"Geçmiş, zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise, tesadüfe bağlıdır."
Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, s.50, 2009, YKY
Mahpus yakını olmak diye bir varoluş hali var. Buralarda çok. Hızlıca düşünüyorum da farklı zaman ve mekânda tanıştığım insanların yarısından fazlası mahpus yakını. Ancak herkes bu varoluş halinin farklı veçhelerini yaşıyor.
Sanki herkesin mahpusla ilişkilenmesi kendine özgü gibi. Mahpus derken politik bir tutsaktan söz ediyorum bu arada. Bana bu yazıyı yazdıran “şey” her ne kadar politik olsa da bu yazıdaki içe yönelim doğrudan politik değil.
Fenomenolojik bir derdim var (iyimser bir ifade oldu ama olsun) ve bana bu yazıyı yazdıran durumu paranteze almak için fenomenolojinin kullandığı onca parantezden birini ödünç alıyorum. Daha açık kılmak gerekirse zamanda ve mekânda “başımıza gelen tutarsızlığın” politik karşılığını bu yazıda konuşmayacağım.
Mahpus yakını olma halinin bir “(g)örüntüsünü[1]” anlatmaya çalışırken, ister istemez hafızaya — yani geçmişin şimdiyle birlikte yeniden kurulduğu o alana — bakıyorum. Geçmişi olmuş bitmiş şeylerin sabit arşivi olarak kurgulamıyorum, geçmişin zamanın içinde tekrar tekrar kurulan bir alan olduğunu düşünüyorum. Yani anılarımız her bilinç halinde yeniden biçimleniyor. Bize bir “anı” yeniden kurgulatan, hafızayı konuşturan eşyaya bakışımızı, o eşyaya yöneldiğimiz, o zaman ve mekandaki bilincimiz belirliyor.
Eşyanın yarattığı tereddüt
Bu yazı “eşya” aracılığıyla mahpusla ilişkilenme hakkında. Mahpusu ne kadar “tanıdığınız” ya da ona “dışarıdayken” ne manada yakın olduğunuz mevzusu şu an için bir değişken değil. Yani bu yazı içerde “tanıdığınız” (mahpus “dışarı” çıktığında, bu “tanıma” haline bir öncelik ve sonralık durumu hâkim olacak ama konumuz bu da değil şu an) birinin olması ve onun, size, ona gönderdiğiniz eşyayı geri göndermesi ve eşyanın size düşündürdükleri hakkında. Yani bu yazı onunla ilişkilenmenizden alınan bir kesite dair sadece.
Bu ilişkilenmeyi sağlayan eşya, bizim bağlamımızda, dışarıdan içeriye gönderilen ve sonra yeniden dışarı çıkan kitaplar. Bu gidiş ve geliş kitabı yalnızca bir eşya olmaktan çıkarıyor. Bu kitaplar öncelikle bir tereddüt yaratıyor yani bu kitaplar bana yeniden ulaştığında bilincime bir tereddüt[2] hâkim oluyor. Bu tereddüt, kitapların çift yönlü hareketinden: Kitaplar elimden çıkıp ona gittiğinde onun yokluğuna işaret ediyor ancak aynı da anda ona ulaştığı için onun varlığını da ortaya çıkarıyor. Yani dışarıdan içeriye gönderdiğimde kitap beni ondan (mahpus) ayırıyor ama aynı anda ona yaklaştırıyor da.
İçeriden dışarıya dönen kitap ise artık eski kitap değil. Altı çizilmiş cümleler, nota bene (mühim nokta) işaretleri var içinde. Bu durum kitapla kurduğum ilişkiyi dönüştürüyor çünkü mahpusun altını çizdiği cümlelerden onun zihnine girmeye çalışıyorum. Böylece içeriye de girmiş oluyor(muy)um? İçeriye gönderdiğim ve içeriden dışarıya çıkmış bir nesneye dokunarak dışarıda oluşumu da (yeniden) güvence altına alıyor(muy)um? Şöyle cevap verebilirim: Eşyaya yönelimim beni ne tam içerde ne tam dışarıda kılıyor.
Bilinç ve yönelimleri
Fenomenolojinin temel iddialarından biri şudur: Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Anlaşılabilir kılmak için şöyle diyelim; bilinç, kendi içine kapalı, boş bir alan değil; daima bir nesneye, bir duruma, bir hatıraya, bir kişiye yönelmiş hâlde var. Bu yönelim (intentionality) sayesinde özne (ben) ve nesne (onun okuyarak geri gönderdiği kitaplar) birbirinden ayrı olmaktan çıkıyor ve mana (yani bu yeniden karşılaşmanın bende yarattığı anlam) bu karşılaşmadaki yönelimin kendisinden doğuyor.
Dolayısıyla bakılan “şey” yalnızca “orada duran” bir nesne olmaktan çıkıyor; biz ona yönelirken, bilincimizi şekillendiren bir şeye dönüşüyor. Çünkü fenomenolojik düzlemde mesele, bir şeyin bizim için nasıl göründüğü ve bizi nasıl dönüştürdüğü. Bahsedilen kitaplar nesne olmaktan çıkıyor; bizim ona yönelimimizle bizde bir anlam yaratıyor. Diğer bir deyişle, içeriden gelen kitabı elime aldığımda, okunduğu zamanı (mekânı zaten bildiğimizi varsayıyoruz) hayal ediyorum; altı çizilmiş cümlelerin hangi ruh haliyle işaretlendiğini düşünüyorum; hepsi aynı anda bilincimde toplanıyor.
Mahpusun bilinci de sürekli dışarıya yönelmiş bir bilinç midir? Zamanın mekâna sıkıştığını varsaydığımız bir yerde bilinci nasıl konuşmalı? Kimse adına konuşamam ama bu yazı bağlamında düşünürsek, mahpusun bilincinin okuduğu kitaplarda altını çizdiği sözcüklere, sözcüklerinin yanına yazılan kimi küçük — neredeyse görünmez — notlara yöneldiği bir zaman var belli ki. Bilinci kapatılmış bir mekânda (asla) değil; bir yönelim sarkacında: Sözcüklere, gökyüzüne, bulutlara, güneşe ve aya belki.
Bu yönelimin ne olduğunu (bazen) altını çizdiği cümlelerle görünür kılabiliyor. Altı çizili bir cümle bir okuma izi olmaktan çıkıyor; içeride ve dışarıda olan iki ayrı bilincin arasında tereddüt yaratan bir hat oluşturuyor. Bu bir “tereddüt”, çünkü dışarıdaki ne içeri girebiliyor (politik imaları duyuyorum) ne de dışarıda var-olabiliyor (romance imalarını da duyuyorum). Bu tereddüdün dışarıdakinin dünyasına bir etkisi oluyor ve dışarıdakinin bu etkiyle ne yaptığı ise, kendisini bağlıyor.
Mahpusun payına ise, dünden bu yana, dışarıdaki yakınının konu etmeye çalıştığı fenomenolojik derdin anlatıldığı metne girsin diye, geri gönderdiği kitaplardan kimisini önermek düşüyor:
● 2666, Roberto Bolaño (İstanbul: Metis Yayınları, 2015).
● İtiraf Ediyorum, Jaume Cabré (İstanbul: Alef Yayınevi, 2015).
● Sevgilinin Soğuk Elleri, Han Kang (İstanbul: April Yayıncılık, 2017).
● Dönüş, Hisham Matar (İstanbul: Jaguar Kitap, 2017).
● Saflık, Jonathan Franzen (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2018).
● Hayvan Müzesi, Carlos Fonseca (İstanbul: Metis Yayınları, 2019).
● Dip Akıntıları, Kristy Bell (İstanbul: Jaguar Kitap, 2022).
● Rusya’nın Öyküsü, Orlando Figes (İstanbul: Alfa Yayınları, 2023).
● Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi, David Graeber ve David Wengrow (İstanbul: Epsilon Yayınevi, 2024).
● Bahçıvan ve Ölüm, Georgi Gospodinov (İstanbul: Metis Yayınları, 2025).
[1] Çünkü “birbirimize sunduğumuz görüntüler, gerçeğin kendisinden oldukça farklıydı” (Marcel Proust, Mahpus, s. 340, 2009. YKY)
[2] Felsefeci sevgili Dr. Baran Akkuş’a zihin açıcı yorumları ve özellikle “tereddüt” hissinin bir olumsuzluk değil; bir “açıklık” olarak düşünülmesi gerektiğini hatırlattığı için çok teşekkür ederim.
(SA/HA)







