Türkiye’deki medya ortamına baktığımızda, iki ana kutup etrafında şekillenen bir yapı görüyoruz. Bir yanda iktidar yanlısı söylemleri sürdüren ve bu söylemleri yeniden üreten medya organları, diğer yanda ise iktidara karşı eleştirel bir yayıncılık yapmaya çalışan mecralar var. Bununla birlikte, tüm siyasal ve ekonomik güç odaklarından bağımsız kalmaya çalışan medya kuruluşlarının var olma mücadelesi de devam ediyor. Bu tablo, medya sahipliği ve medya çoğulculuğu meselesini yeni yılla birlikte yeniden konuşmak için bize önemli bir zemin sunuyor.
2025 Eylül’ünde Show TV ve Habertürk’ün de aralarında bulunduğu şirketlere TMSF tarafından el konulması (2024 verilerine göre toplam 151 basın kuruluşuna el konulmuş durumda), Ekim 2025’te Tele 1’e kayyım atanması son yıllarda medya sektörüne giren yeni iş insanlarının, Ekol TV örneğinde olduğu gibi, kısa sürede ortaya çıkıp kapanan medya girişimleri, medya sahipliği alanındaki bu değişimleri tekrar düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Bu söyleşide, Media in New Turkey: The Origins of an Authoritarian Neoliberal State adlı çalışmasında Türkiye’de medya sahipliği yapısını, siyasal iktidar ve neoliberal dönüşümle ilişkisi içinde ele alan; CUNY College of Staten Island’da Medya Kültürü Profesörü ve CUNY Graduate Center Ortadoğu Çalışmaları Programı’nda öğretim üyesi olan sevgili Prof. Dr. Bilge Yeşil ile birlikte, 2021’den bugüne Türkiye’de medya sahipliği alanında yaşanan gelişmelere bakıyor; son dört yılda nelerin değiştiğini, nelerin aynı kaldığını ve bu tabloyu nasıl okumamız gerektiğini konuşuyoruz.
Bilge Yeşil’in Talking Back to the West: How Turkey Uses Counter-Hegemony to Reshape the Global Communication Order (2024) adlı son kitabı Türkiye’nin küresel iletişim stratejisini, özellikle AKP iktidarının Batı’ya karşı geliştirdiği söylem ve medya girişimlerini analiz eden kapsamlı bir çalışma olarak şekilleniyordu.
Geçtiğimiz dört yılda Türkiye’de medya sahipliği
Medya Sahipliği İzleme (MOM) Türkiye Projesiyle, Türkiye’de medya sahipliğine dair son kapsamlı güncellemeyi 2021 yılında yayımladık. Ardından seninle, Aralık 2021’de yaptığımız webinarda, Türkiye’de medya sahipliğinin politik–ekonomik ilişkilerle ne kadar iç içe geçtiğini ve bu yapının basın özgürlüğü açısından ne anlama geldiğini konuşmuştuk. Bugünden geriye baktığımızda, son dört yılda (2021–2025) Türkiye’de medya sahipliği yapısında neler değiştiğini özetleyerek başlayalım mı? Çok tanıdık, geçmişten gelen çok da sürpriz olmayan gelişmeler mi yoksa yeni kırılmalar mı diyelim?

MOM TÜRKİYE
Webinar: Türkiye’de Medya Sahipliği
Medya sahipliği yapısında büyük değişiklikler olmadı—tabii ki Habertürk, Show TV ve Tele1’in başına gelenler hariç. İktidarla bağları olan sermaye gruplarının medya alanındaki ağırlığı devam etti. Medya, eskiden olduğu gibi başlı başına bir yatırım alanı olmaktan ziyade, siyasal nüfuz ve iktidarla uyumun bir aracı olmaya devam ediyor. Elbette iktidar yanlısı olmayan ve hayatta kalmayı başarabilmiş birkaç kuruluş bu tablonun dışında. Doğrudan bir kırılma olmasa da bu dönemde derinleşen bazı dinamikler oldu: Oto-sansür ve içeriklerin tek tipleşmesi bunların başında geliyor.
Sahiplik yapısı değişmeden de sahipliğin ne kadar yıkıcı bir etki yaratabildiğini bu süreç açık biçimde gösteriyor. RTÜK ve BİK aracılığıyla kurulan baskı rejimi daha da derinleşti. Yayın durdurmalar, ilan kesintileri ve ağır para cezaları, iktidar yanlısı olmayan medya sahipleri için doğrudan bir hayatta kalma meselesine dönüştü.
Dijitalleşme ve platformlaşma alanında yaşanan gelişmelere gelince: gazete ve televizyon sahiplik yapısı büyük ölçüde aynı kalırken, dijital platformlar ve YouTube merkezli haber üretimi yeni aktörler yarattı; ancak bu alanda da giderek artan cezai yaptırımlarla karşılaşmaya başladık. Kısacası, 2021–2025 döneminde medya sahipliğinde çok köklü bir değişim yaşanmadı; ancak mevcut yapı daha da siyasallaşmış ve daha kapalı bir hal aldı.
2025 yılı Eylül ayında aralarında Habertürk ve Show TV’nin de bulunduğu yaklaşık 120 şirkete el konulması ve Ekim’de Tele 1’e kayyım atanması ve bu varlıkların TMSF’ye devredilmesi, medya–sermaye–devlet ilişkileri açısından çok çarpıcı bir gelişme olarak kayda geçti. Bu toplu el koymalar ve kayyum/TMSF mekanizmaları yine gündemde. Bu süreci, medyanın iktisadi olarak disipline edilmesi, siyasal kontrolün yeniden kurulması ya da sermaye içi yeniden dağıtımı bağlamında nasıl okumak gerekir?
Aslında medya organlarına el konulması ve TMSF mülkiyetine geçmesi çok da şaşırtıcı bir gelişme değil. Hatırlanacağı üzere, 2001 ekonomik krizinin ardından iflas eden holdingler ve bunlara ait gazete, televizyon ve radyo kuruluşları, borçlarına karşılık satılmak üzere TMSF’ye devredilmişti. Aynı şekilde, 15 Temmuz sonrasında da pek çok gazete, radyo ve TV kuruluşuna el konulmuş; bu kuruluşların mal varlıkları satışa çıkarılmıştı. Bu dönemlerde TMSF, ülkedeki en büyük medya sahiplerinden biri hâline gelmişti.
2000’lere geri dönecek olursak, TMSF’nin elinde bulunan varlıklar yabancı yatırımcılara satılmış ve bu süreç, 2011’de yeni Yayıncılık Yasası’nın çıkarılmasına kadar uzanan bir dönemi beraberinde getirmişti. O zaman Türkiye’ye giren yabancı yatırımcılar; CanWest, NewsCorp, Axel Springer ve Providence Equity Partners gibi ABD ve Avrupa merkezli şirketlerdi. Yeni bir yabancı yatırımcı dalgası yaşanması hâlinde ise bu kez Körfez merkezli şirketlerin öne çıkması muhtemeldir. TMSF elindeki varlıkları yeni aktörlere devrederken, bu aktörlerin Erdoğan ailesi tarafından daha kolay kontrol edilebilecek gruplar olacağı kesin. Bu noktada artık “havuz medyası” olarak adlandırılan yapılardan bile daha dar bir gruptan söz ediyoruz.
Son olarak, 2001 krizi ile 2011 Yayıncılık Yasası arasında uzanan sürece bakıldığında, yeni yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi de şaşırtıcı olmaz. Bu tür düzenlemeler genellikle sahiplik, çoğulculuk ve çeşitlilik gibi söylemsel gerekçelerle ileri sürülse de, pratikte yalnızca mülkiyeti değil, medya içeriğini denetlemeyi amaçlayan hükümler de içeriyor.
Uzun zamandır “kültürel hegemonya” kurmaya çalışan ancak bunu başaramayan rejim, geniş kapsamlı bir yasal düzenlemeyi de gündeme getirebilir. Nitekim bugüne kadar Ayşe Barım’ın tutuklanması, dizilere verilen RTÜK cezaları, TRT ve Tabii’ye dizi yapan ve çoğunluğu Bilal Erdoğan’ın arkadaşlarından oluşan yapımcıların desteklenmesi gibi pek çok yöntem denendi. Bu nedenle, tüm bu içerik düzenlemelerini tek elden ya da tek bir şemsiye altında toplayacak yeni bir yayıncılık yasası olası.
Faruk Bildirici’nin 2024 Mayıs’ında kaleme aldığı yazıda da vurguladığı gibi, son yıllarda Türkiye’de medya sektörüne giren bazı yeni aktörlerin ani, yüksek bütçeli ve şeffaf olmayan yatırımlarla ortaya çıktığını görüyoruz. Azeri iş insanı Masimov tarafından kurulan Ekol TV’nin kısa süre sonra kapanması, bu duruma güncel bir örnek olarak tartışıldı. Bugün Türkiye’de medya sahipliğini konuşurken, artık sadece “kimin sahibi olduğu” değil, “neden, hangi saikle ve ne kadar süreyle medya yatırımı yaptığı” sorusunu da mı merkeze almamız gerekiyor?
Yukarıda da belirttiğim gibi, medya sahipliği Erdoğan açısından hem siyasal hem de ideolojik bakımdan önem taşıyor. Siyasal açıdan önemli; çünkü televizyon, gündemin nasıl belirleneceği, hangi konuların konuşulup hangilerinin konuşulmayacağı üzerinde hâlâ etkili bir araç. Özellikle yaklaşan bir sonraki genel seçimler bağlamında, Bilal Erdoğan etrafında bir rıza üretiminin hedeflendiği düşünülürse, bu önem daha da artıyor. Her ne kadar televizyon—özellikle haber programları—eskisi kadar izlenmiyor olsa da, tartışma programlarından alınan kesitlerin aynı gün ya da ertesi gün sosyal medyada hızla dolaşıma girdiğini ve böylece dolaylı biçimde gündemi etkilediğini, en azından “gündeme düştüğünü” biliyoruz. O nedenle televizyon bence hala dolaylı bir etkiye sahip.
Medya sahipliğinin Erdoğan açısından bir diğer önemi de ideolojik. Bu bağlamda “yerli ve milli” içerik üretimi, dindar bir neslin yetiştirilmesi ve benzeri hedefler öne çıkıyor. Burada popüler kültür içeriklerinin bütünüyle tek tip bir reçeteye göre üretileceğini söylemiyorum—her ne kadar TRT ve Tabii’de öyle olsa da. Ancak uzun süredir devam eden bir “hizaya getirme” süreci var. Dizi senaryolarının son anda—Kızılcık Şerbeti örneğinde olduğu gibi—Türk aile yapısı ile milli ve manevi değerler ekseninde nasıl değistirildiğini gördük.
Artık senaristler ve yapımcılar hangi konulara girilmeyeceğini ya da bu konuların nasıl ele alınması gerektiğini öğrenmiş durumda. Hatta eskiden daha özgür bir alan olarak görülen “dijitale iş yapmak” dahi bu açıdan giderek zorlaştı. HBO Max’in Jasmine dizisini platformdan kaldırması buna somut bir örnek. Özetle, daha sağ-milliyetçi, daha muhafazakâr içeriklerin ağırlık kazandığı bir dönemdeyiz. Burada söz konusu olan şey, belirgin bir ideolojik daralmadır. Bakarsın, önümüzdeki yıl TV’lerde özel yılbaşı programı da olmaz.
“Neden, hangi saikle ve ne kadar süreyle medya yatırımı yapıldığı” sorularına dönecek olursak: Medya sektörüne artık habercilik, eğlence ya da kamusal fayda gibi gerekçelerle girilmediğini biliyoruz. Medya uzun süredir kâr getiren bir sektör de değil. Bundan sonra bu alana girenler, yukarıda söz ettiğim siyasal ve ideolojik hedeflere ulaşmak için yatırım yapacaklardır—ama tabii önce Erdoğan’ın görevlendirmesiyle.
Şeffaf veriye ulaşma sorunu
Medya sahipliği gibi kamusal açıdan kritik bir alanda şeffaf veriye erişimin giderek zorlaşması, özellikle 2018 sonrasında Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun uygulanışıyla birlikte, bilgiye erişimin siyasallaştığını gösteriyor. Ticaret Sicil Gazetesi ve İTO gibi temel kaynaklara erişimdeki bu kısıtlar, sence medya sahipliğinin izlenmesini ve kamuoyunun bilgilendirilmesini nasıl etkiliyor? Bu tabloyu demokratik medya tartışmaları açısından nasıl değerlendirmek gerekir? Bu belirsizlik hali, demokratik bir medya düzeni açısından ne tür yapısal sorunlar yaratıyor?
Seninle birlikte “Küresel Medya ve İnternet Yoğunlaşması Projesi” kapsamında hazırladığımız Türkiye ülke raporunda, telekomünikasyon ve internet şirketlerine ilişkin gelir verilerine ulaşmıştık; ancak televizyon, radyo, gazete, dergi ve kitap gibi sektörlerde faaliyet gösteren birçok şirketin verileri mevcut değildi. Bunun temel nedeni, Türkiye’deki büyük gazete ve televizyonların çoğunun zararına faaliyet göstermesi ve gelirlerini tiraj ve reklamlardan ziyade devlet reklamları ile bağlı bulundukları holdinglerin sağladığı sübvansiyonlara dayandırması.
Türkiye’de ne yazık ki medya alanında faaliyet gösteren şirketler, kamuya açık ve şeffaf veri paylaşımında bulunmuyor. Benzer şekilde, küresel teknoloji şirketleri de (Google, Microsoft vb.) internet sektöründe Türkiye’den elde ettikleri gelirleri açıklamıyor. Bu durum, medya ve internet alanlarında piyasa yoğunlaşmasını sağlıklı biçimde analiz etmeyi zorlaştırıyor. Daha şeffaf ve erişilebilir veri paylaşımı, hem akademik araştırmalar hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi açısından büyük önem taşımakta.
Şeffaf veri sorunu yalnızca Türkiye’ye özgü değil; Asya, Afrika, Güney Amerika’da başka ülkelerde de görülüyor. Ancak Türkiye’de durum son derece ağır. Senin de söylediğin gibi, aşırı düzeyde ticari gizlilik önemli bir etken ve kamuoyunun bilgilenmesini engelliyor. Bu durum, demokratik bir medya düzeni açısından son derece olumsuz. Neredeyse hiçbir veriye güvenemiyoruz. Tirajlara güvenebilir miyiz? Reyting oranları gerçekten doğru mu? Çünkü her şey siyasallaşmış. Bu koşullar altında medya alanına ilişkin analiz yapmak ve kamusal denetim mekanizmalarını işletmek imkânsız. Şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanmadığı sürece de medya sisteminin demokratik işleyişine dair sorunlar derinleşerek devam edecek.
RTÜK cezaları
BİA Medya Gözlem 2024 verileri, RTÜK’ün özellikle iktidarı eleştiren yayın organlarına yönelik ağır para cezaları ve yayın durdurma kararları vermeye devam ettiğini gösteriyor. Bu tür yaptırımlar, sence Türkiye’de medya sahiplerinin konumlanışını, yatırım tercihlerini ve yayın çizgilerine dair ne söylüyor?
Yukarıda da söz ettiğim gibi, RTÜK’ün haber programları, eğlence içerikleri ve diziler üzerinden verdiği cezalar oto-sansürü beraberinde getirdi. Ağır para cezaları ve yayın durdurma kararları, iktidar yanlısı olmayan birkaç kuruluş için hayatta kalmayı tehdit eden yaptırımlar anlamına geliyor. Bu kuruluşların reklam gelirleri zaten çok sınırlı; Basın İlan Kurumu’ndan da bir gelir yok. Dolayısıyla mali yaptırımlar ve yayın durdurmalar, bu medya kuruluşları için yıkıcı bir etki yaratıyor.
RTÜK’ün bu şekilde bir “sopa” olarak kullanılması elbette yeni bir durum değil; ancak son yıllarda dozun giderek arttığını görüyoruz. Bu durum, medya sahiplerinin konumlanışını doğrudan etkiliyor: İktidarla uyumlu bir yayın çizgisi benimsemek, yalnızca editoryal bir tercih değil, aynı zamanda ekonomik olarak hayatta kalma/ma anlamına geliyor.
Dahası, RTÜK artık yalnızca televizyon kanalları için değil, dijital platformlar için de bir denetim ve baskı aracına dönüşmüş durumda. Dijital platformlar da artık içerik kaldırma ya da dizi iptali gibi yaptırımlardan nasibini alıyor. Yabancı platformlar açısından bu yaptırımlar şimdilik varoluşsal bir tehdit oluşturmayabilir. Ancak Mart 2025’te Rekabet Kurulu Netflix, Disney+, Exxen, BluTV, Amazon ve Gain hakkında soruşturma açtığını duyurdu. Rekabet Kurulu bildiğim kadarıyla henüz bir karar açıklamadı. Ancak devlet denetimi RTÜK dışında başka kurumlar aracılığıyla da genişleyebilir.
Geleceğin medyası
IPS İletişim Vakfı / bianet’in paydaşı olduğu ve AB tarafından desteklenen “Our Media” (Bizim Medyamız) isimli proje kapsamında bir araştırma yaptık. Bulguları bu ay yayımlanacak. Bu araştırmanın bulguları arasında medyada tekelleşmiş sahiplik yapısının gazetecilik mesleğini tehdit ettiği ve okurların medyaya güveninin de sarsılmış olduğu yer alıyor. Sence çoğulcu medya ortamını sağlamak için en önemli faktörler neler? Kimlere ne görevler düşüyor?
Geçen hafta bir tartışma yaşandı; ancak gündem hızla değişince galiba o da unutuldu. Ahmet Hakan’ın ve Hande Fırat’ın yazılarıyla başlayan bir gazetecilik tartışmasıydı bu. Ahmet Hakan ve Hande Fırat, hem şahsen kendilerinin hem de çalıştıkları kurumların katkılarıyla geldiğimiz noktayı eleştirdiler. Buradaki ironiyi bir kenara bırakacak olursak, evet; medyaya, özellikle haber medyasına (televizyon haberleri, gazeteler, dijital gazeteler, internet haber siteleri vb.) duyulan güven son derece düşük. Ancak bu sorun, “AKP’yi gazeteciler savunmasın, gazeteciler sadece gazetecilik yapsın” diyerek çözülebilecek bir sorun değil. (AKP’yi neden savunmak gerektiği meselesini de bir kenara bırakalım.)
“Güven duyma”, bir yandan da haber kaynağı olarak gazete ve televizyonlara bir geri dönüşü ima ediyor. Sanki demokratik ve şeffaf sahiplik yapisi inşa edilirse ve yalnızca işi gazetecilik olan kişiler haber üretirse, okurlar ve izleyiciler de yeniden haberi bu mecralardan alır gibi bir umut var.
Ama şunu da akılda tutmamız gerek: okurlar ve izleyiciler artık eski okur ve izleyiciler değil. Yıllardır dijital haber sitelerinden, internet gazetelerinden ve sosyal medyadan haber almaya alışmış bir kitle söz konusu. Hatta “haber” dediğimiz şey bile artık bildiğimiz “haber” değil. Bugün “haber almak”, Erdoğan’ın konuşulmasını istemediği konular hakkında bilgiye ya da yoruma ulaşmak anlamına geliyor biraz da. Bu da çoğunlukla YouTube ya da sosyal medya üzerinden haber paylaşan veya yorum yapan eski gazetecileri takip etmek demek. Ya da hâlâ iktidar yanlısı olmayan gazetelerde araştırmacı gazetecilik yapan bir avuç gazeteciyi okumak, izlemek.
Peki kimlere ne görevler düşüyor? Sosyal medyada program yapan eski gazeteciler, yorumdan ziyade habere odaklansın. Yorumcudan çok muhabirleri dinleyelim. İktidar yanlısı olmayan gazete ya da TV sahipleri, araştırmacı gazetecilerini ve muhabirlerini desteklesin– her anlamda. Okurlar ve izleyiciler, yorum, sohbet ve tartışma bazlı yayınları (gazete, TV ya da sosyal medyada) tercih etmesin. Sosyal medyada video yayınlayan, çok takipçili hesaplara haber kaynaği olarak bakmasın ve güvenmesin. Muhalefet partileri, bir iktidar değişikliği durumunda medya sahiplik düzenlemelerini nasıl ele alacaklarını şimdiden düşünmeye başlasın.
(HA)







