Kendine acımanın konforu
Ankara’nın Magirus dolmuşları meşhurdur. Dünya kadar insan Güvenpark’tan kalkan, handiyse bütün Ankara’ya hizmet veren bu dolmuşlarda her gün dünya kadar yol yapar.
Tefekkür etmek için, ibret etmek için ve dahi dünyanın başka bir sürü önemli duygusu için bu dolmuşların hayatımdaki önemi büyüktür. Nasıl anlatsam, hayata dair nice sorunumu bir Magirus dolmuşta bir güzergâh zamanı içinde çözdüğüm olmuştur.
Cep telefonları çıktığından bu yana maşallah hepsi birer ankesörlü telefon kulübesine dönüştüğünden dolmuşta sağda solda konuşulanlara kulak misafiri oluyor insan. Mecbursun annem, istemesen de dinleyeceksin zaten!
Birkaç gün önce dolmuşla Kızılay’a inerken son zamanlarda mağduriyet ifadelerine çokça denk geldiğimi fark ettim. Herkes telefonun ucundaki herkese üç aşağı beş yukarı kendisinin ne kadar şahane bir insan olduğunu ama hep başkaları tarafından mağdur edildiğini anlatıyor.
Dolmuşa bile gerek yok aslında, “İyi niyetimi hep suistimal ettiler” veya “Hep beni yarı yolda bıraktılar” gibi cümleleri eminim siz de sıklıkla duyuyorsunuzdur. Yeni yıl kararlarım içinde bulunan “Kimileri için anlamsız mağduriyetler çöplüğü olma hâlinden uzaklaş” maddesi gereğince izninizle şuracıkta konu hakkında iki çift laf etmek isterim.
Geçenlerde sosyal medyada bir deney videosuna denk geldim. Deneyin içeriği aşağı yukarı şöyle bir şey idi; deneye katılan insanlara bir iş görüşmesine gönderilecekleri söylenip bu görüşmeye gitmeden önce yüzlerine yara, leke vb. genel görünümlerini olumsuz yönde değiştiren bir makyaj yapılacağı bilgisi veriliyor. Sonra plastik bir makyaj yapılıyor; kimi zaman irice bir sivilce, bir ameliyat izi, farklı renkte bir ben vb. gibi şeyler. Makyaj yapıldıktan sonra katılımcılara yüzleri gösteriliyor. Sonra, ayna kaldırılıyor, son rötuşların yapılacağı söyleniyor ve o makyaj yüzlerinden belli etmeden siliniyor. Kısacası, deneye katılan kişiler iş görüşmesine yüzlerinde yara izi olduğunu düşünerek giriyor, oysa yüzlerinde herhangi bir leke/yara/iz yok.
Katılımcılara deneyin amacının yüzünde yara izi olan kişilerin ayrımcılığa uğrayıp uğramadığının araştırılması olduğu belirtiliyor. İş görüşmesi sonrasında hemen başka bir odaya alınıp görünümleri nedeniyle herhangi bir ayrımcılığa uğrayıp uğramadıkları soruluyor. Deneye katılanların önemli bir kısmı görünümleri nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını, hatta bazıları iş görüşmesi sırasında yüzlerindeki lekeye/bene/yaraya referanslar verildiğini ifade ediyor. Haksızlığa uğradıklarını düşünenlerin sayısı oldukça fazla.
Önce Magirus dolmuş külliyatı, ardından “doğrulama yanlılığı” meselesini örnekleyen video ile karşılaşınca “mağduriyet konforu” hakkında düşünmeye başladım (İlk düşünmeye başladığımda muhtemelen yine dolmuştaydım).
Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “mağdur[1]” sözcüğü için “haksızlığa uğramış (kimse), kıygın” karşılığı var. Oxford Sözlüğü’nde ise “mağdur” sözcüğünü aradığımızda karşımıza şu tanım çıkıyor; bir suç, hastalık, kaza vb. nedenle saldırıya uğramış, yaralanmış veya ölmüş kişi.
Şimdi kalkıp kim mağdur kim değil tartışmasına girmeyeceğim elbette. Bu tartışma hem ilgimi çekmez hem de boyumu aşar. Mağduriyet hakkında önümüzde yüzlerce kategori belirse de ben tercihimi en baştan “mağduriyet konforu” olarak sabitlemek isterim.
Son önemli hatırlatma ise şu; mağduriyet derken insanın yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ciddi fiziksel, duygusal, ekonomik, toplumsal sorunları bu yazının dışında bırakma niyetimi baştan ifade etmek isterim. Evine ekmek götüremeyen insanın, fiziksel özellikleri nedeniyle arkadaşları tarafından zorbalanan gencin, ekonomik özgürlüğü olmadığı içinde evdeki eziyete katlanan kadının mağduriyeti gibi ağır mağduriyetler konumuz dışı, net!
Mağduriyet insanlara konfor sunar mı? Retorik bir soruydu ama madem kendim sordum kendim yanıtlayayım. Kendimi yanıtsız bırakmak istemem! Sunar annem! Bir kere, mağdur olunca başkalarını suçlamak çok kolaylaşır. Kötü duygular, kötü kararlar, hatta kötü ilişkiler için sorumluluk almanız gerekmez artık. Sizi hayal kırıklığına uğratmasalardı veya sizi yarı yolda bırakmasalardı daha güzel bir hayatınız olabilirdi. İyi kararları siz zaten almıştınız, başkaları sadece “kötü kararlar” alıyordu.
Bu açıdan bakınca mağduriyet sadece konforlu değil aynı zamanda hoş bir şey. Kendi hayatımızın sorumluluğundan uzaklaşabilir, hep dümende olmanın yoruculuğundan kendimizi sakınabilir, kısaca kendi memnuniyetsizliğimiz içinde mışıl mışıl uyuklayacak çok mutlu-mesut bir köşe bulabiliriz.
Mağduriyetle birlikte gelen başka yancı rahatlıklar da var. Konfor alanınızda kalmak garip bir “özel olma halini” getirir. Sizin sorunlarınız en büyük, yükleriniz en ağır. Mutlu olamama için harika bahaneleriniz var; sürekli haksızlığa uğruyor, sürekli size kurulan tuzaklara takılıyorsunuz. Size yardım edilmesi gerekiyor, hep elinizden tutulması gerekiyor. Mağduriyet ülkesinin merkezinde kontrol artık sizde değil, tabi ki dışarıda. Siz çaresiz, masum ve suçsuz olansınız. Dünya size borçlu!
Zaten mağdur olunca bu pratik içinde bir süre sonra hayatınızda olup biten ne varsa onun olumlu yönlerini de göremez hale gelirsiniz. Sırf bu nedenle bile olsa, etrafınızdaki en masum kişi siz olursunuz. Başlı başına konfor değil de ne bu şimdi!
Dışsal nedenlerle ve/veya sadece başkalarının eylemleri nedeniyle kurban gibi hissetmenin böyle güzel bir tarafı var yani. Ama uyarmalıyım, mağduriyet piyasası hareketli, mevcut pozisyonu ısrarla korumak lazım. Mağduriyet konforunun devam etmesi için, mağduriyetin diğerleri tarafından tanınması ve onaylanması lazım. Piyasalar dalgalı olunca geçmişteki mağduriyetler giderilse dahi anlamlı zaman aralıklarıyla geçmişe (ve geçmişin mağduriyetlerine) referans verilmesi lazım.
Ortada bir mağduriyet kalmasa bile başkalarının mağduriyeti sizinkinin önüne geçmesin diye kendi mağduriyetinde ısrar ettiğin kadar onların mağduriyetinin önemsiz ya da ikincil olduğunda da ısrar etmek lazım. Mağduriyetteki konforun sıcaklığını terk etmek zor. Bir mağduriyet kolay korunmuyor Ey Romalılar!
Takdir edersiniz ki mağdur olma hissi hem insanın kendine acımasını hem de diğerlerine acımamasını kolaylaştıran bir his. Ayrıca takdir edersiniz ki kendinizi değil başkalarını suçlamak daha kolay.
Herkesin olduğu kadar benim de “profesyonel mağdur” arkadaşlarım var. Çevresini ve hayatını “mağduriyet izi” için sürekli tarayan ve bunu bulduğunu düşündüğünde ona can simidi gibi sarılan insanlar tanıyorum.
İş arkadaşlarının ona haksızlık ettiğini her fırsatta dile getiren; tüm iyi niyetine rağmen insanların onu hayal kırıklığına uğrattıklarını söyleyen; eşinin ona asla anlayışlı davranmadığından şikâyet eden; süpermarket kasiyerlerinin suratsızlığından; gittiği doktorun ilgisizliğinden, akrabalarının bencilliğinden, handiyse kendi hariç tüm insanların kabalığından yakınan insanlardan söz ediyorum. Bu kötü, kaba dünyada tek nazik, tek sağduyulu insanın kendisi olduğunu düşünen insanlardan söz ediyorum. Bu türden mağduriyetlerden çıkardığı zaferler ile ömür boyu beslenen insanlar var diyorum.
Gereksiz/anlamsız dramadan kopmak çoğu zaman zor olsa bile imkânsız değil. Kendine bir şans verirsen mağdur olmanın ya da olmamanın anahtarının kendinde olduğunu görebilirsin gibi geliyor bana. Mağduriyetten sıyrılmaya çalışırsan belki daha mutlu olmazsın ama daha tatminkâr bir hayat süreceğine bahse girerim diyorum.
Aziz Nesin’in unutulmaz “Ah şu sinekler olmasa” öyküsünü okuduğumda çocuk yaşlardaydım. Öyküyü bitirdiğimde o küçük yaşta bile o hain sineğin bana musallat olmasına izin vermemem gerektiğine ikna olmuştum.
Mağdur hissetmeme çabası mühim. Mağduriyetin yarattığı konforun peşine düşmemek önemli. Yaşanan mağduriyet hissinin en büyük çıktısı olan “başkalarına körlük” tehlikesine direnmek lazım. Çabası bile yeterli. Zaten kısacık bir ömür süresi içinde insanlığa dair tüm sorunlara çare bulamayız ki annem!
(AA/EMK)
[1] Dilimizde “maddi ve manevi bakımdan felakete sürüklenmiş, insani değerlerini yitirmek zorunda kalmış veya bırakılmış kimse” anlamıyla ‘kurban’ sözcüğü de sıklıkla ‘mağdur’ sözcüğü ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Yazı içinde bütünlüğün bozulmaması açısından “mağdur” sözcüğü bu tanımı da içeren bir şekilde kullanılacaktır.