İntihar bireysel bir mesele midir?
Tek bir nedenle açıklanamayacak kadar kompleks bir olgu olan intihar, genellikle birçok risk faktörünün üst üste gelmesiyle ortaya çıkan “birikmiş çaresizlik” halinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bazı önemli nedenleri belki şöyle açabiliriz:
Sosyo-ekonomik nedenler ve belirsizlikler: Yoksulluk, işsizlik, güvencesiz çalışma, borçluluk, barınma krizleri, gelecek kaygısı, özellikle gençler arasında “emek versem de yaşam kuramayacağım” düşüncesine neden olan liyakatsizlik ve nepotizm ciddi bir umutsuzluk yaratabiliyor. Bu yetersizlikler yalnızca temel ihtiyaçlara erişimi engellemekle kalmaz; aynı zamanda bireyin toplumdaki statüsünü ve özsaygısını da zedeler.
Toplumsal yalnızlaşma: Modern yaşam biçimi, dayanışma ağlarını zayıflatıyor, aile ve komşuluk ilişkilerini dönüştürüyor, bireyi giderek daha yalnız bırakıyor. Dijital dünya, başka tür iletişim biçimlerini artırsa da ironik bir şekilde insanları derin bağlardan koparıp yüzeysel etkileşimlere hapsediyor. Bu da gerçek “aidiyet” hissinin kaybına neden oluyor, koruyucu kalkanları yok ediyor.
Ruh sağlığına erişim sorunları: Psikolojik destek hizmetlerinin pahalı olması, kamusal ruh sağlığı hizmetlerinin yetersizliği, damgalanma kaygısı, özellikle erkeklerde “yardım isteme”nin daha zor olması ve zayıflık olarak görülmesi, destek alma süreçlerini engelleyebiliyor.
Toplumsal baskılar ve ayrımcılık: Kadınlar, gençler, işsizler, göçmenler, LGBTİ+’lar, engelliler veya etnik/dilsel ayrımcılığa uğrayan gruplar daha yüksek risk altında olabiliyor.
Travmatik toplumsal süreçler, toplumsal kutuplaşma ve gerginlik: Depremler, savaşlar, göç, pandemi sonrası etkiler, şiddetin normalleşmesi, sürekli bir çatışma ve belirsizlik ortamında yaşamak, yani süreklileşen bir kriz atmosferi… Bu durumlar da bireylerde kronik stres, “güvende değilim” hissi ve kolektif ruhsal yıkım yaratabiliyor.
Örgütlü yapıların ve yerel dayanışma ağlarının zayıflaması: Bu durum hem aidiyetsizlik hissi hem de anlam krizi yaratıyor. Modern dünyada bireyin hayata dair bir “neden” bulmakta zorlanması, varoluşsal sancıları tetikliyor.
Bütün bunlar –ve belki başkaca nedenler– önemli risk faktörleridir.
Dolayısıyla intiharları sadece kişisel bunalım ya da depresyon olarak açıklamaya çalışmak oldukça eksik bir yaklaşım olur. Elbette depresyon ve diğer ruhsal hastalıklar önemli risk faktörleridir, ancak intiharı yalnızca bireyin “kişisel sorunu” gibi görmek, toplumsal boyutu görünmez kılar. Bugün de birçok eleştirel yaklaşım şunu söylüyor: İnsanlar sadece “hasta oldukları” için değil, bazen değersizleştirildikleri, dışlandıkları, güvencesiz bırakıldıkları ve yaşamları sürdürülemez hale getirildiği için de intihara sürüklenebiliyor. Dolayısıyla mesele, sadece bireysel psikoloji değil, aynı zamanda toplumsal yapı, ekonomik düzen, sosyal politika, eşitsizlik, yalnızlaşma ve umutsuzluk üretimi meselesidir. Psikolojik sağlamlık önemli olmakla birlikte, her şeyi bireyin ruhsal dayanıklılığına indirgemek, sistemsel sorunları görünmez hale getirebilir. Birey, toplumun bir parçasıdır; dolayısıyla toplumdaki çözülme, normsuzluk (anomi) ve dayanışma eksikliği, doğrudan bireyin psikolojik sağlamlığını etkiler. İntiharların önemli nedenlerinden biri olan depresyon genellikle bir sebep değil, sonuçtur. Kişiyi o depresyona sürükleyen nedenler ise çoğu zaman toplumsaldır.
Her yıl giderek artan intihar vakalarına baktığımızda, bunu dolaylı bir şiddet türü olarak değerlendirmek ve eleştirel sosyal hizmet perspektifinden bu durumu şu şekilde okumak mümkün:
Devletlerin ve kurumların, bireylerin/toplumun ruh sağlığını, ekonomik refahını ve sosyal güvencelerini korumadaki yetersizliği, “dolaylı bir şiddet” türüne dönüşebilir. Eğer bir sistem, liyakati yok sayıyor, adaleti zedeliyor ve bireyi temel yaşam standartlarından mahrum bırakıyorsa, bu durum bilinçli bir “kırım” olmasa bile yapısal bir şiddettir. Yani birey, sistemin çarkları arasında ezilmeye terk edilmiştir. Özellikle Johan Galtung’un “yapısal şiddet” kavramı burada önemlidir. Bu kavram, insanların doğrudan fiziksel saldırıyla değil, eşitsizlik, yoksulluk ve dışlanma yoluyla zarar görmesini anlatır. Bu, öznenin/failin görünür olmadığı, belirli kurumlardan ve sosyal yapılardan kaynaklanan bir şiddet biçimidir. Bazı ekonomik ve siyasal sistemler yoksulluğu derinleştirebilir, insanları güvencesizliğe mahkûm edebilir, sosyal koruma mekanizmalarını zayıflatabilir, bireyleri yalnızlaştırabilir, yaşamı sürdürülemez hale getirebilir. Bu durumda ortaya çıkan şey; “yapısal şiddet”, “sosyal ölüm”, “nekropolitika”, “yaşamın değersizleştirilmesi” olarak tanımlanıyor. Özellikle Achille Mbembe’nin “nekropolitika” yaklaşımı, bazı iktidar biçimlerinin hangi hayatların korunmaya değer görülüp hangilerinin gözden çıkarıldığını açıklamaya çalışır. Bu da temelinde sınıfsal bir meseledir. Dolayısıyla “toplumsal koşulların insanları ölüme sürüklediği” ya da “yaşamı yaşanamaz hale getirdiği” şeklindeki eleştiriler sosyal bilimlerde ciddi biçimde tartışılmaktadır. Ancak bunu doğrudan kasıtlı bir “kırım politikası” olarak tanımlamak yerine, yapısal ihmal, sosyal yıkım, eşitsizlik üretimi, yaşamı değersizleştiren politikalar gibi kavramlarla tartışmak daha analitik ve savunulabilir olabilir.
İntihar vakaları önlenebilir mi? Nasıl?
Evet, intihar vakalarının büyük çoğunluğu doğru müdahalelerle önlenebilir. Ancak çözüm yalnızca “bireye terapi vermek” değildir. Bütüncül bir yaklaşımla, iyi örgütlenmiş, çok katmanlı, koruyucu-önleyici sosyal hizmetlerin ve ruh sağlığı hizmetlerinin sunulması gerekir.
Ücretsiz ve erişilebilir psikososyal destek (özellikle okullarda okul sosyal hizmeti), toplum temelli ruh sağlığı merkezleri, “yalnız değilsin” mesajını somut hizmetlerle birleştiren kriz hatları, ekonomik ve sosyal politikalar, yoksullukla mücadele, güvenceli istihdam, barınma hakkı, gençler için gelecek güvencesi, sosyal destek ağları… Çünkü insanların yaşam koşulları iyileşmeden sadece bireysel müdahaleler sınırlı kalır. Toplumsal dayanışmanın güçlendirilmesi, mahalle dayanışmaları, gençlik merkezleri, sanatsal-kültürel/topluluk alanları, yalnızlaşmayı azaltan sosyal politikalar çok önemlidir.
Ayrıca medya dili de belirleyicidir. İntihar haberlerinin sansasyonel biçimde verilmesi bazen taklit etkisi yaratabilir. İntihar haberlerinin dramatize edilmeden, özendirmeden ve yöntem belirtilmeden verilmesi, “taklit intiharları”nı (Werther etkisi) engeller. Bu nedenle etik yayıncılık zorunludur.
Sonuç olarak, intihar ne yalnızca bireysel bir mesele ne de yalnızca psikiyatrik bir tanıdır. Aynı zamanda bir toplumun adalet düzeyi, eşitlik yapısı, dayanışma kapasitesi ve umut üretip üretemediğiyle ilgili önemli bir göstergedir. Özellikle sürekli kriz, güvencesizlik ve yalnızlaşmanın hâkim olduğu toplumlarda intiharı sadece “kişisel başarısızlık” olarak okumak, meselenin büyük kısmını görünmez kılar. Uzun vadede toplumda “umudu” yeniden inşa etmek, adaletin işlediği, geleceğin öngörülebilir olduğu güvenceli/güvenli bir ortam ve bireyin emeğinin karşılığını aldığı bir toplumsal sözleşme, intihar oranlarını düşürmenin en kalıcı yoludur.
(İD/VC)