Kürtlerin Hudeybiyesi yaşanır mı?
Savaşmak ve çatışmak tarihin her döneminde kolay, barışmak ve barışı sürdürmek ise her zaman zor oldu. Ne kadar doğru bilmiyorum ama son derece mantıklı gelen bir istatistik okumuştum. İnsanlık tarihi toplamda 300 yıl kadar barışla geçti, diyordu. Bugün yaşadıklarımıza bakınca haklılık payı yüksek gibi.
Bu yazıda İslam tarihinden, spesifik bir savaş ve barış örneğine odaklanmak istiyorum. Bu odağın adı “Hudeybiye”dir. Hudeybiye bir antlaşmadır ve İslam tarihinde barışın, stratejik öngörünün, fedakarlığın ve her şeyden önemlisi “sabrın” ne anlama geldiğini gösteren en büyük olaylardandır.
Peki bu anlaşma özü itibarıyla nedir ve nasıl gelişti?
628 yılında yani Hicret’in altıncı yılında, Medine’de bulunan Muhammed Peygamber ve beraberindeki Müslümanlar, herhangi bir savaş niyeti taşımaksızın, sadece Kâbe’yi ziyaret etmek amacıyla Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktılar. Niyetlerinin barışçıl olduğunu göstermek için yanlarına kınlarına sokulmuş yolcu kılıçlarından başka savaş aleti almadılar ve kurbanlık develerini de beraberlerinde götürdüler. Ancak Mekkeli yöneticiler (İslami literatür ile müşrikler), geliş maksatları ne olursa olsun Müslümanları şehre sokmamaya yemin ettiler ve Halid bin Velid komutasında askeri süvari birliklerini Müslümanların yolunu kesmek üzere sevk ettiler.
Diplomatik kanalları deneyen Muhammed Peygamber’in, niyetlerinin sadece ziyaret olduğunu anlatması için Hırâş bin Ümeyye’yi elçi olarak gönderdi; ancak yöneticiler onu öldürmeye kalktılar. Ardından Mekkeliler nezdinde nüfuzlu bir akrabalık bağına sahip olan Halife Osman elçi olarak gönderildi. Mekke’dekiler, Halife Osman’a dilerse kendisinin tavaf edebileceğini ancak Muhammed Peygamber’in girmesine asla izin vermeyeceklerini söylediler.
Halife Osman ise peygamberi olmadan tavaf etmeyi reddetti ve Mekke’de alıkonuldu. Onun öldürüldüğüne dair karargâha ulaşan bilgiler üzerine Muhammed Peygamber’in, bir ağacın (semüre ağacı deniyor) altında ashabından savaşta asla kaçmayacaklarına ve ölümüne direneceklerine dair biat aldı. Kureyş idaresini dehşete düşüren bu “Rıdvan Biatı” sonrasında Mekkeliler apar topar Süheyl bin Amr başkanlığındaki bir heyeti barış masasına oturmak üzere Hudeybiye’ye göndermek zorunda kaldılar.
Müzakereler sonucunda ortaya bir metin çıktı. Çıkan metin, ilk bakışta Müslümanların onurunu zedeleyen ve tamamen aleyhlerine görünen şartlar taşıyordu. Antlaşmanın maddelerine göre; on yıl boyunca iki taraf arasında savaş olmayacak, Müslümanlar o yıl Kâbe’yi ziyaret edemeden geri dönecek, sadece ertesi yıl gelip üç gün kalabileceklerdi. Ayrıca Arap kabileleri diledikleri tarafla ittifak kurabilecekti. Ashabın içine en çok dert olan madde ise “Mekke’den bir kişi Müslüman olup Medine’ye sığınırsa geri iade edilecek, ancak Medine'den biri Mekke'ye sığınırsa iade edilmeyecek” şeklinde olandı.
Antlaşma yazılırken, Kureyş elçisi Süheyl’in Müslüman olduğu için işkence gören oğlu Ebû Cendel zincirlerini sürüyerek Müslümanlara sığınır, ancak Muhammed Peygamber antlaşma gereği onu babasına iade etmek zorunda kalır. Gözyaşları ve feryatlar içindeki Ebû Cendel’in teslim edilişi, ashabı derinden sarsar. Halife Ömer dayanamayıp “Biz hak yolda değil miyiz? Neden dinimiz namına bu zilleti kabul ediyoruz?” diyerek isyan eder. Müslümanlar öyle büyük bir hayal kırıklığı ve şok yaşarlar ki, Muhammed Peygamber’in “Kurbanlarınızı kesin ve tıraş olup ihramdan çıkın” emrini üç kez tekrarlamasına rağmen yerinden kıpırdayamadığı da ifade edilir. Rivayete göre bu derin krizi peygamberin eşi Ümmü Seleme’nin önerdiği strateji çözer. Bu tavsiye ile peygamber çadırından çıkıp bizzat kendi kurbanını kesince, ashab da ağlayarak ona uymuş ve süreç büyük bir sabır sınavına dönüşmüş.
Şimdi biraz daha detaya ve sonrasına gelelim.
O gün şok ve yenilgi gibi algılanan bu antlaşma, Kur’an’da inen Fetih Suresi ile “Feth-i Mübîn” (apaçık bir zafer) olarak isimlendirilir. Neden mi? Çünkü kılıçların kınına sokulduğu ve savaşın bittiği bu barış iklimi, İslam'ın kalpleri feth etmesine olanak sağladı da ondan. Çatışmasızlık ortamında insanlar birbirleriyle serbestçe iletişim kurdular, İslam’ın güzel taraflarını yakından gördüler. Hudeybiye’den Mekke’nin fethine kadar geçen sadece iki yıllık sürede İslam’a girenlerin sayısı, önceki 19 yılın toplamını aşar. Halid bin Velid ve Amr bin As gibi devrin en büyük komutanları dahi bu barış ortamında Müslüman olanlardan sadece bazılarıdır.
Ayrıca bu anlaşma ile Kureyş, Müslümanları ilk defa resmen muhatap almış ve İslâm devletinin siyasi varlığını hukuken tanımak zorunda kalmıştı. Verilen tavizler, gösterilen sabır ve yutulan acı lokmalar (Ebû Cendel hadisesi vs.), uzun vadede Medine’nin diplomatik zaferini, stratejik konumda yer alan Hayber’in fethini ve nihayetinde kan dökülmeden Mekke’nin fethini hazırladı. Tüm hikâye budur…
Rıdvan biatı
Açıkçası, öncesi ve sonrası ile Hudeybiye hadisesine bakınca, bugün içinden geçtiğimiz barış sürecine de biraz benzetiyorum. Yaklaşık iki yıldır süren bu süreci Hudeybiye merceğinden okumak, bize meselenin duygusal değil, stratejik ve akılcı yönetilmesi gerektiğini gösteriyor. Çünkü barış, savaştan daha çetin bir iştir; çünkü savaşta sadece düşmanla çarpışırsınız, barışta ise kendi tabanınızın duygusal kopuşlarıyla, “taviz verdik, yenildik” hissiyle ve haklı öfkeleriyle de başa çıkmak zorundasınızdır. Ki tüm bu parametreler yoğunca işliyor.
Eğer Sayın Öcalan’ın bu barış sürecinde yapmak istediği şeyi Hudeybiye mantığı ile okursak, ortada uzun vadeli bir tanınma ve “siyasi varlık/hukuki alan” inşası olduğunu görebiliriz. Öcalan; çatışmalı ortamın, şiddetin ve silahlı mücadelenin sınırlarına dayandığını, buradan daha fazla ilerlenemeyeceğini görüyor ve açık şekilde ortaya koyuyor. Bu nedenle silahları susturmayı ve yerine demokratik siyaseti koyan bir stratejinin adını telaffuz ediyor, dinamiklerini açıklıyor.
Bu strateji uygulanırken Kürtlerden bitmez tükenmez bazı şartlar ve eylemler istenecektir, ki istendi. Tıpkı Halife Ömer’in “Biz neden bu zilleti kabul ediyoruz?” çıkışı veya ashabın Kabe’ye giremeden geri dönmeyi hazmedememesi gibi, başta PKK kadroları olmak üzere Kürt tabanı da bu durumu bir “geri adım, teslimiyet vs.” olarak algılayabilir. Ancak diplomaside ve çözüm süreçlerinde amaç günü kurtarmak değil, geleceği inşa etmektir. Buradan bakınca bugün atılan adımların, söylenen sözlerin yarın ne getireceğini kestirmek biraz zor ama bir yandan da kolay. Dar, kısa ve duygusal bakmak en büyük tuzak.
Öcalan; silahların sustuğu, legalleşmenin başladığı ve devletin Kürt siyasi aklını (tıpkı Kureyş’in Medine’yi masada muhatap alması gibi) resmen ve hukuken muhatap aldığı bir sözleşme veya mutabakat metninin esas odak olduğunu söylüyor. Bu mutabakat metninin içinde, ilk etapta kendi tabanı aleyhine görünen bazı şartlar dahi olabilir. (Çerçeve yasası çıkınca olacaktır yüksek ihtimal.)
Bu bağlamda kişisel kanaatim; Öcalan, salt çatışmasızlık ortamının getireceği sosyolojik, kültürel ve siyasi serbestliğin, uzun vadede silahların getireceğinden çok daha büyük bir “siyasi fethe” yol açacağını rasyonel olarak görüyor. Deneyimlerine de yaslanarak buna inancını her fırsatta belirtiyor, çağrılar yapıyor, ödevler, görevler veriyor.
Bu yüzden, bugünkü barışa dair en büyük görev sabır göstermek ve olabildiğince devleti zorlamaktır. Başa dönersek; unutmamak gerekir ki antlaşmayı doğuran şey edilgen bir beklenti değil, gerçekleşen Rıdvan biatı idi. Barış süreçleri Ebû Cendel gibi krizlerle, provokasyonlarla ve sabırları sınayan anlarla doludur. Nihayetinde, atılan/atılacak her adımın, silahların devreden çıktığı ve sözün gücünün egemen olduğu, on yıllarca sürecek kalıcı bir barış umudu yarattığını unutmamak gerekiyor.
Her şey bir yana toplumda müthiş bir sabırsızlık var. Oysa 20-30 yıldır süren barış görüşmeleri var ve bunlar yanı başımızda hâlâ sürüyor. Eğer bu sabır gösterilir ve mücadeleden kopulmazsa, birçok yönüyle eleştirilen bu sancılı dönem, her iki tarafın toplumları için de bir arada yaşamanın zaferine dönüşecektir. (SB/TY)