Can arkadaşlarımdan Işık gitti. 1985’lerin dış habercisi, bugünün seyyahıydı. Sokak Güzeldir için konuştuğumuzda dünyayı keyfin ve burukluğun birbirine karıştığı bir heyecanla dolaştığını anlatmıştı. Hemen, “yazsana” dedim, hep yaptığım gibi. Olur, dedi, ama yazmadı.
Nokta’da dünyayı sayfalara taşırken de merak, heyecan, şevk ve sorumluluk Işık için rehberdi. 1980 askeri darbesi hayatın her alanını, özellikle de basını baskılarken, sınırlarken bizler kendimizi sansürlemeyi de kırmaya çalışıyorduk. İhlal ve mücadele haberleri yaptıkça yine de eğleniyorduk. Yapabilmenin neşesiydi bu aslında. Perşembe ve cuma akşamları sabahlayarak dergiyi hazırlarken Işık kendi haberlerini bitirse de eğlenceyi kaçırmamak için sabahlardı yine de. Birlikte, akşam masalarında nasıl da keyifle haberlerimizi konuşurduk.
Bodrum’a gittiğimde de asıl konumuz 60’lar ve 68 olsa da geçmiş-şimdi-gelecek birbirine karışırdı daldan dala. Bodrum’da da keyfi yerindeydi, bir de şu memleket ve dünya meseleleri olmasa.
Işık Alumur, Ankara Koleji’nde “izm”leri merak ederek siyasete daldı, devamla kendini Ankara Siyasal’da buldu; FKF’li (Fikir Kulüpleri Federasyonu) de oldu, Dev-Genç’li de (Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu). İzmir’de 6. Filo erlerini kovaladı, Ereğli’de “işçi çalışması” yapamadan hapse girdi, Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan arandığını duyunca şoke oldu, kaçtı, yakalandı, istikamet tekrar hapishane. Dışişleri bakanı olmayı düşlüyordu, dış haberci oldu.
Evinin verandasında acı-tatlı konuştuk. Sonra eski günlerdeki gibi bir meyhaneye attık kendimizi, kadeh kaldırdık, düşlediğimiz ve mücadele etmeye çalıştığımız güzel dünyalara.
Ayrılırken artık daha sık görüşelim dedik, ben Bodrum’un sakinliğinde (kış günlerinde tabii!) arkadaşımı kıskanarak ayrıldım.
Işık’la söyleşi, Sokak Güzeldir: 68’de Ne Oldu? (2009) kitabımda, “Işık Alumur: Karargah Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyor…” başlığıyla (s. 139-157) yayımlandı. Metis Yayınları’na teşekkürlerle.
Işık, 27 Mart 2026’da bizi bıraktı. Canım Işık, daha yapacak çok işimiz vardı, eğlenecek de, gitmeseydin ya.
NM

Işık Alumur: Karargâh Siyasal kantini, oğlanlar güruh halinde oturuyor, biz kızlar dışarıdan bakıyorduk onlara...
Kız arkadaşlar! Hasan Tahsin Anıtı’na gidiyoruz! “6. Filoya defol” diyeceğiz![1] gibi bir şeyler söyledim. Tam hatırlamıyorum ne dediğimi şimdi. Kürsüdeki arkadaşlar beni çağırıyor, bu anonsu yaptırıyor. Ege Üniversitesi’nin amfisindeyiz, çok kalabalık bir toplantı. Biz Ankara’dan yedi-sekiz otobüs gitmiştik. Amfiden çıkarken tansiyon çok yüksekti. O tansiyonu harcamamak için yeni bir eylem daha ortaya koyalım istedik, hemen orada karar verildi. Toplum polisleri vardı o zaman ve ciddi saldırgandılar. Kızlar olarak bir hareket yaparsak, polis daha az saldırgan olur diye düşünüldü. Otobüslerle Konak Meydanı’na, Hasan Tahsin Anıtı’na gittik. 60-70 hatun, önce slogan attık, sonra oturduk çamurların içine, yağışlıydı, kıştı. Polisler önce çevremizi sardılar, sonra da saldırdılar. Herkes çil yavrusu gibi kaçtı. 5-10 kişiyi de götürdüler. Sonra da bıraktılar. Ben kenardan kaçtım, yakalanmadım. Bir saat falan sürdü. Halktan destek aldığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Önce kaçanlar polis kordonunu görünce geri geldiler. Kimisi alkışladı, kimisi baktı. “Yuh” diyen kimse olmadı.
O akşam Amerikalı avına çıktık. 6. Filo’nun askerlerini kovalayıp denize atıyorduk. Oğlanlarla yaklaşıyorduk. Adamın zaten kadın görünce gözü dönüyor. Ben biraz “yemlik” yaptım galiba. Amerikalılar sonra Basmane taraflarına yığıldılar. Bayağı dövüldüler, polis hiçbir yere yetişemedi. Bütün şehre yayılmıştık çünkü. İstanbul’dan gelen arkadaşlar da vardı. Ben dövmüyor, kaçmalarını engelliyordum. Birisine çelme taktığımı hatırlıyorum. Bir gece yurtlarda kalındı, ertesi gece Ankara’ya döndük. Fikir Kulübü’nden “Hadi İzmir’e gidiyoruz” dendi. Paldır küldür gittik. Evden de “Okula gidiyoruz” diye çıktık.
1968’e doğru
Ankara Koleji’nden geldim; hiç siyasi bir ortam yoktu. Bizim sınıftan iki kişiydik siyasete meyleden. Ezel İnanç vardı. O da öldü. Hatta bir edebiyat hocamız vardı; “Ne merak ederseniz sorun” derdi. Ona gittik bir gün “izm”lerin ne olduğunu anlatmasını istedik. “Sırası değil” dedi, kapattı. Kızmadı da, çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu herhalde. Lisedeyken Büyük Sinema’da TİP’in birkaç toplantısı olmuştu. Ağabeyim sempatizandı, toplantılara o götürmüştü. Uluslararası politikaya çok meylim vardı. 1964-65’te girdim ben Siyasal’a; hariciyeci olmak istiyordum. Hiçbir zaman hariciyeci olamayacağımı daha ilk ay anladım. Çok “Mon Cher”lerdi. Zaten isimleri Mon Cher’di onların. Etliye sütlüye bulaşmayacaksın, çok kibar olacaksın, “Evet efendim”den başka bir şey söylemeyeceksin. Diplomasinin öyle bir şey olduğunu görünce vazgeçtim. Zaten beni hariciyeci yapmazlardı da. Kolejden gelenlerin bir kısmı devam etti hariciyeci oldu, ya da hariciyecilerle evlendiler.
İlk başlarda Siyasal’da da okul çayları olurdu, kantinde. Solcu ekip de gelirdi çaya. Biraz dans edilirdi. Siyasal’da asıl festival İnek Bayramı’ydı. Bir hafta boyunca kılıktan kılığa girilirdi. 68’den sonra kaldırıldı. Sınıf mücadelesi ön plana geçti. Sonra yeniden başlamış diye duydum. Eskiden ağabeyler, ablalar vardı. Bir sınıf yukarıda olanların baskısı üzerimizdeydi, İngiliz okulları gibi. Onların hepsi yıkıldı tabii.
Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy[2] bizim hocalardı. Sosyal adaletten çok söz ederlerdi. Tuğrul (Eryılmaz) ile ikimiz birinci sınıftayız daha, bir cumartesi günü el ele tutuştuk, Sosyalist Derneği[3] gibi bir dernek duymuşuz, “Sosyalist olacağız” diye o derneği aramaya kalkıştık. Bir yandan da korkuyoruz çünkü daha 17 yaşında falanız. Neyse derneği bulduk. Kapıyı çaldık, açmadılar, çok mutlu olduk. Sonra da koşarak döndük evlerimize. Ama bir yandan da içimizde müthiş bir ateş var. Okula ilk girdiğimde kızlarla Dönüşüm[4] satardık, sonra ufak ufak okumaya başladık. Tuğrul’la biz çok paraleldik o dönemde.
Biz solcular ortadaydık ama sağcıların esamisi okunmuyordu. Hukuk’ta bayağı ciddi sağcı bir grup varmış Cenk Koray’ın[5] liderliğinde. Biz yeniydik tanımıyorduk pek fazla. Mehmet Ali Aybar konferans vermeye geldi.[6] Sağcılar bastılar o konferansı. Sağcıların ilk ortaya çıkışı. Pencereleri tavandan küçük bir tiyatro salonu, bodrum kat gibi. Taşlarla sopalarla pencerelerin camlarını kırıp aşağı atlamaya başladılar, kapıdan da saldırdılar. Kaçacak bir yer yok, pencerelere de tırmanamazsın. Bir tek kapısı var. Aybar kaçırıldı. O baskında epey mücadele ettiğimi, bir iki kişinin kafasını patlattığımı hatırlıyorum. “Bu iş kitap okumakla olmayacak” diye karar verdim, gittim SFK’ya üye oldum. Sonra FKF kuruldu o yıl. FKF’nin Sıhhiye’deki yerinde toplanmaya başladık. Okullarda daha toplanılmıyordu o zaman. SBF’de de o yıl sosyalistler kazandı. Başkan Ömür Sezgin’di galiba. 1966’da. Sonra toplantılara gitmeye başladık.
Babam ölmüştü, annem çok tutucu ve katı bir kadındı. Toplantı fasılları başlamadan önce ağabeyimle “Klasik müzik konserine gidiyoruz” diye evden çıkıp diskoteğe giderdik. Annem gitmemizi istemezdi. Sigara ve içki kokularıyla dönerdik. Anlıyordu da bir şey demiyordu. Sosyalist işler başlayınca yine izin yok tabii. Bu kez “diskoteğe” diye çıkıp, toplantılara gidiyorduk. Ben de, herkes gibi, okumaya Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri’yle başladım. Çizerek okumuştum elbette. Sonra Lenin okudum. Che Guevara okuyunca, bu iş oldu zannettim. “Dağa gidiyorum” diye düşündüm. Kendi aramızda mesela Rüçhan’la (Manas) oturup konuşuyorduk. “Dağa çıkarsak nasıl yaşarız” diye düşünürdük. Dağa çıkacaktık tabii. O kesindi. Şehirden başlayacağız ama kırsala gidecektik. Ben her sabah dişimi fırçalamazsam, külotumu değiştirmezsem ne yaparım diye düşünüyordum. Tasalarımız bunlardı.
İlk gözaltım “Kıbrıs”tan
Kıbrıs krizi yaşanıyor gene. Arabulucu Cyrus Vance gelecek.[7] Bütün okullar Kızılay’la Sıhhiye arasında bulvara yığıldık. Bekle bekle gelmiyor. Uçak ineli kaç saat olmuş, baktık olayda bir enayilik var. Sonra haber geldi arka yoldan Çankaya’ya kaçırmışlar. Polis de vardı tabii. O sıra boş bir Çankaya otobüsü geldi; içinde üç kişi. 72 kişi doluştuk otobüse. İkisi Ziraat Fakültesi’nden, bir de Siyasal’dan ben toplamda üç kızız. Polis otobüsü Amerikan Sefareti’nin oralarda durdurdu; doğru Emniyet Sarayı’na götürdüler. Otobüsteki üç kişi Tarım Bakanlığı’ndan öğle tatiline çıkmış memurlarmış, onlar da bizimle alındı. Gecenin bir saatinde ifadelerimizi verdikten sonra bizi mahkemeye sevk ettiler. Muammer Aksoy geldi 72 kişiye birden kefil olunca bizi bıraktılar sabaha doğru. Evlerimize gittik. Ertesi sabah saat 9:00’da mahkeme var. Annemden ciddi bir zılgıt yedim evde. O sırada ağabeyim askerdeydi. “Ağabeyinin başını belaya sokacaksın, askerliğini yakacaksın” diye azar işittim. Tabii asker karısı olduğu için biliyor işleri. Ertesi sabah kalkıp mahkemeye gittik. Kalktık teker teker ifade verdik. Hâkim herkese “Nereye gidiyordun” diye soruyor. “Kız arkadaşımla Kuğulu Park’a gezmeye gidiyorduk” diyor biri. Hâkim kız arkadaşının orada olup olmadığını soruyor. Ben kalkıp “Buradayım” diyorum. Sonra başka bir oğlan çıkıyor Atillâ Arsoy galiba. O da öldü, TİP’liydi. İkinci adam aynı şeyi söylüyor, ben yine kalkıyorum. En sonunda Tuğrul için de kalkınca hâkim “Kızım insaf” dedi. Herkes gülmekten yerlere yattı tabii. İlk gözaltım, çok eğlendik. Korkmadım, 72 kişiye ne yapabilirlerdi ki?
Mümtaz Soysal’ın dersi keyifliydi. Güzel bir anlatımı vardı. Bülent Daver durgundu ama anlattığı konular bize yakın olduğu için önemliydi. Okumaya çalıştığımız kitaplarla bizim okuduğumuz dersler birbirine benziyordu. Muammer Aksoy da iyiydi. Bir de Şerif Mardin vardı. Dersleri çok renkli geçerdi. Çok güzel anlatırdı meseleyi. Bizim dönemde sınıfta yer bulunmazdı. Sabahın ilk dersiydi, koştura koştura giderdik. Bizim konularımıza çok iyi yer verirdi. Dersten öte bir anlam kazanmıştı.
Mesela Haziran 1969 işgalinde hocalar çok şaşırmıştı. “Niye işgal ediyorsunuz, biz size ne yaptık” der gibi bir söylemleri vardı. Her istenen şeyi sunuyorlardı çünkü. Niye işgal olmuştu? Âdet yerini bulsun diye. Yine de birtakım öğrenci hakları da söz konusuydu. Üssü mizan[8] kaldırılmak üzereydi. Çok gayri demokratik bir şeydi. Kaldırıldı zaten daha sonra.
Erkekler köylü mitinglerine, tütün mitinglerine gidiyorlardı. Biz kızları götürmezlerdi. Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü[9] olmuştu. Katılmadım. Hiç kız yoktu orada da. Biz kızları çağıran yoktu. Ben 6. Filo protestosu için İzmir’e gittim işte, bir de Ereğli’ye “tayin” çıktı.
23 Nisan 1970. Dil Tarih’in önünde toplandık. Antiemperyalist gösterilerden biri bu. Sıhhiye’de olan Dil Tarih böyle durumlarda bütün okullardan herkesin kolaylıkla gelebileceği merkez bir yer. Çok kalabalıktık. Trafiği kapatarak caddenin ortasından Ulus’taki Eski Meclise koşuyoruz. Polis bize yetişemedi, Eski Meclise gidileceğini tahmin edemedi.[10] O zaman Mustafa Kemal önemliydi. Bağımsızlık en baş söylemlerden biriydi.
Kuseyri[11] çok yakın arkadaşımdı. Beş-altı kişi sinemadayız; Sergio Leone’nin İyi, Kötü, Çirkin’i oynuyor. Filmin ortasında bir yerde birisi geldi, bir şeyler fısıldadı. Okula döndük. Kuseyri öldürülmüştü. Anında belli oluyordu işin gerçeği. Bir yanlışlıktı tabii. Çok hoş biriydi Kuseyri, Dev-Genç’li değildi, PDA’ya daha yatkındı, Hukuk’tandı. Hüdai (Arıkan) vardı, o da gitti. Hüdai’nin annesi başımızın belası. Şaban’ı (İba) kovalardı sopayla, “Oğlumu mahvettin” derdi ona. Hüdai öldürüldüğü zaman çıldırdı tabii. Şaban’ı saklayacak yer bulamadık. Zavallı kadın, bir tek Hüdaisi vardı. Kamp kurdu resmen Şaban’ı öldürmek için. Ticari Bilimler Fakültesi’nde öğrenciydi Hüdai. Şaban da Akademi’deydi. Onlar ayrılmaz ikiliydi. Nail (Karaçam) galiba Teknik Okuldaydı. Az yürümedik birlikte Anıtkabir’e. Neden o kadar çok yürüdük Anıtkabir’e? Mustafa Kemal’den destek istiyorduk herhalde. Neden gidildiğini bilmiyordum açıkçası ama gidiyorduk. Evet, bağımsızlık ilk söylemimiz olduğu için gidiyorduk Anıtkabir’e.
Marx ve Engels’in konuştuğu forumlar
12 Martta, “forum” lafından ötürü Forum dergilerini[12] toplayıp götürmüşler ya bunlar komünist diye, tehlikeli bulunuyor “forum”un lafı bile! Forumlarda erkekler çıkıp langır lungur konuşuyorlar, kürsüye çıkmayı seven çıkıyordu. Eylem kararları genelde kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra bir forum düzenlenip karar açıklanıyor ve anında harekete geçilmiş oluyordu. Yönetim ne derse yapılıyordu. Teorik bazda çok tartışma oluyordu. Kocaman kitaplarla çıkarlardı kürsüye “Marx bunu demiş, Engels bunu demiş” diye. Kitaplardan satır satır karşılaştırılıp konuşuluyordu. Bana son derece sıkıcı gelirdi o tartışmalar, sevmezdim. Ayrılıklar forumlarda daha çok belirginleşiyordu. 400-500 kişi olurdu bu tartışmalarda, okul idaresi bir şey demezdi, sadece Siyasal’dan değil, dışarıdan da çok gelen olurdu. Siyasal’ın rahatlığı vardı. Kızlar tartışmalara katılmazlardı, bir tek ODTÜ’ den asistan Seyhan Erdoğdu’yu hatırlıyorum. O çıkıyordu kürsüye, teorisyen olarak öndeydi. Kızların teorisyenlik gibi yaklaşımı ya da eğilimi yoktu ki. Ağalarımız ne derse onu yapardık. Çekingen davranırdık.
Biz devrimciler
Samsun içerdim, gizli gizli. Herkes Birinci içerken, filtreli ve pahalı sigara içmek hoş olmazdı. Kapı arkasında flört edilirdi. Yasaktı. Devrimci flört etmez, Devrimci yatmaz, Devrimci uyumaz. Öyle bir baskı vardı. Bir yandan özgürlük de vardı ama özellikle Siyasal’da baskı çok ağırdı. Hepimizin sevgilisi vardı ama bilinmezdi. Oğlanların zaten ödü kopardı birbirlerinden. Kadınlar daha iyiydi ama azdık. Girdiğimizde 250 kişiydik. En fazla 50 kız vardı. 68’den sonra çoğaldık. Oğlanlar kızlara hiç iyi davranmazlardı, “eksik etek” muamelesi yapıyorlardı. “Sen anlamazsın, karışma” diyorlardı. O zaman illegal bir şey de yok, her şey ortada. Mahir Çayan ve Yusuf Küpeli her zaman lider gibilerdi. Hüseyin Ergün, Atillâ Arsoy, birkaç kişi daha TİP tayfası oldular. Ayrılıklar başlıyor; biz Mahir’in etrafında kümelenmeye başladık. Derken “Kırlardan şehirlere”, “şehirlerden kırlara”, “Beyaz Aydınlık”, “Kırmızı Aydınlık” ayrılıkları başladı. Biz tabii hemen Kırmızı Aydınlık’tan yana olduk. Mahir liderimizdi. Kendi içimizde dövüşmeye başladık. TİP’liler bir taraftan, öbür taraftan Doğu (Perinçek) tayfası, yani Siyasal’da Oral (Çalışlar) gibi isimler. 1969’da FKF kurultayında, Siyasal’da yeni yapılan büyük bir amfideyiz, çok ciddi tartışmalar yaşandı. Orada Dev-Genç adı alındı. İstifa edenler de oldu.
Yurtta oğlanlar ve kızlar için iki ayrı merdiven vardı ama aynı binaydı; arada sadece bir duvar… Aynı asansöre biniyorduk, geçiş serbest yani. Siyasal’da biz Fransa’yı çoktan aşmıştık. Paris’te kızlarla oğlanlar önce birbirlerinin yurtlarına serbestçe girip çıkmak için ayaklanmışlardı ya… Yine de bağnazdık. Aslında yönetimden gelen bir şey yoktu; katı kuralları kendi kendimize uyguluyorduk. Aşki gösteriler yok mesela. Kantinde el ele, diz dize oturulmazdı. Âşıklar ancak dışarıda görüşürlerdi. Mesela Oktay’la buluşacağımız zaman kafa işaretiyle anlaşırdık.
Siyasal’da çalışanlarla, işçilerle aramız gayet iyiydi, hepsi yanımızdaydı, bizi desteklerlerdi. İlk baskında bir kızı korumaya çalışırken berber Turgut’un elini kırmışlardı. Çok kızmıştık. Berberlik yapamadı bir daha. Bir de polis simitçimiz vardı; bazen dışarı atardık, bazen içeri alırdık. Yağmur falan olunca içeri alırdık. Eğleniyorduk onunla. O da biliyordu ama ne yapsın görev işte. Polisimizden bazen simit de alırdık. Bizden biraz daha büyüktü, 30 yaşlarında falan.
İçki çok az içerdik. Dışarı çıktığımız zamanlarda paramız varsa cebimize bir kanyak alırdık. Oğlanlar parka giyiyordu. Hatta Deniz (Gezmiş) Roosevelt postalları giyerdi, bir de Amerikan parkası. Bit pazarından alırdı onları. Bedenine uygun yerli bir şeyler bulması kolay değildi. “Amerikan malı giyiyorsun” dediğimizde “Amerikan proletaryası her şeyin en iyisini yapar” derdi. Güzel laftı. Ben kendimi pek kadın gibi hissetmiyordum. Mini etek giyenler, kadınsı kılığından hiç vazgeçmeyen ama sonuna kadar da işin içinde kızlar vardı. Ben hep pantolon giyiyordum. Eteğim yoktu bile. Rüçhan da ara sıra etek giyiyor, makyaj yapıyor, saçlarını sarıyordu. Ben iyicene salmıştım. Ülker de Rüçhan gibiydi. Suna vardı. O da Rüçhan gibiydi. Makyajını yapardı ama parka giyerdi. İki arada bir deredeydi yani.
Rüçhan’la konuşurduk her şeyi. Nereden para bulsak da silah alsak diye tartışırdık. Bize silah vermiyorlardı. Ancak taşımakla yükümlüydük. “Zeki Müren çok yardımsever, herkeslere yardım ediyor” denirdi, biz de Rüçhan’la “Çok fakiriz 1000 lira verir misin” diye Zeki Müren’e mektup yazmaya karar verdik. O zaman 1000 lira iyi para, iki tane Smith Wesson demekti. Derken, Rüçhan bunu Sinan Kâzım’a[13] anlatmış. Kâzım da çok kızmıştı böyle saçmalık olur mu diye.
Karargâh: Siyasal kantini
1968 Ekiminde atıldım Siyasal’dan. Üssü mizanı tutturamadım. Yusuf Küpeli’yle birlikte dört-beş kişiydik. Kurul toplanıyor, hocalar “Bu çocukları kurtaralım” diyorlar, içlerinden biri “Üç tane Mao’nun piçi için bir şey değiştirmem” diye diretince “Mao’nun piçleri” olarak atıldık. 69’da sınavlara girdim, Hacettepe’yi kazandım. Çok sıkı geldi, devam mecburiyeti falan vardı. Sonra İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne geçtim. Akademi iyiydi, rahattı. Milliyetçi Hareket Partisi lideri Devlet Bahçeli o zaman ülkücülerin şefiydi. Hemen Dev-Genç üyesi oldum, epey bir faaliyette bulundum orada.
FKF Dev-Genç’e dönüşünce Siyasal kantini Dev-Genç karargâhı oldu. Sonra Haziran ayında İstanbul’dan güruh halinde Deniz Gezmiş ve DÖB’lüler geldiler. Okul tatildi ama yurt açıktı. O zaman ciddi afiş çalışmaları yapılıyordu. Serigrafi vardı bir tane. Her gece baskı yapıp afişe çıkıyorduk. Evde kaldığım için, baskıda çalışıyordum ama dışarı afişe çıkamıyordum. O yaz ciddi bir afiş faaliyetiyle geçti. Erkeklerin kızları toplantılara götürmediğini hatırlıyorum. Artık kızlar çoğalmıştı Siyasal’da. Naciye Sakarya’yı[14] paraşütte kaybettik. DÖB’lüler çok şekerdiler ama bizden çok farklıydılar. Biz çok hanım evladı gibiydik onların yanında. Bayağı gözü kara çocuklardı. Onlardan çok şey öğrendik. Silah onlarla geldi, silahlanmak gerektiğini onlarla anladık.
Akademi’nin bulunduğu Beşevler bölgesinde ülkücüler çok hâkimdi. O yüzden herkes Siyasal’da vakit geçiriyordu, ben de. Atilla Sarp geliyordu, güruh halinde, bizimkilerle oturuyorlardı. Biz kızlar onlara dışarıdan bakıyorduk, bizi pek almıyorlardı aralarına. Eylem olduğu zaman “Hadi, gidiyoruz” diyorlardı. Nereye gittiğimizi soruyorduk ama sadece “Gel” diyorlardı. Kitap tartışması ve konuşmaları yapılıyordu. Çok kitap okunuyordu. Muzaffer Erdost’un Sol Yayınları özellikle. Sonra boykotlar ve işgaller başladı. Ben okul binasından çok yurt ve kantin tarafıyla ilgiliydim. Yönetimler oluşuyor, ne onlar biz kızlara “Gelin” diyorlardı, ne de bizim aklımıza “Yönetimde olmak istiyorum” demek geliyordu. Normal geliyordu bu tablo. Oğlanlar karar verirdi.
Ertuğrul (Kürkçü)[15] genel başkan olunca, Siyasal katıydı ya, “Hippiden başkan olur mu” lafları çıktı. Ertuğrul uzun saçlıymış eskiden. Sonra kabullenildi tabii. Eylemler ciddi boyutlara ulaştı zaten sonra. Siyasal’ın alt katındaki tiyatro salonunda silah talimi yapardık, artık tiyatro falan ortadan kalkmıştı. Ben de katılıyordum tabii. O zaman “Karışma” demezlerdi. Portördük biz. Taşıyorduk silahları. Büyük heybelerimiz vardı. Atardık içlerine oralara buralara götürürdük. 68-69 talim yaparak geçti. Daha çok da 69.
Olsan olsan dışişleri bakanı olursun!
O zamanlar vatan kurtardığımı düşünüyordum. Bir devrim olacak, biz bu devrimi başlatıyoruz. Göreceğiz ya da görmeyeceğiz ama ateşi yakıyorduk. Bu güzel bir duyguydu. Zaman zaman da kazara bir gün kazanırsak “Nasıl bir yönetim olacak” diye düşünüyordum. Hiçbir örnek yoktu. Sovyetler değildi örnek, Çin hiçbir zaman olamazdı. Ufak bir Arnavutluk örneği ve Tito vardı. “Nasıl olur” diye düşünüyordum. Küba ise küçücük bir adacıktı, örnek alınamaz. Yönetimde kim olacaktı? Kim başbakan olacaktı? Kim başkan olacaktı? Etrafıma bakıyordum ve “Allaaah” diyordum. Sonra kendi kendime “Sen olsan olsan dışişleri bakanı olursun” diyordum. Lisan biliyorum ya. Gece hayalini kuruyorsun. Gazetelerin dış haber sayfalarını okuyordum. Dış haberler daha çok dikkatimi çekiyordu her zaman. Çin tarafını izliyordum. Orada pek çok gelişmeler oluyordu. Afrika ilgimi çekiyordu mesela, sömürgeciliğe karşı savaşlar sürüyordu. Takip ediyordum. Sonra Filistin dikkatimi çekmeye başladı. Filistin benim çok kafamı karıştırdı. İslam söylemi çıktı orada karşıma ilk defa. Birkaç kişiye sordum “İslam’la sosyalizm nasıl olur, olur mu acaba” diye. Kimse bana cevap veremedi.
Çekoslovakya’da ne yapacağımı bilemedim, şaşırdım, kaldım. Daha önce kimsenin hatırlamadığı bir Macaristan vardır. Benim yaşım daha büyük olduğu için, 46 doğumluyum, hatırlıyorum. Ağabeyim tam o sırada Almanya’ya okumaya gitmişti. Macaristan 1956’ da[16] çıktı. Evde bu epey tartışılıyordu. O zaman çocuktum tabii. Ruslara kızıyordum. Çekoslovakya olayında ne yapacağımızı hiç kimse bilemedi. Çok tartışılmadı. Bir iki toplantıda gündeme geldi ama kapatıldı konu. Ona bir cevap bulunamadı. Sovyetler’in yanında değildik ama halka açık toplantılarda ya da söylemlerde “sosyalist ülke” yi savunmak zorundaydık sonuçta. Çekoslovakya olayı bizi epey sıkıştırdı. Vietnam var tabii. Yıllar sonra eski tüfeklerden bir arkadaşla Vietnam’a gidip Ho Şi Min’in[17] mezarının önünde “Ho Ho Ho Şi Min” diye tepindik. Vietnamlılar bize dehşetle bakıyorlardı. Evet, Vietnam’a bir aşk vardı ama uzaktı. Daha çok Filistin ilgi alanımız içindeydi.
Biz milliyetçi hiç değildik. Kesinlikle söylüyorum: Değildik. Gizliden gizliye birileri milliyetçi takılıyorsa onu bilmiyorum. Söylemlerde milliyetçilik hiçbir zaman yoktu. Herkesin kendine has bir 68’i var. Ama ulusalcılık bence en son söylenecek şey 68 için. Ülkücülerin de 68’i var. Onlar da 68’de türedi. Onlar milliyetçiydi, kafatasçıydı. O zaman bir asker geleneği var. Biz de onlarla yan yana olduğumuzu düşünüyoruz. “Olmamalı asker” diye düşünüyordum. Onu da babamdan öğrenmişimdir. Askerdi babam, “Bu eve bir üniforma sokarsan, parçalarım seni” derdi. Ben meraklıydım üniformaya. Babamdan heveslenmiştim herhalde. Ailede herkes askerdi. Bir tek bizim neslimiz asker değildi. Hoşuma giderdi, babam da bunu fark ettiği için çok kızardı. Kendisi tesadüfen asker olmuş çünkü. Ordu gençlik el eleydi 12 Marta kadar. Atatürk geleneği ve bağımsızlık önceliğiyle ordu her zaman yanımıza almaya çalıştığımız bir unsurdu. 12 Marttan sonra aklımız başımıza geldi. Dünya vatandaşıyız derdik. Ben hâlâ da öyle söylüyorum. İşçi sınıfı bizim için önemliydi. Enternasyonalizme oradan bakıyorduk. Sömürgeciliğe karşıydık. Önce sömürgeciliğe karşı olacaksın sonra da işçi sınıfının yanında olacaksın. Zaten işçi sınıfı sömürgeciliği ortadan kaldıracaktı. Enternasyonalizmimiz buydu.
Evde yaptıklarımı onaylamıyorlardı. Aile olarak korkuyorlardı çünkü. Onlara göre ben çok ileri gitmiştim. Ne zaman ki yakalandım hapse girdim annem yakın bir arkadaşıma “Bunlar da Atatürk. Atatürk kazandı, bunlar kazanamadılar. Atatürk de böyle başlamıştı” demiş. Annemin düşüncesi böyleymiş meğersem ama bana hiç çaktırmadı. Keskin İnönücü idi, sonra da Ecevitçi oldu zaten. Ömür boyu öyle kaldı.
Darbede Ereğli’de hapisteydim
1971 Şubat gibi; Dev-Genç beni Ereğli’ye gönderdi; işçilere dağıtılması için Dev-Genç broşürlerini götürdüm. Arkadaşlarla tanıştım, ev kiraladım. Gidip gelecektim, artık benim görev yerim orasıydı. Bütün işçiler Metal-İş’i bırakıp Maden-İş’e geçtiği için çok ciddi bir kalkışma vardı. Maden-İş’e geçmek demek devrimci olmak demekti işçilerin nazarında. Dolayısıyla bana kraliçeler gibi davranıyorlardı. Lokanta, kahve gibi her yere beni götürüyorlardı. Birkaç gün kaldım ilk gittiğimde. Ama birkaç gün bile yetti. Evlere davet ediyorlardı. Gidebildiğimiz kadarına gidiyorduk. Ahkam kesmeyi beceremediğim için oturuyordum, onların çocukları, eşleri de beni “Şehirden solcu biri gelmiş” diye eziyorlardı. Döndüm Ankara’ya. Tekrar gittiğimde bir gün önce yaptıkları toplantıda işçiler Maden-İş’e geçmişler. Metal-İş’çiler biliyorlar beni tabii, şikâyet etmişler. Evde oturuyorum, kapı çaldı. Ülkücülerden korkuyorum çünkü bir gece önce Metal-İş’tekiler ülkücüleri bizimkilerin üzerine salmışlar. “Kim o?” dedim. “Polis” dedi. “Hüviyetini göster” dedim. Gösterdi. Açtım kapıyı. Arama yapacaklarını söylediler. Evde silah vardı. Silahı yatağın altına iterken polis gördü, görmezden geldi. Evde kâğıt olarak ne varsa aldılar, beni de aldılar, Ereğli’den arkadaşlarla biz dört kişi içeri atıldık. Hatta Ankara’dan Ümit Erdal[18] geldi benim sorguma. Buldukları aydınger kâğıtlarını asmışlar oraya. Çizgiler var bir yerde de kırmızı bir yıldız var. “Bu fabrikanın bomba planı” dedi. Ben de “İşçi sınıfını niye bombalayalım” diye itiraz ediyorum. Sonra “İyi baksana” dedi. Che’nin meşhur fotoğrafı var ya, onun olduğunu söyledi. Sonra hatırladım. Ereğlili çocuklar kopyasını çıkarmışlardı. Lokale asacaklardı çizgilerin içini doldurup. “Beni neden yoruyorsunuz” diyemedim tabii. Enselendik böylece. Artık hapisteydim. Bir hafta mı on gün mü kaldık tam hatırlamıyorum. Eski tip bir hapishaneydi. O sırada ODTÜ baskını[19] oldu, epey bir paniğe kapıldım. Radyodan dinliyorum, hatta ağlıyorum. Korktum. Birkaç gün sonra 12 Mart oldu; o gün cumaydı günlerden. Komutanların muhtırası 13:00’te radyoda okundu, bir saat sonra apar topar bizi kapıya koydular. “Bunlar bizi niye çıkarıyorlar” diye düşünüyorum, “kesin vuracaklar” diye aklımdan geçiriyorum. Ne olduğunu bilemiyorsun, paldır küldür tahliye ediliyorsun. Ankara’ya döndüm. Yani, 12 Mart o anda benim için iyi bir şey gibi oldu. Sonra Nisan ayında Ayşe Yüksek Fırını patladı.[20] Demirel radyoya çıkıyor beyanat veriyor: “Dev-Genç’li bir kız bu işi organize eden.” Aslında fırının bakıma alınması lazımdı ama çok pahalı bir işlemmiş. Patladı sonuçta. Suçlu biz olduk. Radyodan bir duydum ki Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmaktan aranıyorum ben. Aklım çıktı; bunu söyleyen başbakandı. Demek ki korkuyorlar. Her öğrencinin bir ailesi var. O zamanlar okuyabilen çok yoktu, dolayısıyla üniversiteye gidebilen öğrencileri aileleri de ciddiye alıyordu, devlet de bizleri tehlike gibi gördü. Herkes bizi çok ciddiye alıyordu ama biz kendimizi o kadar ciddiye almamıştık. “Anarşiklerdi” adımız. Artık aranıyorum. Altı ay falan kaçtım, sonra da yakalandım. Tabii Ayşe Yüksek Fırını’nı patlatmak olayın tamamıyla medyatik bölümüydü. Aslında ben yasak yayın nakletmekten aranıyordum. Ankara’da yakaladılar, İzmir’e götürdüler. Daha önce yakalanan çocuklar İzmir’de kurulan bir hücredeki kadın arkadaşı deşifre etmemek için gelip giden kadının ben olduğumu söylemiş. Benim de haberim yok. O yüzden İzmir’deymişim. Tek başıma tutuklu olarak Güney Deniz Saha Komutanlığı’nın kütüphanesine koydular beni. 40 gün sonra aradıklarının ben olmadığımı anlayınca o sırada İstanbul’a izne gidecek iki askerle beni otobüse bindirdiler. Hatta önce askerlerin de yol parasını benden istediler. Vermedim tabii. Sonra bir pazar günü geldik Selimiye Cezaevi’ne vardık. Selimiye’dekiler biz bu tutukluyu almayız, Maltepe Cezaevi’ne götürün dediler. Maltepe’ye gittik oradan. Maltepe de beni almadı. “Savcılık tutuklasın öyle alırız” diyorlar. Tekrar Selimiye’ye döndük. Tabii vakit geçiyor. Yanımdaki askerler izne başlayacaklar, iş uzadıkça kafayı yiyorlar. Ben de dalga geçiyorum onlarla. “Ben kaçmam, şu Love Story filmine gidelim” diyordum. Tam askerleri kafalıyordum ki Selimiye aldı beni. Hücreye koydular. Meğer Mahir’in (Çayan) kaldığı hücreymiş, sonra öğrendim. Bu kez iş ciddi. İzmir çok lükstü. İstediğim yemek önümde, istemediğim arkamda. Sabahtan akşama kadar kitap okuyordum. Burası izbe, karanlık, kuru bir yatak. Tuvalete gitmek için kapıyı çalıyorsun, bir asker gelip seni götürüyor. Eğlence bitti yani. Ertesi gün Maltepe’ye geçeceğim diye düşünüyorum. Ama kaç gün geçti beni götürmediler. Kapıdaki askere rica ediyorum, “Beni unuttular burada git haber ver” diyorum. Çocuk dayanamadı sonunda, “Kimse duymasın ama firar oldu, Mahirler kaçtı”[21] dedi. Demir kapının ortasındaki delikten geçenlere sesleniyordum, “Beni burada unuttular” diye. Annem izimi buldu, geldi. Ben nerede o orada! Nihayet savcı beni çağırdı, ifademi aldı, Maltepe’ye gönderdi.
Maltepe şenlikli tabii. Firar olmuş, topçular varmış orada. Firara destek oldular diye görevden alınmışlar, ki destek de olmuşlar sahiden. Bir kısmı içeri alınıp sorgulanıyor. Yerlerine tankçılar getiriliyor. Onlar da “Biz askeriz gardiyan değiliz” diye düşündükleri için isyandalar. Askerlik sonuçta, emir demiri kesiyor, nefret ettikleri bir iş yapıyorlar.
Ben ıspanak manyağıyım. Hapishanede ıspanak yıkamak o şartlarda çok zor. Her alışveriş gününde ıspanak istiyorum. “Sen yıkarsın” diyorlar ama ben de hayatımda yıkamamışım bilmiyorum. Yılbaşı günü yine siparişler verildi. Ben yine ıspanak istedim. Adamların yanında konuşmuyoruz. Kendi aramızda konuşuyoruz çünkü sonra hırlaşmaya dönüşüyor iş. Adamlar geldi, listeleri verdik, gittiler. Bir çavuş vardı, matrak bir herifti. Biraz da paragözdü. Bizim koğuşa iki kilo ıspanak geldi dönüşte. Bütün kızlar ben ısmarlarım diye bana saldırdı. “Bu ıspanak nereden çıktı” diye tartışırken o çavuş muzip muzip bakıyor. “Herhalde erkekler istedi, karıştırmışım” dedi. Aldı ıspanakları gitti. Arkasından bakakaldım; ıspanaklarım gitmişti. Beş-on dakika sonra ıspanak geri geldi. “Erkeklerde de yok. Ben yanlış almışım. Bunlar sizin olsun” dedi. Şaşırdık. Bana ayıklattılar. Pişirdik afiyetle yedik. Sonra öğrendik ki dinleme var koğuşta. Halime acıyıp göndermişler.
Arada tek başıma duruşmalara gidip geliyorum. Baharla birlikte bahçe günleri başladı Maltepe’de. Ama tabii kadınların barakası ayrı askeriyedeyiz ya. Aptal bir tel var çevrede. Bütün ayağımızın altında Marmara. Baktık etraf çok güzel. Oraya şunu, buraya bunu dikeriz diye bahçeciliğe özendik. Kazma kürek istedik. Yüklendiler, getirdiler. Başladık deliler gibi çalışmaya bahçede. Bir iki gün çalıştık. Çiçekler getirttik. Derken generalin geleceği tuttu. Arada bir teftişe çıkardı öyle. Elimizde kazma kürek görünce aklı uçtu. “Ne yapıyorsunuz” dedi. “Bahçe yapıyoruz” dedik. Üstelik bu olay firardan sonra yaşanıyor. Bize kazma küreği verenlerin de aklına gelmiyor. Adamlar da gardiyanlık kafası yok ki. General, “Toplayın bunları” dedi. “Kim verdi” diye soruyor. Biz getireni koruduk ama galiba biraz yönetimin başı belaya girmişti.
Pikap var, plak var. Maltepe dört kol çengi bir yer, kışlık köşk sanki. İnce uzun bir baraka düşünün. Barakanın dört köşesi ve ortalarında toplam altı nöbetçi var. Dışarıda dikiliyorlar ve düdük öttürüyorlar. Uyumanın imkânı yok içeride. Bir keresinde dayanamadık gecenin saat bilmem kaçında “Bunlar köy çocukları değil mi? Burada bir sürü türkü var. Koyalım bir tane. Şaşırırlar düdük öttürmeyi” dedik. Hoparlörü de pencereden dışarı attık. İçeride kendi halimizde geyik yapıyoruz biz de. Birden fark ettik ki; Neşet Ertaş’ın “memeli”[22] bir türküsü vardı, onu koymuşuz. Düdük sesi kesildi ama biz mahvolduk. Utançtan perişan olduk.
Üç-dört ay Maltepe’de kaldıktan sonra bizi Selimiye’ye, sonra da Sağmalcılar’a taşıdılar. Artık, sivillerle beraberiz. Her gece bir-iki siyasi daha geliyor, sığışamıyoruz. Sivilleri yemekhane masaların üzerinde falan yatırmaya başladılar. Siviller de bize diş biliyorlar tabii, aralarında birçok katil var. Ranzanın üst katında tek bir yumak olmuş kedi yavruları gibi aşağı onlara bakıyoruz. Onlar da “Siyasiler geldi ama kim bunlar” diye bizi anlamaya çalışıyorlar. Yankesici çingeneler olağanüstü erotik danslarla bize “hoş geldin” partisi yaptılar. Yavaş yavaş alıştık. Katillerle falan iyi dost olduk.
Toplam sekiz ay falan yattıktan sonra Nisan Mayıs gibi tahliye oldum. Bir Allahın kulu yok dışarıda. Herkes içeride. Tahliyeden birkaç gün sonra bir arkadaşım üç günlüğüne Bodrum’a götürdü beni. Altı ay kaldım. Sonra hayatım farklı bir yöne aktı.
Başkaldırmayı öğrendik
O zamanın şartlarında yaptığımız hoş, düzgün, aklı başında bir şeydi. Bugün geriye baktığımda düzgün bir şey olduğunu düşünüyorum hâlâ. Stratejiler yanlıştı. Başka nasıl olabilirdi bilmiyorum. Dağdan şehre mi geleceksin? Ama mutlaka halkın yanında olacaksın. Pencereden sarkıp alkışladığı zaman halkımız yanımızda zannediyorduk. İstanbul’da 15-16 Haziranda işçiler sokaklara döküldüğünde Siyasal’dan bir grup kalktı işçi sınıfını toplayıp yürüyüşe geçirmek için Sanayi Çarşısı’na gitti. Bir dayak, bir dayak… “Böyle işçi sınıfına” diye söylene söylene döndüler okula, perişan bir şekilde. Dayak atanlar da küçük veletler. Ankara’da işçi sınıfı ne gezer? O zaman bir kere daha düşünüyorsun, farklı bir strateji belirlemen gerektiğini tartışıyorsun. Yürüyüş yaparken ya da slogan atarken balkondan sarkıp seni alkışlıyorlar ama onlar hiçbir zaman yanında olmayacaklar. Gerçi aleyhte bir tepki de yok.
68 başkaldırıyı kazandırdı; her söylenene boyun eğmemeyi, kendi fikrini söylemeyi. Eskiden yoktu böyle bir şey; derse girersin hoca ne derse doğrudur. Araştırarak, okuyarak kendi fikrine ulaşmayı öğrendik. Bu çok önemliydi. Türkiye’de 68 bunu getirdi. Derslerde hocalarla tartışabiliyorduk. Başkaldırı ve sorgulama değerlerini kazandırdı. Mahir’le aynı sınıftaydık, derslere girmezdi. Bitirmedi zaten. Çok bildiklerini düşündüğümüz için, ya da “eksik etek” olduğumuz için Dev-Genç liderlerinin söylediklerini sorgulamıyorduk belki ama toplumda gelişen şeyleri sorguluyorduk. Satır aralarını okumayı öğreniyorduk. “Bu böyle diyor ama arkasında bunu söylemek istiyor” diye düşünmeye başlıyorduk.
Müthiş bir ayrımcılık vardı bu arada. Solcu olmayanlarla hiç konuşulmazdı. Onlar küçümsenirdi. Solcu olmayanların son dönemde kantine gelmeleri kesilmişti. Kendilerini dışlanmış hissediyorlardı. Korkuyorlardı da öte yandan. Silah falan başlamıştı çünkü. Son derece yanlış bir şeydi. Onları tarafımıza çekeceğimize dışlıyorduk. Onlar da boş insanlar değildi. Sadece biraz daha çaba sarf edilmesi gereken insanlardı. Onları çok küçümsüyorduk. İlk laf “diskotek bebesi”ydi. Çok yanlış bir tutumdu. O günlerde bize katılmayanlarda da çok büyük etki bıraktık sonuçta. Farklı bir kuşak oluştu. “Başkaldırı” diyeyim, genellendi.
Abdullah Öcalan da vardı. Gider gelirdi hep yanımıza, “Kürt meselesi” diye başladıkça, “önce sınıf meselesi başlatma Kürt meselesinden” der, itelerdik. O da hırsından yukarı çıkıp yurtta kızların başına naylon torbayla su atardı. Çekingendi ama, sırılsıklam ederdi bizi. Hatta bir arkadaştan bu yüzden iyi bir dayak da yemişti. Sonra okulu bıraktı, çıktı gitti. Sonra kendi başıma düşündüğüm bir tahlildir bu. O zaman o çevrede kalsalardı belki PKK’nın kuruluşu falan olmayabilirdi. Onları biz iteledik. En büyük hatalarımızdan biridir bu. Bizim derdimiz sınıf meselesiydi. Kadın-erkek ayrımı, Kürt meselesi hiç tartışılmazdı. Sınıf meselesi hallolduktan sonra zaten onlar kendiliğinden hallolacaktı. Sonra işte Abdullah çekti gitti, yıllar sonra baktık Abdullah Öcalan oldu.[23]
Eylemlerimiz gazetelerde “tü kaka” şeklinde verilmedi hiçbir zaman. Dolayısıyla haber izleyenler sempati duymaya başladılar. Özellikle köylük bölgeler çok zor şartlarda yaşıyorlardı. Kasabalarda gazeteler de çok etkin oldu. Öğrenciler tatillerde memleketlerine gittikçe de hareket yayılıyordu. Öğrenci köyünde, kasabasında iki laf edip de dayak yerse, beş kişi “Niye dayak yedi” diye onun söylediklerini düşünüyordu. Mutlaka boş oturmuyordu o çocuklar köylerinde. Cumhuriyet Türkiyesi’nin, Atatürk Türkiyesi’nin bizim dönemde hâlâ kalıntısı vardı. Eğitimin ne kadar önemli olduğunun kalıntıları vardı. Yani anne babalar varını yoğunu çocuğunu okutmaya harcıyordu. Anlayarak bilerek verilen bir eğitim vardı. İnanılmaz bir genel kültür sahibi oluyorsun. Şimdi bilmiyorum nasıl? Ezbercilik hâkim gibi geliyor bana. Tüketim toplumu ağır bastı. Öyle düşünüyorum. İki lokma bir hırkayla başka kafada olanlar birdenbire beş lokma beş hırka hesabına döndü. Tüketim toplumu çok değiştirdi diye düşünüyorum. Değerler değişti. Ama tabii yumurta mı tavuktan tavuk mu yumurtadan? Değerleri kim yapıyor? Kim değiştiriyor? Gene medyayı suçlarım. Reklamdı bilmem neydi? Çok mu katıyım acaba? Darbeler zaten bunu getiriyor sonuçta. 12 Eylül nedir ki? Neden bizden o kadar çok korktular?
Gazetecilikten seyyahlığa
1974’te afla tekrar döndüm Siyasal’a. Bir-iki sınava girdim. Sonra da çalışma hayatım başladı, bitirmedim, yeniden af çıktı. Okulu bitirmedim sonuçta. 1977’de İstanbul’a taşındım. Artık uslanmıştım, ikinci TİP’e girdim. Silahlı mücadele için erken olduğunu düşünmeye başladım. Behice Hanım’ın söylemleri beni etkilemişti, kişiliği de öyle. Biraz bulaşır gibi yaptım, bir-iki toplantıya gittim. Birinci TİP çok pasifistti. 6. Filo olaylarında “Saldırmayın, kötü bakın” diyordu Mehmet Ali Aybar, onunla çok dalga geçiyorduk. İkinci TİP daha aktif gibi geldi. En azından 1 Mayıs olaylarında ön saflardaydı. İlk başta birinci TİP’i düşünmedim değil ama bulunduğum okul, Oktay’ın seçimi falan onlar çok büyük etken. Kızlar genel olarak sevgililerinin yanındaydı. Yani sevgilisi TİP’li olsun kendisi Dev-Genç’li olsun gibi şeyler olamazdı. Düşünülemezdi. Zamanımın büyük bir kısmı Bodrum’da geçiyordu. Gidip iş bulup çalışıyordum birkaç ay, sonra istifa edip Bodrum’a kaçıyordum. Tekrar sıkılıyordum, tekrar gidiyordum. 1982’ye kadar öyle dolandım. Bodrum’da evlendim ama orada yaşamak için daha çok genç hissettim kendimi. İstanbul’a döndüm. O dönemde büyük şaşaa ile Güneş gazetesi[24] kuruluyordu. Dış Haberler servisinde çalışmaya başladım. İşi öğrendim, geç de olsa meslek sahibi oldum. Sonra Nokta dergisine[25] geçtim. On yıl kadar basın, reklamcılık, film yapımcılığı gibi medyanın çeşitli dallarında çalıştım. En son yine Güneş’e döndüm Asil Nadir almıştı. Sonra da “Güneş battı Tekfen doğdu”. Çalışma hayatıma Ankara’dayken Tekfen’de başlamıştım oradan emekli oldum.
Dünyayı dolaşıyorum şimdi. Uzakdoğu, Afrika bitti, Avrupa’da İspanya ile Yunanistan kaldı görmediğim. Latin Amerika’da Meksika’ ya gittim. Şimdi yine Kenya’ya gideceğim. Hindistan’a gideceğim. Güney’de ormanlık yerlerde ilkel kabileler var. Onları görmeye gideceğiz, bu dördüncü Hindistan turu olacak. Dolaştıkça, yazarım diyorum ama artık hiç yazamıyorum. Bilgisayar başına geçiyorum. Önce bir maillerime bakıyorum. Sonra oyuna dalıyorum. Bakıyorum üç-beş saat geçmiş. Nefret ediyorum yazmaktan. Aslında çok hoş yerler gördüm. Çok güzel fotoğraflar çekiyorum.
Bugün beni ne sokağa çıkarır dersen, bir savaşa hayır mitingi olabilir bu. 1 Mart mitingine de üşenmeden kalkıp Ankara’ya gitmiştim. Savaş her zaman ödümü patlatmıştır. Ailem savaş çocuklarıydı ve bu bizi çok etkiledi. Umarım savaş karşıtlığının vatan hainliği olarak değerlendirildiği günleri görmem.

Dipnotlar:
[1] 14 Şubat 1969.
[2] Prof. Dr. Muammer Aksoy (1917-1990) Kurucu Meclis Üyesi, CHP milletvekili, Türk Hukuk Kurumu Başkanı, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu. 31 Ocak 1990’da Ankara’ da evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü.
[3] Sosyalist Kültür Derneği’nden söz ediliyor. 1963 başında kuruldu.
[4] FKF’li ve TİP üyesi gençlerin çıkardığı 15 günlük Dönüşüm dergisi Ataol Behramoğlu’nun yönetiminde 22 Nisan 1965’te Ankara’da yayıma başladı. Kızılay’da elden satış yapan öğrenciler sağcıların saldırısına uğradı. Benzeri saldırılar diğer sayıların satışlarında da devam etti (Nihat Sargın, Tip’li Yıllar, s. 1142).
[5] Cenk Koray (1944-2000) Oyuncu, televizyon sunucusu, köşe yazarı.
[6] 16 Mart 1966.
[7] ABD Başkanı Lyndon Johnson’un Kıbrıs özel temsilcisi Cyrus Vance’in “Kıbrıs krizi”ni çözmek üzere 23 Kasım 1967’de Ankara’ya geleceği haberi üzerine üniversite gençliği protesto gösterisi düzenledi. Vance 23-27 Kasım günlerinde Ankara-Lefkoşa-Atina arasında mekik diplomasisiyle sorunu çözmeye çalıştı. O sırada Türkiye jetleri ve donanmanın bazı gemileri Girne açıklarında bekliyordu. Sorun esas olarak Türkiye’ nin anlaşmalar dışı Yunanistan birliklerinin Kıbrıs’tan çıkarılması talebinde düğümlenmişti.
[8] Üssü mizana göre, sınıfı geçmek için bütün derslerin not ortalamasının 7 olması gerekiyordu. Ortalama tutturulmayınca 7’nin altında not alınan derslerden tekrar sınava giriliyordu.
[9] 29 Ekim-10 Kasım Samsun-Ankara Mustafa Kemal Yürüyüşü.
[10] “Sloganlar atıldıktan sonra Sıhhıye, oradan da Kızılay yönüne doğru yürürdük, Gökdelen’in önüne gelince de polis barikatlarıyla karşılaşırdık. 23 Nisanı anmak için Fakülte’nin bahçesinde toplandığımızı gören polis Sıhhıye civarında mevzilenmişti ve Kızılay’a doğru yürümemize engel olmaya kesinlikle kararlıydı. Tam kapıdan çıktığımızda yönetici arkadaşlardan birisi öne geçti ve gideceğimiz yönü açıkladı. Eski Meclisin bulunduğu tarafa…” (Oral Çalışlar, 68’ Başkaldırının Yedi Rengi, İstanbul: Milliyet, 1988, s. 122).
[11] Mustafa Kuseyri (1947-1970) Ankara Hukuk Fakültesi öğrencisiydi, 22 Mayıs 1970’te SBF’de arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunuyla öldürüldü. İlk başta “faşistler vurdu” dendi, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü can güvenliği kalmadığı gerekçesiyle okulu kapattı, 1 Haziranda “Anayasaya saygı” mitinginde binlerce kişi olayı protesto etti. Kuseyri’yi Arun’un öldürdüğü daha sonra ortaya çıktı.
[12] Forum dergisi 12 Mart darbesi sırasında, antikomünist yayınları ve kurucularından Adalet Partisi milletvekili Prof. Dr. Aydın Yalçın (1920-1994) adıyla anılıyordu. Yalçın’la birlikte aralarında Sadun Aren, Şerif Mardin, Mümtaz Soysal gibi adların da bulunduğu bir grup aydının 1954’ te kurduğu Forum’da zaman içinde farklı görüşleri savunur oldular. Dergi 1968’de Demirtaş Ceyhun’un editörlüğünde sol bir çizgi izledi. Aydın Yalçın, gazeteci Nilüfer Yalçın’ın da aralarında bulunduğu birkaç kişiyle birlikte 1979’da dergiyi Yeni Forum adıyla yayımlamaya başladı, dergi 2000’de kapandı.
[13] Sinan Kâzım Özüdoğru (1947, Sivas Şarkışla, Ortaköy, 1972) Sosyal Hizmetler Akademisi’nde öğrenciyken 1970 Ekim Dev-Genç Kurultayı’ nda Ertuğrul Kürkçü’nün Genel Başkanlığındaki yönetimde genel sekreter, THKP-C Genel Komite Üyesiydi. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de öldürüldüğünde 25 yaşındaydı.
[14] Naciye Sakarya 15 Temmuz 1971’ de Ankara’da paraşütü açılmayınca hayatını kaybetti.
[15] Ertuğrul Kürkçü Ekim 1970’ten 26 Nisan 1971’de sıkıyönetim ilan edilip de kapatılmasına kadar Dev-Genç Genel Başkanlığını sürdürdü.
[16] 1956’da Macaristan’da Sovyetler Birliği kontrolündeki Komünist Partisi yönetime karşı muhalefet genişleyerek silahlı bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanma Sovyetler Birliği’nin askeri müdahalesiyle çok kanlı bir şekilde bastırıldı. 10 binlerce kişi ülkeden kaçtı. Ayaklanma sırasında Başbakan olan Imre Nagy ve bazı yöneticiler gizli yargılamalar sonucunda Sovyetler Birliği tarafından idam edildi, Janos Kadar iktidara getirildi, Kadar 1968’deki Çekoslovakya işgalinde rol aldı.
[17] Ho Şi Min (1890-1969) Vietnam’ ın ABD’ye karşı verdiği bağımsızlık savaşının önderi. 1940’ta Japon ordusunun Hindiçin’i işgalinin ardından bağımsızlık savaşı vermek üzere Vietnam Devrimci Birliği Viet Minh’i kurdu. 1945-69 Vietnam Demokratik Cumhuriyeti Başkanı.
[18] Ümit Erdal 12 Mart döneminde gözaltı sorgularındaki işkence iddialarında en çok adı geçen polis şeflerinden.
[19] 5 Mart 1971.
[20] “Erdemir’i yapan Amerikalılar 1970’te bir rapor yazıyor. Ayşe’nin bakıma alınması gerek. Sık sık arıza yapıyor ve tehlike yaratıyor. Rapor tozlu raflarda beklerken, günün birinde (18 Nisan 1971) Ereğli büyük bir patlamayla sallanıyor. Çünkü Ayşe deliniyor, Ayşe’de sızıntı var. Patlama, 12 Mart muhtırasından bir ay sonra, Nisanda. 12 Mart darbesi nedeniyle, Türkiye’nin dört bir yanında sıkıyönetim ilan ediliyor. Bu arada Zonguldak’ta da sıkıyönetim. Çünkü darbecilere göre, Ayşe’ye sabotaj var. Ereğli’de evler aranıyor, insanlar gözaltına alınıyor, sendikacılar tekme tokat arabalara bindiriliyor. Kentte baskı kol geziyor” (Yalçın Doğan, “Ayşe Delinince Sıkıyönetim”, Hürriyet, 19 Temmuz 2005, http://webarsiv.hurriyet.com.tr/ 2005/07/19/ 674604.asp).
[21] 29 Kasım 1971’de Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Cihan Alptekin, Ziya Yılmaz ve Ömer Ayna tünel kazarak Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar etti.
[22] “Kamayı Çektim”: Kamayı çektim kından/Gel yakından yakından/Koynundaki gül memenin/ Ben gelirim hakkından//Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/ Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım//Kamayı vurdum yere/Yıkılsın kanlı dere/Kaytan bıyıklarımı/Sürsem memelerine// Hovarda çapkın yârim/Sen söyle ben yazarım/Kollarıyın arası/Olsun benim mezarım.
[23] Anılan kişi Abdullah Öcalan değil, adı Abdullah olan bir Kürt öğrencidir. (Kitabın ilk basımında farkına varmadığımız bu yanlış hatırlamayı düzeltir, özür dileriz.)
[24] Güneş 1982’de Ömer Çavuşoğlu, Ahmet Kozanoğlu sahipliğinde ve Güneri Civaoğlu genel yayın yönetmenliğinde İstanbul’da yayıma başlayan günlük gazete. Adı bilinen pek çok gazeteciyi büyük ödemelerle transfer ederek, etkin bir tanıtım kampanyası ve promosyonlarla hızla tiraj alan etkin bir gazete oldu. 1988’de işadamı Asil Nadir gazeteyi satın alarak yeni oluşturduğu Asil Nadir Yayın Grubu’na kattı. Asil Nadir’in yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle gazete hayli zor günler yaşadıktan sonra 1992’de kapandı.
[25] Ercan Arıklı’nın sahibi olduğu Gelişim Yayınları’nca 1982’de yayımlanmaya başlayan Nokta dergisi, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasındaki baskı ortamında muhalif yayınlarıyla önemliydi. Pek çok kez sahip değiştirdikten sonra Ayhan Durgun’ un satın aldığı dergi “Hayret Verici Ayrıntılarıyla Sarıkız ve Ayışığı: 2004’te İki Darbe Atlatmışız!” başlıklı “Emekli Oramiral Özden Örnek’in birkaç sayfası yayımlandığında büyük tartışma yaratan günlükleri Nokta’da” spotlu haberi kapak yapınca basıldı, bilgisayarlarına el kondu, sonradan beraatle sonuçlanan bir soruşturma açıldı. Durgun dergiyi 13 Nisan 2007’de kapattı.
(NM/VC)






