Abdullah Öcalan, yazdığı savunmaların ve yaptığı çözümlemelerin birçok kritik yerinde Baruch Spinoza’ya değinir. Bir Halkı Savunmak, Uygarlık Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı, Kapitalist Uygarlık - Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı, Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü (5.Cilt) ve Demokratik Uygarlık Serüveni eserlerinde bu isme demir atar.
Spinoza ve Öcalan’ın felsefeleri, farklı yüzyıllarda yaşamış olmalarına rağmen, aşkın iktidarlara, hiyerarşiye ve dogmalara karşı “içkinlik”, “çokluk” ve “radikal özgürlük” zemininde muazzam bir kesişim kümesi yaratıyor. Her iki düşünür de kendi çağlarının egemen modernite anlayışına karşı alternatif bir modernite inşa etme çabasında oldukları görülüyor.
Kendi dönemleri ve eylemleri itibarıyla iddia ettikleri felsefeleri ilginç bir şekilde kesişiyor, hatta felsefeleri birbirini besliyor. Bu durum, bugünden bakınca birbirinden öğrenmeyi de içeriyor. Bunu, bugün hâlâ güncel olmaları üzerinden de anlayabiliyoruz.
Önce felsefelerinin ana sütunları üzerinden yakınlığa bakalım.
İlki, özne-nesne ayrımının reddidir.
Spinoza’nın felsefi devrimi, Descartes’ın zihin-beden düalizmini yıkmasıdır. Descartes, insanın “zihni” ile “bedeninin” birbirinden tamamen kopuk, ayrı iki şey olduğunu savunuyordu. Spinoza ise bu fikri yıkarak felsefede büyük bir yenilik yaptı. Spinoza’ya göre Tanrı ve Doğa aynı şeydir ve her şey tek bir bütünden ibarettir; zihin ile beden de bu büyük bütünün sadece farklı yansımalarıdır. Bu ontolojik bütünlük, insana doğa üzerinde bir tahakküm kurma hakkı vermez; insan doğada “krallık içinde bir krallık” değildir.
Öcalan’ın düşünceleri de tam bu noktada Spinoza ile örtüşür. Öcalan; tarihte Platon, Descartes ve Bacon gibi düşünürlerin dünyayı “düşünen/yöneten taraf (özne)” ve “cansız/yönetilen taraf (nesne)” olarak ikiye böldüğünü belirtir. Ona göre, “ruh-beden” veya “özne-nesne” şeklindeki bu ayrım masum bir felsefi düşünce değildir. Kapitalizm ve erkek egemen sistem; doğayı, kadını ve toplumu sömürmek, kendi kölelik düzenlerini haklı göstermek için bu “yöneten-yönetilen” ayrımını, yani özne-nesne ayrımını, bir yalan olarak kullanmaktadır. Ezenlerin ezilenleri sömürmesi bu sayede meşrulaştırılmış, yani kılıfına uydurulmuştur.
Öcalan da tıpkı Spinoza gibi, dünyayı “üstün olanlar ve aşağıda olanlar” şeklinde ayıran bu hiyerarşik düşünceyi reddeder. Bunun yerine evreni; tıpkı enerji ile maddenin veya zihin ile bedenin ayrılamaz olması gibi, her şeyin iç içe geçtiği, koparılamaz, canlı ve tek bir bütün olarak kabul eder
İkincil olarak, özgürlük meselesidir.
Spinoza’da özgürlük, dışsal nedenlerin kölesi olmaktan çıkıp, kendi doğamızın zorunluluğunu rasyonel kavrayış yoluyla (uygun fikirler) anlamak ve buna göre eylemde bulunmaktır. Tutkuların esaretinden kurtuluş, onların nedenlerini kavramakla mümkündür. Öcalan, Spinoza’nın bu felsefi temelini doğrudan alıntılayarak siyasetine ve yaşam felsefesine uyarlar: “Spinoza ‘Anlam özgürlüktür’ demişti. Onun dışında özgürlük olmadığına ben de inanıyorum”…
Öcalan için de özgürlük, anlamsızlık perdesini yırtmak, varoluşun ve toplumun hakikatini kavramaktır. Bilmek ve anlamak, Öcalan’da pratik bir devrimci inşanın, kendi hakikatini yaratarak özgürleşmenin yegâne yoludur.
Üçüncüsü iktidar meselesine bakıştır.
Spinoza, insanlara yukarıdan baskı kuran ve emreden “devlet gücünün” karşısına, sıradan insanların ve kalabalıkların içindeki o doğal “yaratıcı gücü” koyar. Ona göre gerçek demokrasi, tepedeki yöneticilere değil, halkın bu kendi içindeki gücüne dayanmalıdır. Günümüzde ulus-devletler, kitleleri korku ve umut manipülasyonlarıyla (Spinoza’nın tespit ettiği en temel iki tahakküm tutkusu) yönetirken, faşizm ve mikro-milliyetçilikler yükselmektedir. Öcalan'ın düşüncesindeki “Devlet ve Demokrasi” ayrımı da günümüzde tam olarak aynı anlama geliyor. Devleti bir baskı aracı, demokrasiyi ise halkın gücü olarak görüyor. Öcalan, mevcut devleti yıkıp yerine “yeni bir devlet” kurmak istemiyor. Çünkü ona göre yeni kurulan devlet de er ya da geç eskisi gibi baskıcı bir güce (iktidara) dönüşecektir. Bunun yerine, devletin hayatımızdaki etkisini ve gerekliliğini yavaş yavaş azaltmayı hedefler. Bunu da devlet+demokrasi formülü ile belirtiyor. Amacı, halkın kendi ahlaki değerleriyle kendi kendini yönettiği, devlete ihtiyaç duymayan “Demokratik Ulus” adını verdiği yeni bir toplum düzeni kurmaktır. Özetle her iki düşünüre göre de asıl ve meşru güç, tepeden inme emirler veren devlette değildir. Gerçek güç, sıradan insanların tabandan tavana doğru (aşağıdan yukarıya) bir araya gelerek kendi işlerini halledebilme, kendi kendilerini örgütleme ve yönetme becerisindedir.
“Panzehir” ve “alternatif modernite”
Bu üç temel gerçeklikten yola çıktığımızda şöyle bir tablo görürüz:
1. Bu iki düşünce sistemi, “Aşkınlık eleştirisi ve içkinlik inşası” zemininde birbirini besler. Nasıl? Spinoza, Öcalan’ın kapitalist modernite, dinci dogmatizm ve milliyetçilik eleştirilerine ihtiyaç duyduğu felsefi ve ontolojik mühimmatı sağlıyor diyebiliriz. Öcalan’ın ise, Spinoza’nın 17. yüzyılda teorik olarak formüle ettiği “çokluğun gücü" ve “içkin radikal demokrasi” kavramlarını, Ortadoğu’nun tarihsel gerçekliğiyle, Sümer’den günümüze uzanan uygarlık tahliliyle harmanlayarak pratik bir sosyal devrim ve yaşam modeline dönüştürdüğünü görüyoruz.
2. Öcalan, insanın doğanın dışında imtiyazlı bir varlık olmadığı gerçeğini Spinoza’dan devralır. Doğaya tahakküm etmeye çalışmak yerine, doğanın yasalarını (kendi deyimiyle “Birinci ve İkinci Doğa"nın diyalektiğini) kavrayarak “Üçüncü Doğa”ya yani ‘özgür topluma’ ulaşmanın gerekliliğini belirtir. Bu, Öcalan’ın Spinoza’dan miras aldığı çok hayati bir katmandır. Aynı şekilde Öcalan’ın en meşhur deyimlerinden olan “Hakikat aşktır, aşk özgür yaşamdır” şiarı, özü itibariyle müthiş bir Spinozacı söylemdir. Bunu iddia etmiyorum, sadece bir tespit olarak belirtiyorum. Çünkü Öcalan kuru bir kaba materyalizme veya kör bir dogmatizme düşmemek için Spinoza’nın “Entelektüel Tanrı/Doğa Sevgisi” nosyonuna benzer bir biçimde, evreni ve toplumu derin bir sevgi ve anlam gücüyle kavramayı öneren biridir.
3. Çok temel farkları ve ayrışım noktaları da var. Bunlardan ilki cinsiyetçilik eleştirisidir. Spinoza’nın ontolojisinde insan doğası ve duyguları evrensel bir bağlamda incelenir ancak güç ve tahakküm ilişkilerinin en köklü olanı, yani “erkek egemenliği” ve “ataerkil sistem” spesifik bir eleştiriye tabi tutulmaz. Spinoza, aktarıldığı kadarıyla da kadın karşıtıdır. Öcalan ise, tahakkümün kaynağına erkeğin kadın üzerindeki iktidarını yerleştirir ve “Jineoloji” ile Spinoza'nın ontolojisine eksik olan dişil özneyi ve toplumsal cinsiyet eleştirisini katar. Öcalan’ın “kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez” tespiti, Spinoza’yı mezarından ters çevirecek niteliktedir.
4. Bir diğer bariz fark şudur. Spinoza hakikate ulaşmada aklı ve analitik yetileri merkeze alırken, Öcalan sadece analitik zekanın yüceltilmesinin kapitalist sömürüye ve pozitivist soğukluğa yol açtığını savunur. Öcalan, analitik aklın mutlaka “duygusal zekâ” ile dengelenmesi gerektiğini belirtiyor.
Bugün hem Spinoza’nın hem de Öcalan’ın düşünceleri son derecede günceldir ve güncel olmaya devam edecekler, çünkü her ikisi de küresel krizler içindeki kapitalist moderniteye karşı birer “panzehir” ve “alternatif modernite” sunarlar.
Sonuç olarak Spinoza, moderniteyi kendi içinden eleştiren 17. yüzyılın “yaban kuraldışılığı” iken; Öcalan, istisnai bozan 21. yüzyılın Ortadoğu kaosunda kurucu bir kişilik olarak tarihteki yerini alıyor. (SB/TY)






