaşım, istisnaları kural hâline getiren bir denetim pratiği yaratmaktadır.
RTÜK, ceza dağıtan değil; rehberlik eden, tek tip bir yayın anlayışını dayatan değil; çoğulculuğu teşvik eden, sorunları bastıran değil; konuşulabilir kılan bir yaklaşımı benimsemelidir.
Bu, zayıflık değil; tam tersine demokratik olgunluğun göstergesidir. Güçlü kurumlar, eleştiriden korkmaz. Güçlü devletler, özgür basınla birlikte var olur.
Ancak şunu da açıkça söylemek gerekir: Yayıncılıktaki sorunların tüm sorumluluğunu yalnızca düzenleyici ve denetleyici bir kurum olan RTÜK’e yüklemek, gerçeği eksik anlatmak olur. Medya alanı, yalnızca kurallarla değil; etik değerlerle, meslek onuruyla ve toplumsal farkındalıkla ayakta durur.
Yayıncıların, gazetecilerin ve editörlerin, reyting ya da tıklanma baskısı karşısında hakikati, insan onurunu, etik değerleri ve toplumsal barışı gözetme sorumluluğu vardır. Reyting, tıklanma ya da hız baskısı; hiçbir koşulda mahremiyet ihlalini, acının teşhirini ya da insanın nesneleştirilmesini meşrulaştıramaz.
Aynı şekilde izleyiciler ve okurlar da pasif tüketiciler değildir; neyi izlediğimiz, neyi paylaştığımız, neye itiraz ettiğimiz, neye sessiz kaldığımız medya dilini şekillendirir.
Son dönemde özellikle haber yayınlarında özel yaşamın ve mahremiyetin sınırlarının giderek daha sık ihlal edildiğini, acının, suçun ve travmanın neredeyse teşhir nesnesine dönüştürüldüğünü görüyoruz.
Burada sorun tekil hatalar değil; etik eşiğin aşılmasıdır.
2026’ya girerken
2026’ya girerken, umudu romantik bir temenni olarak değil; bilinçli bir tercih olarak savunmak zorundayız. Barış, demokrasi ve ifade özgürlüğü, bir lüks değil; ortak geleceğimizin asgari şartıdır.
RTÜK; barış gazeteciliğini teşvik eden, nefret söylemiyle hak temelli bir anlayışla mücadele eden, yayıncılığı yaptırım refleksiyle değil insan hakları perspektifiyle ele alan; haber verme hakkı ile özel yaşamın ve mahremiyetin korunması arasındaki hassas dengeyi etik değerler temelinde gözeten bir kurumsal kültüre yönelmelidir.
Bu kültür, yayıncılar, gazeteciler, sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları ve akademiyle kurulan düzenli diyalog ve ortak etkinliklerle güçlenir.
Barış; haklarla, adaletle ve onurla birlikte var olur.
2026’ya girerken dileğim şudur: Sözün yaraladığı değil, iyileştirdiği bir yayıncılık...
Ceza korkusunun değil, hakikat cesaretinin hâkim olduğu bir medya düzeni...
Ve RTÜK’ün, bu yolculukta kolaylaştırıcı olması.
(Nİ/VC)




