"Yaşamda her şeyden önce insanlık için çalışabileceğimiz bir konum seçmişsek, hiçbir yük belimizi bükemez, çünkü bunlar herkesin yararı uğruna yapılan fedakârlıklardır; o zaman küçük, kısıtlı, bencil sevinçler yaşamayız ama mutluluğumuz milyonlara ait olur, yaptıklarımız sessizce ama sonsuza kadar yaşamaya devam eder ve küllerimizin üzerine soylu insanların sıcak gözyaşları dökülür."[i]
Karl Marx bu satırları henüz on yedi yaşındayken, Trier'deki lisesinden mezun olurken yazdı. Hayatının geri kalanını ise bu cümlelerin izini sürerek geçirdi.
Bugün onun doğum günü. Onu anarken "büyük" kavramlara, söylemlere başvurmak gerekiyormuş gibi gelir çoğu zaman. Oysa bu yazının amacı daha çok, onun hayatına, tereddütlerine, ilişkilerine ve o hayatın içinde doğan düşünceye bakmaktır. Çünkü Marx, düşündüğümüzden çok daha hareketli bir hayatın içindeydi: çocuklarına posta arabası beygiri olan, kestane düşüreceğim diye ağaç taşlayan, fırsat buldukça vals yapan ve âşık olunca ciltler dolusu şiir yazan biri. Hem de öyle ölçülü, serinkanlı dizeler değil, gençliğin o taşkın, biraz fazla coşkulu, biraz da utandıran türünden…
'Kökler'
Marx'ın hikâyesi, Mosel Nehri kıyısındaki sakin Trier kasabasında başlar. Ancak bu sakinlik aldatıcıdır: sokakların altında köklü bir tarih, üstünde ise büyüyen bir sınıf gerilimi vardır. Kasabanın en parlak evi Westphalen ailesine aittir. Ludwig von Westphalen, Dante'yi ezberden bilen, Shakespeare'i İngilizce okuyan, akşam yemeklerini dramatik şiir okumalarıyla süsleyen bir entelektüeldir. Marx ailesinin evi ise birkaç sokak ötede, daha sessizdir. Babası Heinrich Marx, Yüksek Temyiz Mahkemesi'nde tanınan bir avukattır; kitaplığında Rousseau, Voltaire ve Thomas Paine yan yana durur, o dönemin Prusya'sında bu başlı başına bir cesaret göstergesidir. Karl, babasını hem entelektüel hem de ahlaki bir rehber olarak görür, fotoğrafını hep yanında taşır. Öyle ki Marx öldüğünde Engels bu fotoğrafı onun koynuna yerleştirir.
Çocukluk yıllarında Marx'ın en yakın arkadaşı komşunun oğlu Edgar von Westphalen'dir. İki aile arasındaki yakınlık sayesinde Karl, Westphalen evine sıkça girip çıkar, Ludwig'in kütüphanesine ve Saint-Simon'un fikirlerinin tartışıldığı akşam sofralarına katılır. Ve tam da bu ortamda, Trier'in en gözde genç kadınlarından biri olan Jenny'yi fark eder.[ii]
Aşk, şiir, isyan
1830'da Trier Lisesi'ne giren Karl, 1835'te mezun olur. Mezuniyetinde, gerici görüşleriyle tanınan bir öğretmene veda konuşması yapmayı reddeder. Aynı yıl, meslek seçimi kompozisyonuna şu cümleyi yazıyor: “Yaşamda her şeyden önce insanlık için çalışabileceğimiz bir konum seçmişsek, hiçbir yük belimizi bükemez, çünkü bunlar herkesin yararı uğruna yapılan fedakârlıklardır; o zaman küçük, kısıtlı, bencil sevinçler yaşamayız ama mutluluğumuz milyonlara ait olur, yaptıklarımız sessizce ama sonsuza kadar yaşamaya devam eder ve küllerimizin üzerine soylu insanların sıcak gözyaşları dökülür.”[iii]
Ekim 1835'te Bonn Üniversitesi'ne kaydolur. Kendini hukuka o denli kaptırır ki babası mektuplarında onu yavaşlamaya davet etmek zorunda kalır. Ama yalnızca hukuk değil: Grek mitolojisi, Homeros, modern sanat tarihi, şiir çevreleri, tartışmalar. Yaratıcı etkinlik için yanıp tutuşan, ateşli bir hayal gücü.
1836 yazında Trier'e döndüğünde Jenny von Westphalen ile gizlice nişanlanırlar. Jenny, Trier aristokrasisinin parlayan yıldızıdır; ancak Marx'ı seçer. Ailesinin, özellikle ileride Prusya İçişleri Bakanı olacak üvey ağabeyi Ferdinand'ın, itirazına rağmen kararından vazgeçmez. Marx ise aşkını şiirlerle dile getirir. Noel'de Jenny'ye iki şiir kitabı gönderir. Yıllar sonra bu şiirleri hafif alaycı bir tonla anacaktır; ancak dizelerdeki lirizm, duygularının yoğunluğunu açıkça yansıtır:
Kalbim zincirlenmişken derinden,
Gönlüm açıldı aydınlığa.
Ne umduysam karanlıklar içinden
Sende buldum sonunda.
Hayatın sarp, dikenli yollarında
Bulamadığım her şey,
Göründü bana hemencecik,
Senin büyülü bakışlarında.[iv]
Ekim 1836'da Karl Marx, hukuk öğrencisi olarak Berlin Üniversitesi'ne yazılır. Burada Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in düşüncesiyle karşılaşır. Genç Hegelciler, Hegel'in çelişki kuramında yalnızca değişimi değil, toplumsal devrim potansiyelini de görür. Marx bu çevrede hızla şekillenir; hukuktan uzaklaşıp felsefeye yönelir ve mevcut düzeni eleştirel biçimde sorgulamaya başlar. Akranları tarafından lider kabul edilir, üstelik çoğu akranı bile değildir; Marx'tan en az on yaş büyük, kendini kabul ettirmiş profesörler ve yazarlardır.
İşte bu sarhoş edici ortamda kozasından çıkan Karl Marx, Mohr (Mağribî) olarak tanınmaya başlar. Bu takma ad, kapkara saçlarına ve koyu ten rengine bir dokundurmaydı; ama aynı zamanda Schiller'in Haydutlar'ındaki, kokuşmuş aristokrasiye savaş açan bir çetenin lideri, ölüm saçan ama karizmatik Robin Hood benzeri karakter Karl von Moor'a da bir göndermeydi. Hayatının geri kalanı boyunca tüm yakınları onu bu adla çağıracaktır.[v]
Yıl 1843’e geldiğinde, Jenny ile Marx, yedi yıllık nişanlılığın ardından evlenirler; ama o zamana kadar çok şey değişmiştir. Karl'ın babası Heinrich 1838'de, ona oğluymuş gibi davranan Ludwig von Westphalen ise 1842'de hayatını kaybetmiştir.
Marx, 1844'te Paris'te Friedrich Engels ile tanışır. Bu ilk buluşma, tarihin en uzun soluklu entelektüel ortaklığını başlatır. Bir tekstil fabrikatörünün oğlu olan Engels, Marx'ın "General" lakabıyla andığı bu adam, sanayi proletaryasının gerçekliğini Marx'ın teorik çerçevesine taşır; Marx'ın yazabilmesi için gerekli zamanı ve maddi imkânı yaratır.
“1848 Devrimi’ne kadar Marx bütün teorisinin temeli olarak felsefesini formüle etmeye yoğunlaşmıştı. Bu yüzden bu dönemin başlıca eseri Alman İdeolojisi’nin bir felsefi çalışma olması doğaldır. Materyalist tarih görüşünün (tarihsel materyalizmin) olabildiğince sistematik bir sunumu olarak öne çıkar.”[vi]
Londra yılları
1848 devrimleri sonrasında sürgün edilerek Londra'ya giderler.
Londra yılları, yalnızca düşünsel üretimin değil, aynı zamanda yoksullukla verilen kesintisiz bir mücadelenin yıllarıdır. İlk olarak Leicester Sokağı'nda geçici bir konaklama bulan aile, 1850'de Soho'daki Dean Sokağı'nda iki odalı küçük bir daireye taşınır. Kötü ünüyle bilinen, kalabalık ve sağlıksız bu mahallede evin ön odası çalışma, oturma ve yemek alanı olarak kullanılırken arka oda tüm ailenin yatak odasıdır.
Bu yıllar ağır kayıplarla da anılır. Yedi çocuktan yalnızca üçü hayatta kalır. En acı darbe, 1855'te sekiz yaşında hayatını kaybeden Edgar'dır. Marx, bu kaybın ardından Engels’e yazdığı mektupta, gerçek acının ne olduğunu ancak o zaman anladığını söyler.
“Marx için en acı darbe Edgar’ın 6 Nisan 1855’te sekiz yaşında ölmesi oldu. Edgar çok akıllı ve arkadaş canlısı bir çocuktu; her şeyi kavrayan zekâsıyla ailenin sevgilisiydi. Kendisine “Küçük Serçe” [Musch] diye ad takmışlardı. Marx ve Engels de ona “General Musch” derlerdi. 1855 baharında Edgar bir mide hastalığına yakalandı. O günden sonra Marx ve Jenny hastalığın gidişatına bağlı olarak, umut ve umutsuzluk arasında gidip gelerek tam bir kâbus içinde yaşadılar. Edgar’ın ölümü bütün aileyi sarstı. Marx, Engels’e şöyle yazmıştı: “Bugüne kadar birçok güçlükle karşı karşıya kalmıştım, ama ancak şimdi gerçek elemin ne olduğunu anlamaya başlıyorum.”[vii]
Marx çocuklarını bütün yüreğiyle sever; yazı masasının başında çalışırken ya da yorucu bir günün ardından dinlenirken onların varlığı onu hiçbir zaman rahatsız etmez. Gürültülü oyunlarına katlanmakla kalmaz, çoğu zaman kendisi de bir çocuk gibi aralarına karışır. Kızlarının sırtına bindiği "süvari" oyunu, sandalyelere bağlanan "at arabası", leğen dolusu suda kâğıttan gemilerin çarpıştırıldığı "deniz savaşları"... Pazar günleri ise tüm aile Hampstead Heath'e yürüyüşe çıkar. Geniş arazide koşulur, güreşilir, kestane düşürmek için ağaçlar taşlanır. Marx bir keresinde bu oyuna öylesine kapılır ki sağ kolunu günlerce kullanamaz hâle gelir.
Soho'ya dönüş yolunda Marx hikâye anlatır, kendine özgü bir kuralla: her bir mil için bir hikâye. Duraksayacak olsa çocuklar hemen bağırır: "Bize bir mil daha anlat!" Bu masalların başrolünde oyuncakçı büyücü Hans Röckle vardır; borçlarını ödemek için oyuncaklarını şeytana satmak zorunda kalan ama türlü maceraların ardından her şeyi geri kazanan biri. Kendi hayatının biraz ironik bir yansıması.
Evde edebiyat önemli bir yer tutar. Grimm Kardeşler'den Hoffmann'a, Binbir Gece Masalları'ndan Homeros'a kadar geniş bir yelpazede eserler okunur. Shakespeare ise ailenin merkezindedir: oyunlar ezbere bilinir, yüksek sesle sahnelenir. Dans ayrı bir tutkudur. Sıkça anılan fiziksel hantallığına karşın vals yapar ve bunu çeviklikle yapar. 1865'te kızları ona bir anket doldurttur. Yanıtları bütün manifestolardan kısadır ve belki daha dürüsttür:
En sevdiği uğraş: Kitap kurtluğu
En sevmediği kişi: Martin Tupper
Dünyadaki en güzel şey: Düşmanlarını ısırmak
Mutluluk: Mücadele etmek
Mutsuzluk: Boyun eğmek.[viii]
Mücadele
Tüm bu koşulların ortasında Marx, en önemli eserlerinden biri olan Kapital'i yazar. On altı yıllık bir emeğin ürünü olan bu yapıt, yayınlandığında beklediği etkiyi yaratmaz; ilk karşılık sessizliktir.
“Kasım geldiğinde henüz kimse Kapital’i kale almamıştı. Burjuvazinin başında infilak edecek bomba olmak şöyle dursun, en ufak bir etki bile yaratmamıştı. ‘Kitabım hakkında tek kelime edilmemesi beni huzursuz ediyor,’ diyordu Engels’e.”[ix]
…
Kasım bitti, Aralık geldi; sessizlik sürüyordu. Marx yataklara düştüğünü söylüyordu. Engels’e gönderdiği yılbaşı kutlamasında, “uzunca bir süre iki büklüm yattıktan sonra, nihayet üç gündür tekrar oturabil[diğini]” yazıyordu: “Çok fena bir nöbetti. Ne fena olduğunu şuradan anlayabilirsin; üç haftadır hiç tütün içmedim! Hâlâ biraz başım dönüyor.”
Hayatının son yıllarını kızı Eleanor ile geçirir. Jenny'nin ölümünün ardından derin bir yalnızlığa çekilir. 14 Mart 1883'te hayatını kaybeder. Highgate Mezarlığı'ndaki cenazesine yalnızca on bir kişi katılır. Engels mezar başında onun dehasını anlatır, yarım kalan mirası tamamlamayı üstlenir.
Marx’ın bir anısını hatırlatarak bitirelim yazıyı.
***
1880 yılında Ramsgate sahilinde bir gazeteci, kükreyen denizin karşısında duran Marx'a sorar: "Varoluşun nihai yasası nedir?"
Marx tek kelimeyle yanıtlar: "Mücadele."
Milyonlara ait mutluluktan, sonsuza kadar yaşayacak yapıtlardan, üstüne sıcak gözyaşları dökülecek küllerden söz etmişti on yedi yaşında. Hayatının geri kalanı o cümlenin ta kendisi oldu: kimi zaman ailesiyle birlikte büyük bir yoksulluğun içinde, kimi zaman sağlığını hiçe sayarak, ama hiç vazgeçmeden.
Küllerinin üzerine hâlâ gözyaşları dökülüyor. İyi ki doğdun, Mohr!
*Bu yazıda yer alan biyografik bilgiler ve alıntılar; P. N. Fedoseyev'in Karl Marx: Biyografi (çev. Ertuğrul Kürkçü), Mary Gabriel'in Aşk ve Kapital: Karl ile Jenny Marx ve Bir Devrimin Doğuşu (çev. Ertuğrul Kürkçü) ve S. S. Prawer'ın Karl Marx ve Dünya Edebiyatı (çev. Ezgi Kaya - Selin Dingiloğlu) adlı yapıtlarından yararlanılarak hazırlanmıştır.
[i] Mary Gabriel, Aşk ve Kapital: Karl ile Jenny Marx ve Bir Devrimin Doğuşu, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, s. 68
[ii] P. N. Fedoseyev, Karl Marx: Biyografi, çev. Ertuğrul Kürkçü, Yordam Kitap, s. 32.
[iii] Mary Gabriel, Aşk ve Kapital: Karl ile Jenny Marx ve Bir Devrimin Doğuşu, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, s.68.
[iv] P. N. Fedoseyev, Karl Marx: Biyografi, çev. Ertuğrul Kürkçü, Yordam Kitap, s. 34.
[v] Mary Gabriel, Aşk ve Kapital: Karl ile Jenny Marx ve Bir Devrimin Doğuşu, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, s. 77.
[vi] P. N. Fedoseyev, Karl Marx: Biyografi, çev. Ertuğrul Kürkçü, Yordam Kitap, s. 108.
[vii] P. N. Fedoseyev, Karl Marx: Biyografi, çev. Ertuğrul Kürkçü, Yordam Kitap, s. 262.
[viii] S. S. Prawer, Karl Marx ve Dünya Edebiyatı, çev. Ezgi Kaya - Selin Dingiloğlu, Yordam Kitap, s. 341.
[ix] Mary Gabriel, Aşk ve Kapital: Karl ile Jenny Marx ve Bir Devrimin Doğuşu, çev. Deniz Gedizlioğlu, Yordam Kitap, s. 421.
(BA/Mİ)









