LGBTİ+’lar tarih boyunca çeşitli düzeyler ve biçimlerde ayrımcılığa maruz bırakıldı. Bu, dünyanın her yerinde benzer şekilde ilerlediyse de, özellikle Türkiye coğrafyasında LGBTİ+fobinin yaygınlığından bahsetmek yeni bir haber değil. Yıllardır iş yaşamında, sağlık hizmetlerinde, kamusal alanda, barınma haklarında ve gündelik hayatta LGBTİ+’ların deneyimlediği ayrımcılık birçok habere konu oldu. Fakat son yıllarda değişen politik iklim, bu ayrımcılığın yalnızca görünürlüğünü değil; biçimini ve yoğunluğunu da dönüştürmüş durumda.
Artık mesele yalnızca toplumsal önyargılar değil; LGBTİ+’ların doğrudan bedenlerine, sağlık hizmetlerine erişim haklarına ve yaşam haklarına müdahale eden politikaların geldiği durum. Bunun en güncel örneklerinden biri ise, transların hormona erişiminin zorlaştırılmasına dair yapılan düzenlemeler. Bu düzenleme, transların hormona ve arzu ettikleri bedensel modifikasyonlara erişimine fiilen bir engel. Bu, yalnızca bir bürokratik düzenleme değil, transların gerek bedensel gerek psikolojik sağlık haklarına yönelik doğrudan bir müdahale.

“Hormon kullanmak translar için isteğe bağlı bir uygulama değil”
Politik baskının psikolojik etkisi: Donukluk ve çaresizlik
Toplumsal baskı ve ayrımcılık, dış dünyada meydana geliyor. Fakat kişilerin sürekli olarak bu dış dünyaya maruz kalmaları, tehdit algısını artırıyor; bu durum ise psikolojik sağlamlığı doğrudan etkiliyor. Yalnızca kimlikleri bahane edilerek, gerek mikro gerek makro düzeylerde, farklı biçimlerde ayrımcılığa maruz kalan kişiler için hedef gösterilme yalnızca olumsuz bir deneyimden ibaret değil; aynı zamanda sürekli olarak tetikte olmayı, kendini korumaya çalışmayı ve çoğu zaman hareketsiz ve görünmez kalmayı gerektiren bir yaşam stratejisine dönüşüyor.
Psikoloji literatürü, kronik tehdit altında yaşamanın üç temel tepkiden birine sebep olabileceğini açıklar: Savaş, kaç ya da don. Kişiler yaşam tehdidi karşısında bazen mücadele edebilir, bazen uzaklaşmaya çalışabilir ya da bazen donakalabilir. Ancak uzun süreli yoğun stres deneyimlerinde donukluk git gide daha baskın hale gelebilir. Donakalma hali, çoğu zaman psikolojik bütünlüğü korumak adına geliştirilen bir savunma türü olarak nitelendirilir. Kişiler sürekli baskı altında kaldıklarında hareket alanlarının daraldığını hissedebilir ve hiçbir çıkışın mümkün olmadığı fikri güçlenebilir. Bu noktada kişiler, yalnızca dış dünya ile değil aynı zamanda kendi hayatlarına dair karar alma kapasitelerinden de uzaklaşmışlığı deneyimleyebilirler.
Tam da bu nedenle kişilerin sürüklendiği çaresizlik ve hareketsizlik yalnızca psikolojik bir süreç değil; aynı zamanda kronik ayrımcılık ve hedef gösterme ile politik de bir meseledir.
Kendini sabotaj davranışı
Kişiler uzun sürelerle hareket alanı daralmış, seçenekleri sınırlandırılmış ve tehdit altında bir yaşam sürdüklerinde, deneyimlenen çaresizlik hissi kişileri kendi hayatlarına ve psikolojik iyi oluşlarına zarar veren ve/veya potansiyeli engelleyen davranışlara yöneltebilir.
Kendini sabotaj davranışları, kişilerin farkında olarak ya da olmayarak hedeflerine ulaşmaları önünde kendilerine engel olmalarını ya da ilişkilerini zedeleyen seçimler yapmalarını ifade eder. Psikoloji literatürü, bu seçimleri aslında kendine zarar verme arzusu ile değil, uzun süreli stres ve değersizlik deneyimlerinin yarattığı karmaşık bir uyum süreci olarak değerlendirir. Kronik ayrımcılığa maruz kalma deneyimi, kişilerin hem benlikleri ile ilişkisini, hem de dünyanın güvenliliğine dair algılarını doğrudan etkiler. Bu haliyle kişiler yakın ilişkiler kurmaktan, görünür olmaktan ya da hayatlarında olumlu değişimler yapmaktan geri durabilir. Başarı, yakınlık ya da kabul görme ihtimallerinin kendisi dahi bu süreçte tetikleyici olabilir; çünkü bu deneyim içerisinde özneler reddedilme ve yeniden incinme ihtimalini çok daha gerçekçi görebilirler.
Dolayısıyla kendini sabotaj davranışını yalnızca bireysel bir örüntü olarak ele almak gerçek deneyimler açısından kapsayıcı olmaz. Çoğu zaman bu davranış kalıpları uzun süreli damgalanma, hedef gösterilme ve dışlanma deneyimlerinin bir çıktısı olarak meydana gelir. Birey kendisini korumaya çalışırken, farkında olmadan kendi ayağına takılan bir çakıla dönüşebilir.
Kendine zarar vermek: Bir çıkış arayışı
Kendini sabotaj davranışlarının zaman zaman daha ağır tablolarla seyrettiği durumlar ortaya çıkabilir. Yoğun umutsuzluk, yalnızlık ve değersizlik duygularının bir arada seyrettiği durumlarda, bazı kişiler kendine zarar verme davranışlarına yönelebilir. Psikoloji literatürü kendine zarar verme davranışlarını çoğu zaman ölmek arzusundan ziyade, dayanılması güç durumlarla baş etmeye yönelik bir girişim olarak açıklar.
Kişiler, zaman zaman yoğunlaşan içsel çatışmaları hafifletmek veya deneyimlenen donukluğu canlılıkla değiştirmek adına bedene yönelen zarar verici davranışlar geliştirebilir. Kronik ayrımcılık, kişilerin psikolojik dayanıklılığını zamanla aşındırabilir; kişileri hayalini kurdukları ve yaşadıkları hayat arasında bir karşılaştırmaya sürükleyebilir. Uzun sürelerle görünmez kılınmış, hedef gösterilmiş veya değersiz hissettirilmiş kimseler, hayatları ve bedenleri üzerindeki kontrol duygusunu bu davranışlar ile geri kazanmayı hedefleyebilir. Ancak, bu davranışlar başlı başına kişileri daha çok zarar gördükleri ve daha derin bir yalnızlık deneyimledikleri bir umutsuzluk döngüsü içerisine sokabilir.
Dolayısıyla derin bir çaresizlik, yalnızlık ve umutsuzluk çemberi içerisinde ortaya çıkan intihar düşünceleri, kişilerin içerisinde bulundukları hayat koşulları ile birlikte değerlendirilmeli. LGBTİ+ intiharları bu bağlamda toplumsal ve politik bağlamdan bağımsız düşünülmemeli.
Bir kendine zarar verme türü olarak madde kullanımı
Kendine zarar verme davranışı, görünür fiziksel yaralardan öteye geçebilir. Madde kullanıımı, kişilere hem kısa hem uzun vadede kalıcı ve yüksek zararlar verebilen bir durum olarak karşımıza çıkar. Bazı durumlarda kişiler, yoğun psikolojik yüklerle başa çıkabilmek adına bir kaçış kapısı olarak maddeye yönelebilir. Bu bağlamda madde kullanımı çoğu zaman dayanılması güç duyguları düzenleme çabası olarak ele alınmalı.
Kronik ayrımcılık, dışlanma, siyasi ve politik olarak hedef gösterilme gibi zorlu deneyimler; kişilerin günlük hayatlarını da oldukça zorlaştırır ve yoğun kaygı, utanç, yalnızlık ve değersizlik hisleri ile baş başa kalmalarına sebep olur. Bu haliyle kişiler, bu zorlantıların çıkış yolu olarak öfkelerini ve çaresizliklerini kendilerine yöneltebilir; bağlantılı olarak da maddeye yönelebilir. Zihinsel yükü hafifletmek, donukluk halinden çıkmak ya da kısa süreli dahi olsa rahatlamayı deneyimleyebilmek adına madde adeta kestirme bir yola dönüşebilir. Temelinde, kendine zarar vermek değil rahatlama arzusu yer alır.
Ancak bu geçici rahatlama hali, uzun vadede kişileri daha derinlikli bir kısır döngüye sürükler. Madde kullanımı, duygusal acıyı bastırmanın yanı sıra kişinin yaşamla kurduğu bağları zayıflatabilir, bedensel zararlar verir, sosyal ilişkileri sekteye uğratır ve psikolojik kırılganlığı arttırır. Bu nedenle madde kullanımı bir baş etme stratejisi gibi görünse de, aslında zaman içerisinde kendine zarar verme davranışının bir başka koluna dönüşür. Bu nedenle bu davranışa yönelmenin altında yatan yapısal eşitsizlikler, kişilerin “uyuşma” ve “yaşadıkları hayattan uzaklaşma” ihtiyacını körükler.
Hayata kalmak: Dayanışma yaşatır
Kişilerin kendi hayatlarına son vermeleri, yalnızca bireysel bir kriz ya da bir kırılma anı olmayabilir. Belirli bir kimliğe ait olmanın kendisi, bir varoluş mücadelesi ile birlikte geliyor ise; kişiler bu bağlamda yalnızca var oldukları için kriminalize ediliyor, sağlık haklarından mahrum bırakılıyor, bedensel bütünlükleri hakkında bir diğerleri karar merci oluyor ise; ortaya çıkan sonuçları yalnızca bireysel yükümlülüklerle değerlendirmek psikolojik bağlamda epey yetersiz kalacaktır.
Politik atmosferin LGBTİ+’ların yaşam koşullarını doğrudan şekillendiriyor olması, bu kimliğe sahip öznelerin hem hayatlarını hem de psikolojik iyi oluşlarını doğrudan etkiler. Bu bağlamda LGBTİ+ öznelerin temel insan ve temel yaşam hakları doğrudan pazarlık konusu olur. Kişiler yalnızca gündelik hayatlarında değil, geleceğe dair umutlarını korumakta da insan eliyle zorluklara sürükleniyor. Bireyin kendini güvende hissetmediği, görünür olmanın, hatta var olmanın doğrudan zorluklarla geldiği bir dünyada yaşaması, zaman içerisinde umudu ve hareket kapasitesini aşındırabilir.
Bu nedenle, LGBTİ+’lar özelinde intiharın yalnızca bireysel boyutta tutulması mümkün değil. Araştırmalar gösteriyor ki, azınlık gruplara ait kimselerin intihar etme riski diğer gruplara kıyasla anlamlı boyutta fazla. Bu farkın sorumlusu ancak sistemler olmalı. Yaşamı zorlaştıran politik iklimler üretmek; sonrasında ise kişilerin adaptasyonunu beklemek gerçekçi olmaz. Kişilerin yaşamı sistematik olarak daraltıldığında, kişiler hareketsizlik ve donukluğa sürüklendiğinde ortaya çıkan karanlık ve umutsuzluk tek başına bireylerin omuzlarına yüklenmemeli; ancak sorumlulara iade edilmeli.
Araştırmalar gösteriyor ki, sistematik olarak üretilen bu karanlığı aydınlatmak ve bir çıkış kapısı bulabilmek; yine sistemsel mücadele ile mümkün. Sorunun politik olduğunu görebilmek, aynı zamanda çözümün de bireysel dayanıklılıkta değil, toplumsal dayanışma ve hak mücadelesinde olduğuna işaret ediyor. Dayanışma yaşatır sloganı, bu anlamda doğrudan bilimsel bir gerçeklikten söz ediyor.
Yaşamı birlikte kurmak
LGBTİ+ intiharlarının politik bağlamını görmek kadar yaşamı mümkün kılan kaynakları görünür kılmak da önemli. Maruz kalınan damgalanma, hedef gösterme ve kriminalize edilme deneyimleri, kişileri yalnızlaştırma ve izole etmek eğiliminde. Oysa bu yalnızlık bir haliyle gerçek değil, LGBTİ+’lar yalnız değil. Bununla birlikte, yalnızlık deneyimi her ne kadar zorlayıcı olsa da, LGBTİ+ özneler yalnızca bu kimlikten ibaret değil. Oysa, deneyimlenen yalnızlık, çoğu zaman psikolojik zorlanmanın kendisinden daha yıkıcı bir hale gelebilir.
Tam da bu noktada dayanışma, yalnızca bir sosyal destek biçimi değil; aynı zamanda hayatta kalmanın kolektif bir pratiği olarak karşımıza çıkar. Kişinin “aslında” yalnız olmadığını deneyimlemesi, yaşadıklarının anormal veya yalnızca kendisine ait bir kusur olmadığını fark edebilmesi, utanç duygusunun çözülmesinde ve donukluk ve izolasyon ile baş etmede belirgin bir rol oynayabilir. Çünkü utanç izolasyon ile büyürken temas ile çözülür. Birçok kişi ve kimlik için yaşamı mümkün kılan şeylerden biri, diğerleri ile kurulan ilişkinin ta kendisidir. Bu bağlamda izolasyon ve yalnızlık zorlayıcı deneyimler olsa da; bir aradalık bir panzehir görevi görebilir. Bir başkasının varlığı; bazen bir cümle, bir bakış veya aynı deneyimi sessizce paylaşmanın kurduğu bağ ile hatırlanabilir. Kişiler, diğerleri ile temas ettikçe içinde bulundukları karanlığın yalnızca kendilerine ait olmadığını –dolayısıyla bu karanlığın değiştirilebilir olduğunu da deneyimleyebilir. Böylece, bu utancın aslında kime ait olduğu sorgulanabilir hale gelir. Örgütlülük, bu bağlamda kişilerin diğerleri ile temasını arttırır, yalnız olmadığını hatırlatır ve ortak deneyim paylaşımı sağlar.
Dayanışma ağları, yalnızca bir araya gelinen alanlar değil; aynı zamanda kişilerin “özneleşebildikleri”, hayatları hakkında söz sahibi olduklarını yeniden deneyimledikleri, ses çıkarmanın korkutucu olmadığı ve varoluşlarının meşru kılınabildiği alanlardır. Bu alanlar, öznelerin kendileri ile kurdukları ilişkinin dönüştürüldüğü, aynı zamanda “yalnızca hayatta kalmaya çalışan” pozisyonundan, “yaşamı birlikte kuran” bir pozisyona geçişi mümkün kılan sahalardır.
Araştırmalar gösteriyor ki, kabul gördüğünü deneyimleyebilmek, güvenli sosyal ilişkiler kurabilmek ve benzer deneyimler ile temas edebilmek, LGBTİ+ ruh sağlığı üzerinde anlamlı şekilde koruyucu etki sağlar. Bir paydaşın veya arkadaşın varlığı, bir topluluğun parçası olma deneyimi ya da dayanışma ağlarında yer almak kişinin umudunu yeniden inşa etmesini sağlayabilir. Kişiler benzer deneyimler ile birlikteyken, ayağı kaydığında yere düşmeyeceği fikrini içselleştirebilir. Dolayısıyla artık “ayağa dolanan bir çakıl” olmanın fonksiyonu, “omuz omuza” dayanışma ile yer değiştirebilir. Bu haliyle, psikolojik sağlamlık ve intihar riski konusunda dayanışma, oldukça koruyucu bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Bu nedenle, LGBTİ+’ların yaşadıkları psikolojik zorlantılara verilecek esas yanıt bireysel yüklerle değil; güvenli alanlar yaratmak, dayanışma ağlarını güçlendirmek, hak mücadelesini hep bir ağızdan sürdürmek ve diğerleri ile ilişki içerisinde olmaktan geçmektedir. Bazen hayatta kalmak bireysel bir mücadele değil, birbirini yaşamda tutmanın kolektif bir biçimi halinde karşımıza çıkar. Bu nedenle “dayanışma yaşatır” ifadesi yalnızca bir slogan değil; psikolojik, toplumsal, politik ve bilimsel bağlamda karşılığı olan bir gerçekliktir. (AŞK/TY)


