Kasım Taşdoğan’ı ilk kez bir Cegerxwîn şiiri olan “Nav Şêrîna Min” ile, YouTube’da karşıma çıkan bir video aracılığıyla tanıdım. Şarkıyı, akustik gitarıyla, sade bir mekânda-sonradan kendi kafesi olduğunu öğrendiğim o yerde- oldukça güçlü bir yorumla seslendiriyordu.
Daha sonra 2021’de yayımlanmış olmasına rağmen benim karşıma daha geç çıkan “Rê” ile karşılaştım. Turgut Uyar’ın “Yokuş Yola” şiirinin Kürtçe tercümesi olan bu parçada dil farklı bir ağırlık kazanıyor ve Türkçede yaratamadığı bir duygulanım yaratıyordu bir bakıma.
Kasım Taşdoğan’ın müziği, bir varoluş ısrarının ve müziğin yoldaşlık kurma kapasitesinin ifadesi olarak okunabilir; tam da bu nedenle, müziği sanatsal bir üretimin ötesine geçerek mücadeledeki kararlılığın ve umutlanmanın sesi haline geliyor. Şarkıları nedeniyle yargılanması ve “örgüt propagandası” suçlamasıyla “cezalandırılması” müziğindeki politik tavrın nasıl algılandığını da ortaya koyuyor.
Rojava’ya yönelik saldırıların ardından, mücadeledeki ısrarı diri tutan parçaların yeniden dolaşıma girmesi, müziğin Kürt mücadelesinde yalnızca bir ifade aracı değil; aynı zamanda örgütleyici ve kolektif hafızayı canlı tutan bir güç olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu süreçte Taşdoğan’ın şarkıları da sıkça paylaşıldı. Buradan hareketle, bu söyleşi Kürt müziğinin güncel politik gelişmelerle kurduğu ilişkiyi, daralan kültürel alanların müziğe etkisini, üretim ve konumlanma biçimlerini Kasım Taşdoğan’la birlikte yeniden düşünmeyi amaçlıyor.
Kürt müziği, Kürtçe müzik, dilin yasaklandığı ve kamusal alandan silinmeye çalışıldığı dönemlerde aynı zamanda bir hafıza, örgütlenme ve direnme biçimi oldu. Bu tarihsel arka planı düşündüğümüzde, sizce müzikte “politik” olan şey nerede başlar? Söyleyen öznenin konumunda mı, sözün kendisinde mi, yoksa müziğin dünyayla kurduğu ilişkide mi ortaya çıkar?
Bildiğim kadarıyla müziğin bir çıkış tarihi yok. Yani insanlık ile aynı tarihe sahip diye biliyoruz. Dil gelişimiyle paralel olarak, sevinç, yas gibi duygu durumlarını nağme ve nidalarla, daha sonra da vurmalı ve üflemeli enstrümanlar ile daha vurucu hale getiren ifade biçimidir, diyebiliriz. Daha sonra da ‘sanat’ olarak tanımlanmış. Bu perspektifle baktığımızda, ben ‘Kürtçe müzik’ kavramını kısıtlı buluyorum. Her halkın olduğu gibi, Kürtlerin de müziği vardır ve ona ‘Kürt müziği’ demeyi tercih ediyorum. Ancak müzik türleri için ‘Kürtçe’ kavramı kullanılabilir. ‘Kürtçe rap, rock, R&B’ gibi. Bu tanım üzerinden gidersek, müziğin folklorik bir tanımı aşarak politikleşmesi için, anlatıcısı olduğu topluluğa dair ya bir tehdit durumunun olması, ya da tersinden, kendisinin başka bir topluluğun kültürel varlığına tehdit oluşturması gerekiyor. Dolayısıyla başka diller için kullandığınız ‘ İngiliz politik müziği, Alman devrim müziği, Türk devrim şarkıları’ gibi kavramları Kürtlere uyarlama şerefine nail olamadık henüz! Çünkü Kürtlere dair hukuksal meşruiyet binlerce yıldan bu yana sağlanamamış ve dolayısıyla bütün kültürel imalatını o meşruiyete olan özlemle yapmış. Bu da onu neredeyse tamamıyla politik yapıyor, içeriğinden bağımsız olarak. Yani sorunuzda belirttiğiniz dilin yasaklılığı, kamusal alandan yoksunluğu, günümüzde de süregiden bir durum olduğu için, söyleyenin konumu veya söylenenin muhtevası ne olursa olsun Kürtlerin talebi olmaksızın, politik bir çıktı olarak giriyor hayatımıza.
Son yıllarda yaşanan baskı ve çatışma dönemlerinde birçok şarkının yeniden dolaşıma girdiğini görüyoruz; sizin bazı parçalarınız da özellikle bu tür dönemlerde kolektif duygulanımlarda öne çıkabiliyor. Bu durum size ne düşündürüyor? Kürt müziği ile “hakikat” arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?
Çok uzun yıllar ve halen Kürtlük ya kurgu gibi anlatıldı ya da en iyi ihtimalle kendilerine hükmeden ve tahakküm kuran egemen ulus ve devletlerin kültürlerini, kendi aralarında kullandıkları dile çevirirse daha kolay ihraç edileceği ve uyum sağlanacağı varsayılarak, düşünce ve anlam dünyasından kopuk, egemenin verdiği repliği ezberlemenin analitik bir metodu niyetine, müsamaha gösterildi Kürtçeye. Buna ister İslamiyet sonrası Kürtçe Mevlid üzerinden bakalım, ister şu anki TRT6 üzerinden bakalım. Bu, Kürtlüğü bir kültür veya ulus olarak tanımak yerine, egemenin fikrinin daha kolay yayılmasının bir yöntemi olarak dönem dönem devreye sokuluyor. Örneğin 15 yıl önce Türkiye’nin en milliyetçi TV kanallarında Grup Yorum ‘Herne Pêş’ gibi marşları söyleyebiliyorken, son 10 yıldır Türkiye’de Grup Yorum Türkçe şarkı bile söyleyemiyor. Fakat hakim ideolojinin yayılmasına zeval getirmeyecek oranda bir Kürtçeye izin veriliyor. İlk soruda belirttiğim Kürtçe müziğin hep politik olduğu fikri, günümüzde Kürt nüfusunun bu denli artıp yaygınlaşması neticesinde, Kürtçe, mecburen kabul edilse de sadece egemen kültürün tercüme edileceği bir araç olarak kabul görüyor. 10 yıldan fazla bir süredir hem iktidar yürütücülerinin, hem de ikna ve motive edebildiği oranda bir ‘steril’ Kürt kitlesinin yetinme çıtasının indirildiği yerdi, bir şeyin sadece dilinin Kürtçe olması. Fakat Kürtlüğün tarihsel nirengi noktası ve özellikle de asimilasyonun pik yaptığı son 50 yılda, birçok disiplin gibi müzik de politik bir inşa olarak vardı. Son zamanlarda politik olana özlem de buradan geliyor. Yani Kürtlüğün kültürsüz bir simülasyon olduğu, deyim yerindeyse Kürtçenin de ‘Esperanto’ gibi bir şey olduğu hakim anlayışa karşı, bir ‘özüne kavuşma’ özlemi olarak teveccüh gördü. Ben epey bir süredir konserlerimde “umarım bir gün gelir, saçma sapan şarkılar söyleriz” diyorum. Bunu şu anlamda söylüyorum; varoluş sorunlarımız çözülür ve biz de şarkıların muhtevasını bundan azad ederiz. Ancak henüz ne o varoluş sorunları çözülmüş, ne de biz hazırız öylesi şarkılar söylemeye. Sırf bu motivasyonla geçen yıl ağırlıklı olarak Reggae bir şarkı yaptık ama şarkı tutulmadı. Çünkü Reggae hüzün değil mutlulukla ilgili bir tür.
Dengbêj geleneği, şiir ve politik hafıza
Dengbêj geleneği son yıllarda çeşitli müzikal formlar içinde de yeniden üretiliyor. Bu dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz? Geleneğin yeni formlarla yeniden kurulması politik hafızaya, örgütlenmeye halel getirir mi yoksa müziğin direnişe çağıran ve örgütleyici gücünü başka bir biçimde sürdürmesine mi imkân tanır?
Bahsettiğim gibi Kürt müziğinin mecburi politikliği, her ne kadar kurucu ve ileriye taşıyıcı olsa da, geleneksel olanın zenginleştirilmesi ve kalıcılaştırılması çok kıymetlidir. Kürt kültürünün yazılıdan ziyade sesli arşivinin daha kadim olması, arşivlenme becerilerinin ve imkanlarının azlığı, tarihsel olarak Kürt kültürünü zorda bırakan bir durumdur. Bu anlamıyla yeniden yorumlanmaları aynı zamanda ona yeniden bir arşiv imkanı da sunuyor. Öte yandan bu alanın kolay kullanıma açık olması da ona rağbeti arttırıyor tabii. Müzik besteciliği ile yorumculuğu ayrı alanlar fakat ikisi de müzisyenliktir ve kendi içinde anlamlıdır. Bu doğrultuda bir ‘halel’ getirmeyeceğine, bilakis ön açıcı olacağına eminim. Kürt toplumunun sadece bir yerel kültürden ibaret olmadığı, uluslaşma döneminin en had safhasında olduğu bu çağda, haleli kendi kadim müzik türünden gelecekse de hoş gele…
Burada şunu belirtmek isterim ayrıca, 90’larda politik Kürt müziğinin en hareketli zamanlarında, köylere asker baskınları olduğunda, politik kasetleri evde varsa Türkçe, yoksa da Dengbêj kasetlerinin üzerine çekiyorduk. Etikette dengbêj adı varsa suç sayılmıyordu. İronik olarak, bu dönemlerde de politik müzik yapan, ya da yeni eser üreten bizler de o dengbêj klamlarını aslında hem hukuki meşruiyet, hem de kitle edinme yolunda bir etiket-kapak olarak bolca kullanıyoruz. Böylesi bir hakkı da var Kürt müziğinin üzerinde.
Turgut Uyar’ın Yokuş Yola şiirinin Kürtçe çevirisi olan Rê, dinleyen pek çok kişi için sarsıcı bir karşılaşma oldu diye düşünüyorum. Politikart’taki söyleşide “Turgut Uyar şiiri bestelemek biraz tepkiseldi” diye anlatıyorsunuz. Ne demek istediniz, biraz açabilir misiniz?
Her şeyden önce çok güçlü ve iyi bir şiir olduğunu haddim olmayarak söyleyeyim. Şiirin kendi orijinal dilindeki etkisi de bende oldukça güçlüdür. Üstelik şiirden çok anlamayan biriyim. Bu bestenin tepkisi Turgut Uyar’a değil tabii. Kastettiğim şey şu; Uyar, uzun yıllar askerlik yapmış, babası bir asker emeklisi, şairlik yıllarının başlangıcı da aslında hakim ideolojiye müzahir seyrediyor. Askerlik kurumunun kendisinin Kürt ve Kürdistan kavramlarıyla bir araya gelişinin, Kürtlerin hafızasındaki yeri kesinlikle bu kadar naif değil. Dolayısıyla şiirdeki devlet kim, eşkıya kim, diken kim, gül kim, gibi çok olumlu ve olumsuz metafor belli belirsiz seyrederken, bir Kürt aydınının aynı tanım ve kavramlarla kendini ifade etme biçimleri o tarihlerde müebbetlik işlerdi. Dolayısıyla şairin kendi rızası dışında kendisine ulusu tarafından tanınan imtiyazının, bir Kürt aydınının fermanı olabilecek cinsten olması sebebiyle, hakiki bir tepkiyi hak ediyor diye düşünüyorum. Ancak dediğim gibi bu tepki, söylediklerimden de anlaşılacağı gibi Turgut Uyar’a değil, Turgut Uyar olmaya “nail olamamaya” bir tepki. Ama bütün bunlar onun bestelenmek için müthiş bir eser olduğu gerçeğini değiştirmiyor ki, yaptığıma da çok seviniyorum. Yayınlandıktan sonra bir müzik eleştirmeni “şiir dilini bulmuş” gibi bir tanım yapmıştı. Ben de Kürt müziği adına o şiiri araklayarak “kamulaştırdığımı” düşünüyorum.
Şiir demişken, “Xwebûn li te tê”, şiir kıvamında, varoluş fikrini merkezine alan güçlü bir parça. Sözler, insanı merkeze alıyor gibi görünse de coğrafyadan, gökyüzünden ve topraktan bağımsız bir varoluş tasavvur etmiyor. Umutlu bir yandan. Diğer yandan örneğin “Vina Sor” yine bir barbarlık anlatısı ama bir yandan onda da umutlu bir yan var. Müzikte umudu diri tutmak sizin için ne anlama geliyor? Bu umut, yaşanan hakikatle nasıl bir ilişki kuruyor; geleceğe dair bir imkân mı açıyor, yoksa bugünün içinde direnmenin bir yolu mu?
Umut, yaşamanın en masraflı duygu durumu sanırım. Onsuz yaşamanız kesinlikle daha kolay. Hatta o kadar kolay ki, yaşadığınızı anlamazsınız! Biyolojik bir varlık olmanın ötesine geçmek için sanırım ilk edindiğimiz marifetlerden birisi, umut. Ben yaptığım her şarkıda veya görselinde umudu en az bir kere işliyorum. Hatta bazı söz yazıp gönderen arkadaşlara da, “bunda umut yok” diye reddediyorum. Umut benim için bir zorunluluktan ziyade, bir sermayedir. Beni bir sonrakine taşıyacak olan haritadır aslında. Bu nedenle umut etmeye sadece bir direnme yolu olarak değil; bir anlam dünyası inşası, bir varoluş olarak bakıyorum. Bir tek “Mîrate” şarkımda az hissediliyor ve güçlü bir şarkı olmasına rağmen, bir çok sahnemde söylemiyorum. Kötü hissediyorum çünkü. Her ne kadar şarkı ve klibi gerçek olsa da, ben neden ona bir umut katamadım diye suçlu hissediyorum aslında. sonlarında “Ne xezeb û ne nıfıran, nakim li we mêtîngeran, ka guh bidin vê hewarê, ava bikin qesra starê” – siz emperyalistler için ne sitemim var ne bedduam, dinleyin bu feryadı ve kendinizi koruyacak saraylar inşaa edin - cümlesi ile umut işlediğimi sanıyordum ama ben dinlerken bana geçmiyor o umut.
Yaptığım şarkıların tür olarak, hatta kullanılan solo enstrümanlar olarak bile birbirine benzememesine dikkat ediyorum. “‘Ziryanim’ çok sevildi, bu tarzda bir şarkı daha yapalım” demiyorum. Çünkü o zaman ne yapacağını sen değil, dinleyici belirliyor. Ama umut konusunda tutarlı olduğumu düşünüyorum. Üstelik negatif bir yerden, çok uzaklardaymış gibi değil, hemen biraz sonra olacakmış ve içindeymişim inancıyla kuruyorum. Çünkü her ne kadar pozitif duygular olsa da umut, direniş, gibi kavramlar aslında kendi içinde bir negatiflik çağrışımı yapıyor. Yani insanın keyfi yerinde değilse umutlu olur, ya da üzerinde bir baskı varsa direnir. Dolayısıyla bu kavramları birer reaksiyon kavramı olmaktan çıkarıp, aksiyon kavramına dönüştürmek istiyorum. Çünkü bizim gibi halklar için çok uzun zamanlardır tedavülde olan kavramlar bunlar. Sanırım gelecekte müzikte bir imzam olacaksa bu umut kavramı üzerinden olur.
Kürt müziği ve engellemeler
Kayyum atanmasıyla başlayan ve kültür sanat alanını da doğrudan etkileyen bir dönemdeyiz hala. Kürtçe etkinlikler çeşitli gerekçelerle engellendi; Kürtçe müzik kamusal alandan büyük ölçüde çekilmek zorunda kaldı. Bunları düşündüğümüzde, sizin deneyiminizde Kürt müziğinin üretimi ne denli zorlaştı?
Doğrusu bu tür baskı dönemlerinin üretimi arttırdığını düşünüyorum. Hangi konuda yazacağını bilmeyenler için muazzam içerik sunuyor baskıcı sistem. Bu da doğalında üretileni devrimci karakterli kılıyor. Yalnız üretimden çok tüketimi zorlaştırıyor ve masraflı kılıyor Kürt müzisyenleri açısından. Muş’ta verdiğimiz bir konserin Rê şarkısında, ön sıralarda oturan iki kişi kalkıp gitmişti. Ertesi gün sosyal medya üzerinden yolladıkları mesajda; “yanımdaki arkadaş memurdu, çok istememize rağmen kalamadık konserinizde” yazıyordu. Sanırım sistem şöyle düşünüyor; baskı uygularsam insanlar dinlemekten çekinir. Üretim olsa da tüketimi maliyetli olur. Bu da zamanla hem kriminalize olmasını sağlar, hem de üreten açısından ciddi bir maddi ve manevi külfete dönüşür ve yok olur. Ama Kürt sosyolojisinde öyle işlemiyor; çünkü Kürt kültürünün kriminalize edilmeyen bir dönemi henüz yaşanmadı neredeyse. Dönem dönem daha az politik bulduğunun önünü açıyor, kitleselleşmesini engellemiyor, ancak bu defa da a-politik olan Kütrlüğün diğer halklar ile temas kurması daha kolaylaşıyor ve yaygınlaşması kaçınılmaz oluyor. Özellikle son 10 yılda bunun çok örnekleri yaşandı. Direkt olarak devlet filanca müzik türünü ya da müzisyeni destekledi demek haksızlık olur. Ancak daha folklorik veya daha ‘steril’ bulduğu kişi ve oluşumların kitleselleşmesinde bir sakınca görmedi. Bunu özellikle kayyum ile yönetilen şehirlerde yapılan Kürtçe etkinlikler için söylüyorum. Zamanla Kürtler içinde politik olana karşı bir mesafe gelişeceğini, folklorik olana alan açarsa politik olanın kendiliğinden zora düşeceğini varsaydı. Fakat bu defa ciddi bir Kürt olmayan kitle Kürtçe dinlemeye başladı. Aslında apolitikleşen sanatın da bir yerde Kürdün lehine işlediğini farketti. Neticesinde birçok Kürtçe üretim kendini sadece Kürtçe olması üzerinden dinleyiciye sundu. Müziğin ya da tiyatronun konusundan çok, Kürtçe olması vitrine kondu. Baskı bir anlamıyla işe yaramadı ve yer yer kültürün yaygınlaşmasına da istemeden ön ayak oldu. Fakat Kürt sanatı açısından şöyle bir dezavantaj yarattı; Kürt sanat tüketimi hatırı sayılır ölçüde sınıfsallaştı. Evinde televizyondan, radyodan dinleyemeyen, sınıf, yaş, lokasyon gibi sebeplerle internet kullanamayan, yaşam biçimi, kente olan mesafesi ve ücret ödemeksizin bir Kürtçe etkinliğe ulaşamamanın sonucunda, sadece bu imkanlara sahip, böylesi etkinliklere ayrıca bütçe ayırabilen, alkollü bir mekana gitmekte hem maddi, hem yaşam biçimi olarak bir engeli olmayan dar bir kesime hapsedildi Kürt sanatı. Belediye ve kurumlara el koymanın temel sonuçlarından biri de Kürt sanatının ücretsiz ulaşılabilir bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp, sınıfsal zevklere göre ilgi gösterilebilecek bir lükse dönüştürülmesi sağlandı kısmen. Fakat bu durumda bile insanlar imkanlarını zorlayıp diline ve sanatına sahip çıktı. Altı taksitle konser bileti satın alan insanlar biliyorum. Kürt sanatçılarının buradaki küçük ayıbı ise, bütün bu toplumsal koşulları görmeksizin, rağbetin kendi üretme becerilerine olduğunu varsayarak, yer yer 30 küsür kategoride konser bileti satmasındadır kanımca. Kendi toplumunun sınıfsal kimliğini görmeksizin, verilen her yüz liralık fiyat farkıyla sanatçının beş metre daha yakından görülebileceği popüler kültür yöntemiyle, bilerek ya da bilmeyerek bu sınıfsallaşmaya katkı sunduğumuzu düşünüyorum naçizane. Bu da çuvaldızın payımıza düşen kısmı olsun.
Dijital platformların politik ve ekonomik güç ilişkileriyle iç içe olduğu bir ortamda, Kürt müziği kendi dolaşımını ve bağımsızlığını nasıl kurabilir? Bu mecralara mahkûm olmadan var olma imkânı görüyor musunuz?
Ciddi bir kurumsallaşma gereksinimi var Kürt müziğinin. Kurumsallaşmadan kastım siyaset kurumu veya yerel yönetimler değil. Türk bir müzisyene valilikler ve Kültür Bakanlığı ne imkan sunuyorsa, az da olsa bu imkanları sağlayacak Kürt kurumlaşmalarından bahsediyorum. Fakat bu o kadar kolay değil. Hem konser etkinlikleri, hem stüdyo ve teknik ekipman desteği, hem bilet satış platformları, hem de dijital distribütörler geliştirme konusunda, işin ehli kişileri bir araya getirebilecek, kendi özgün ekonomisini oluşturabilecek, serbest piyasanın rekabetçiliğin düşmeden ama emekçisini de iyi finanse edebilecek, aynı zamanda da sermaye sınıfına mahkum kalmayacak bir yapılaşmadan bahsediyorum. Telaffuzu çok kolay biliyorum ama yapması da imkansız değil. Sadece motivasyon gerekiyor. Kürt kültür kurumlarının bunu bir ihtiyaç olarak görmesi, başlangıç için yeterlidir. Daha sonra bunun yöntemleri ve görev bölüşümleri için bir kolektivizm yaratılabilir. Sistemi tanıyoruz, bize bunları lütfetmeyeceğini biliyoruz. Dolayısıyla bugünler geçer diye beklemenin bir faydası yok. Sistemin ve sermaye sınıfının gadrine bir tek Kürt müzisyenleri uğramıyor belki ama en çok onlar uğruyor. Kapitalizm ile şekillenen kurumların düzelmesini beklemek yerine harekete geçmek daha olası geliyor. Ola ki başarılamayabilir; zorlukları ile baş edilmeyebilir ama girişmek için motivasyon yeterlidir. Hem bu sorunların büyük bir kısmı neredeyse dünyanın bütün müzisyenleri için de geçerli. Ulusal sınırları aşan seviyede bazı kurumlaşmalar için girişimlerde bulunmanın yolları konusunda, bir çok halktan müzisyen ile ortak işler yürütülebilir. Kapitalizmin en sağ ve en ırkçı döneminin tam ortasında, gerçekleşmesi imkansız bir yüksek ütopyadan bahsetmiyorum. Ancak temellerini oluşturmanın da en iyi zamanı olduğunu düşünüyorum.
Ben kişisel olarak üretimlerimi bu perspektif ile yapmaya çalışıyorum. Herkes için aynı seviyede kolay değil biliyorum ama, şu ana kadar bütün üretimlerimi dayanışma yöntemleriyle yaptım. Dayanışmadan kastım, bu işlerle ilgisi olmayan kişi ve kurumlardan maddi destek değil, çevremdeki devrimci müzisyen ve arkadaşların üretim aşamalarındaki dayanışması. Neredeyse hiç para kullanmıyoruz üretirken. Herkes kendi bilgi ve yeteneğini bir diğerinin ihtiyaçları doğrultusunda gönüllü olarak kullanıyor. Keza 250’den fazla irili ufaklı konser yaptım ve hiç sponsor kabul etmedim. Çünkü finansal bağımlılık özgürlük düşmanıdır. Üretimlerinizi böyle yaptığınızda, tüketirken de bir devrimci otokontrolünüz oluyor. Kolektif emekle üretilen bir sanatı şu kadar paraya tahvil edeceğim, konser bileti şu kadar olacak, onlarca kategoride bilet satılacak, diyemiyorsunuz.
Kürt müziğinin gelecek vaadi
Son olarak, Rojava’da yaşananlar, Kürt mücadelesinin gücünü ve sürekliliğini bir kez daha görünür kıldı. Bu hakikati de akılda tutarak sormak istiyorum. Hem de bugün 21 Şubat Dünya Anadil Günü. Mücadelede ve müzikte nasıl bir gelecek görüyorsunuz?
Ulusal anlamda Kürtlerin başına gelecek şeyler, aynı zamanda Kürt müziğinin de başına gelecek şeylerdir. Son Rojava saldırılarından sonra neredeyse hiçbir müzisyen bir buçuk aydır konser yapamıyor, şarkı yayınlayamıyor. Mağduriyet anlamında bahsetmiyorum. Kolektif duygulanım açısından her Kürt gibi müzisyenleri de zora sokan bir durum. Öte yandan bazen kendi aramızda şakalaşıyoruz; allah muhafaza ülkenin başına iyi bir şey gelirse biz nasıl müzik yapacağız diye! Çünkü folklorik halay şarkılarını çıkardığınızda, hatta onların da bir kısmı dahil, bütün bir Kürt müziği neredeyse iyi gün görmemişlik üzerine yazılmış. Halk olarak tahayyülüne yabancı olduğumuz bir şey; özgür olursak ne üretiriz diye? Aslında başlarda da dediğim gibi, biz hiçbir hüzün barındırmayan, saçma sapan şarkılar yapmanın özlemini çekiyoruz! Ya da kolektif dertlerimiz azaldığında, yüzyıllardır mecburen ihmal ettiğimiz bir alan olan ‘birey’e odaklanıp, başta kendimiz olmak üzere onun da dertleriyle hemhal olmayı arzuluyoruz. Toplumsal anlamda varlık – yokluk kıskacı, özgürlük kısıtlayıcı bir alandır. Orası çözüldüğünde, dışarıda bizimle aynı duygulanıma sahip kendi halkımızdan ve başka halklardan milyonlarca insan ve canlı türü bizi bekliyor. Sorunuzdaki toplumsal mücadele ve sürekliliğinin sınırları aşması, aynı zamanda Kürt müziği açısından da muazzam bir gelecek vadediyor. Bundan bahsederken bile çok heyecanlanıyorum. Başta Zazakî olmak üzere yok olmaya yüz tutmuş bir çok dili konuşan insanlarla iç içe yaşıyoruz. Bu mücadele dinamizmi ve bu müzik kabiliyetlerini oralara taşırmak, varoluş sorunlarını aşmış insanlığın kocaman ailesi içinde, muazzam eserler yaratacak bir okyanus görüyorum. Bu konuda hiç romantik değilim. Bu gerçektir ve çok yakındır. Çünkü en kötü ihtimaller denendi. Soykırımlar yapıldı dünyada, ırklar, cinsiyetler, türler ganimet muamelesi gördü ve çözüm olmadı. Demek ki, ters istikamette özgürlük, demek ki, bir daha oraya dönülmeyecek ve daha yakında olan bir yeni güne uyanacağız. Öylesi bir durumda da Kürt müziği çok muazzam bir gelecek vadediyor ve çok yakındadır.
(SA/AB)







