Feminist bir tahayyül olarak utancın taraf değiştirmesi
Gisèle Pelicot’nun davasını ilk kez 2024 yılının sonlarında duydum. Derste bir öğretmenimin “etik” konusundan bahsederken davadan örnek vermesiyle Gisèle’i ve davasını hemen internette aratmıştım. Haberleri ve hakkında çıkan yazıları okurken karşıma çıkan bir cümle, erkek egemen dünyaya bakış açıma yeni bir boyut kazandırmıştı: “Utanç taraf değiştirmeli.”
Bugüne kadar yakın çevremde ve medyada gördüğüm, kadın olarak dünyaya geldiğimiz andan itibaren deneyimlediğimiz erkek tahakkümüne, erkek egemenliğine ve erkek şiddetine karşı, ister istemez kendimizi suçladığımız, “Neyi farklı yapabilirdim?” diye düşündüğümüz zamanlar oluyor. Bilinçaltımıza ve dünyaya hükmeden patriyarka kadınların kendi benliklerine bakış açılarını da işgal etmiş durumda!
Fakat “utanç taraf değiştirmeli” cümlesi, erkek şiddeti hakkında çok basit bir şey söylüyordu: “Biz kadınlar neden utanalım?”
Gisèle’in hikâyesinde okuduğum bu cümle, bugün bile kendimle kurmaya çalıştığım feminist ilişkinin temel taşlarından biri oldu. Bu yüzden, fikrimce, Yaşama Övgü’yü yalnızca Gisèle Pelicot’un yaşadıklarını anlattığı bir kitap olarak değil, kendini “aktif bir özne”olarak yeniden inşaa eden, maruz bırakıldığı tecavüzlerden ve şiddetten ibaret olmadığını gösteren bir kadının mücadelesi olarak okudum.
Dolayısıyla, Gisèle’in tecavüz davasını “anonim bir mağdur” özneden “kimliği açık bir tecavüz kurtulanı” öznesine dönüştürmesi aynı zamanda bir kadının kendisine bakışını da değiştiriyordu. Erkeğin psikolojik, ekonomik, fiziksel ve cinsel şiddetine karşı utancı, kötülüğü ve suçu amasız ve fakatsız biçimde faile atfetmek, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi de onarabilecek bir başlangıç noktasıydı.
Gisèle’in hikayesi
Gisèle yıllar boyunca eski eşi Dominique tarafından uyutularak yabancı erkekler tarafından tecavüze uğradı. Dominique’in verdiği ilaçlar ve uyuşturucular nedeniyle hafıza sorunları yaşarken yalnızca “hasta” olduğunu düşünmüştü. Bir gün Dominique’in bir alışveriş merkezinde kadınların etek altı görüntülerini çekerken yakalanması ve polis tarafından telefonunun ve bilgisayarının incelenmesiyle, Gisèle’in yaklaşık dokuz yıl boyunca yabancı erkekler tarafından tecavüze uğratıldığı ortaya çıktı.
Gerçekleri öğrendiğinde Gisèle, aynı zamanda yıllardır kendi hayatı hakkında bildiği şeylerin gerçek olmadığını fark etti. Kendisini hasta zannettiği yıllar, bedenindeki değişiklikler, hafıza kayıpları, hayatındaki boşluklar ve Dominique’e duyduğu güven bir anda karmakarışık bir hal almıştı. Gerçeği öğrendikten sonra, yalnızca geçmişi açığa çıkarmakla değil, kendi geçmişini yeniden yazmaya başlamıştı.
Gisèle, Yaşama Övgü kitabında çocukluğundan, ilk gençlik yıllarından, evliliğinden, çocuklarından ve hissettiği pek çok duygudan ayrıntılarıyla bahsediyor. Kitap boyunca Gisèle; eski eşi ve tecavüz faili Dominique’a bir zamanlar duymuş olduğu sevgiden, çocuk Gisèle’in ona bir zamanlar nasıl aşık olduğundan da bahsediyor. Bu hisleri okumak ilk bakışta “farklı” gelse de aslında kitabın Gisèle’in hikâyesini yalnızca başına gelen korkunç olay üzerinden okumamıza izin vermediğini fark ediyorsunuz. O, tecavüze uğramış bir kadın olmadan önce ve bununla birlikte çocukluğu, gençliği, anneliği, evliliği, arkadaşlıkları, hayalleri ve gündelik hayatı olan bir insan.
“Kuşağımdan pek çok kız gibi ben de aşkın ve ailenin beni kurtaracağı fikrine sığınmıştım. Öyle bir anda akla geliveren fikirler değildir bunlar. İçinizdedir; öyle kadim inançlardır ki yaşamlara şekil verir, zihnimize sızarlar.”
Gisèle’in bu sözleri, yaşadıklarını yalnızca Dominique’in kötülüğü üzerinden düşünmemeyi, patriyarkanın sistematik ve hayatın her alanını ele geçiren gücü üzerinden de okumayı mümkün kılıyor. Çünkü kadınlara aşkın, evliliğin ve ailenin hayatın güvenli limanı olduğu fikri çocukluktan itibaren öğretiliyor. İyi bir evlilik, iyi bir eş, mutlu bir aile… Bunların çoğu zaman kadınlara iyi bir hayatın doğal hedefleri olduğu öğretiliyor. Gisèle’in hikâyesi ve aslında birçok kadının hikayesi olan çocukluğumuzdan itibaren bilinçaltımıza kazınan “kutsal aile” kurumunun patriyarka ile iç içe geçmiş yapısını da gösteriyor.
“Ben bundan ibaret değilim”
Tecavüz davası medyada yer almaya ve kamuoyuna sunulmaya başladıkça Gisèle hakkında “edilgen”, “mağdur”, “kurban” olarak bahsediliyordu. Gisèle ise kitabı boyunca edilgen sıfatlardan daha fazlası olduğunu söylüyor. Davası hakkında gazeteciler avukatına ulaştığında ilk başta takma bir isimle, “Marie” olarak kendisinden bahsedilmesini istedi. Fakat haberler arttıkça medya diline olan rahatsızlığı da artmaya başladı.
“Paragraflar ilerledikçe ben artık sadece ‘zavallı kadın’a ya da ‘zavallı Marie’ye dönüşüyor, hiç olmak istemediğim kurban kimliğine bürünüyordum; hukuken öyleydim ama hayat karşısında değil.”
Çünkü Gisèle, yaşadıklarının görünür olmasını istiyor ama kendisinin yalnızca yaşadığı şiddet üzerinden tanımlanmasını istemiyordu.
“‘200 kez tecavüze uğramış kadın, 200 kez!’ diye bahsettikleri bendim ama ben bundan ibaret değildim.”
Medyada bir kadının hikâyesini anlatırken onun başına gelenleri merkeze almak çok yaygın bir durum. Fakat bazen kadının kendisi, içinde bulunduğu hukuki süreçten ibaretmiş gibi anlatılır. Kadın “tecavüze uğrayan”, “öldürülen”, “şiddet gören” kişiye dönüşür. Adı, hayatı, kişiliği ve geçmişi ikinci plana düşer ve görünmez olur.
Kötülüğün sıradanlığı
Kitapta belki de en önemli kısımlardan biri faillerin “canavar” olmamasıydı. Faillerin hepsi sokakta, caddede, kamusal alanlarda herkes gibi yürüyen, konuşan ve toplumda belli bir role sahip olan insanlardı.
“Her yaştan, her meslekten erkeklerdi bunlar, her gün sokakta karşılaşılacak türden adamlar ve şimdi gözaltına alınıyorlardı.”
Her gün sokakta karşılaşılabilecek türden erkekler
Özellikle medyada da şiddet uygulayan erkeğin toplumun geri kalanından tamamen farklı, kötü ve sıra dışı bir “canavar” olarak gösterildiğine şahit oluyoruz. Oysa Gisèle’in karşısındaki erkekler toplumun dışında değildi. Onlar eşlerdi, babalardı, çalışanlardı, komşulardı. Gündelik hayatın içinde var olan erkeklerdi. Tam da bu noktada kitap, Hannah Arendt’in ünlü kitabı “Kötülüğün Sıradanlığı”nı akıllara getiriyor. Arendt, kitabında da kötülüğün her zaman olağanüstü, şeytani ya da canavar gibi görünen insanlar tarafından gerçekleştirilmediğini, sıradan gözüken insanların da kötülüklere öncülük edebileceğini yazıyor. Gisèle’in hikayesinde de “sıradanlık” şiddetin toplumun tam da içinden üretildiğini gösteriyor. Yani, kötülük ve erkek şiddeti sıradandı ve günlük hayattandı.
Yaşamaya ve hayatta kalmaya övgü
Kitabın ismi olan “Yaşama Övgü” çok güçlü bir durumdan bahsediyor: Erkek şiddetine karşı doya doya yaşamaya devam etmek! Bu, hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek demek değil, aksine yaşadığın şiddete karşı utanmadan, gururla ayakta durabilmek demek.
Gisèle’in de, tecavüz kurtulanı diğer kadınlar gibi, kendi bedeni üzerinde söz hakkı elinden alınıyor. Gerçeği öğrendiğinde ise kendisini özne olarak yerleştirdiği bir yaşam anlatısı kuruyor. Gisèle’in hikayesi; yeniden sevebilmeye, yaşama devam edebilmeye, hayatını erkek şiddeti ile tanımlamamaya ve kendi bedenini, kimliğini baz aldığı alternatif bir anlatı oluşturuyor. Onun hikayesi, dünyanın dört bir yanından kadına güç verdi. Enternasyonal kadın dayanışması ve deneyimi etrafında dünyanın her yerinden bir çok kadını birleştirdi.
Erkek-egemen dünyada bir kadın olarak var olmanın direnişini sevgi ile kucaklıyorum.
(EÖ/FY)