Günümüzde yaşam iki temel karşıtlıkla şekilleniyor: Bir tarafta, olan biteni paranteze almayı tercih etmiş ve dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanan “mutlu” bir cemaat var. Diğer tarafta ise politikacıların, iklim krizinin ve ekonomik buhranların gadrine uğrayanlar bulunuyor. İlk gruptakiler, yüzündeki mutluluk maskesi düşmesin diye karşısında oturduğu aynadan başka yöne bakmazken ikinci gruptakiler hayatın tüm ağırlığını sırtlanıyor.
Agustina Bazterrica, romanlarıyla ilk gruptakilere hem görmekten kaçtığı hakikatleri hem de ikinci gruptakilerin hâlipürmelalini anlatarak huzursuzluk çıkarıyor âdeta. Bazterrica’nın yaptığı şey, “mutlu insanlar” cemaatini ve onlara soluk aldıran sistemi ifşa etmek. Dahası, ahlaki sorgulamalar yardımıyla gizlenen tiksintiyi, fark ettirilmeden sürdürülen denetimi, hayatın merkezine yerleştirilen tüketimin manasızlığını, örselenen vicdanı, üstümüze çöken narsisizm ve şeyleştirme kâbusunu görünür kılıyor. Başka bir deyişle madalyonun öbür yüzünü ya da aynanın ardını gösteriyor.
Bazterrica’nın romanları bu bağlamda hem distopik hem de hayli politik: Var olan ve var oluşumuzun özü hâline getirdiğimiz şiddetle bizi yüzleştirirken zamanımızın derin antropolojik, ekolojik ve ahlaki krizlerini hatırlattığı hikâyeler kurgulayarak neoliberal faşizme atıf yapıyor.
Bazterrica, Seda Ersavcı tarafından Türkçeye çevrilen Değersizler’de yine distopik bir kurguya imza atıyor; çatışmalarla ve afetlerle hayatın durma noktasına geldiği dünyada, çıkışı bir manastırda arayan kadının hikâyesiyle buluşturuyor bizi. Hikâyede umut hayalinin baskıcı ve otoriter bir hakikatle çevrelenmesi ise yazarın, hem olanı hatırlatması hem de gerçekleşme ihtimali bulunana dikkat çekmesi bakımından önemli.
‘İnanç yoksa sığınak da yoktur’
Hikâyenin anlatıcısı ve başkarakteri kadın, ekolojik krizin yol açtığı felaketler ve savaşlar nedeniyle ailesini kaybedip kimsesiz kalınca din kisvesi altında faaliyet gösteren bir topluluğa katılarak yaşama ve umuda tutunmaya çalışıyor. Öfkeyi bastırıp acıyı paylaşma maskesiyle ve makyajıyla mürit toplayan, onlara yardım ediyormuş gibi görünen bir topluluk bu. Hatta belli görevler verilerek oraya katılanların bağlılığı pekiştiriliyor; anlatıcının sorumluluğu ise “seçilmişlerin kanını temizleme adağı ve fedakârlığı.” Böyle “görevler”, “fedakârlıklar” ve “adaklar”, topluluktaki “kardeşliği” güçlendiriyor. Seçilmişler ile değersizler arasındaki hiyerarşi, her eylemin yönünü belirliyor; zihinleri denetlemenin ve müritleri manipüle etmenin temelinde bu ayrım var. Kutsal Kız Kardeşler Topluluğu’nun şiarını belirleyenler, değersizler ile Tanrı arasında konumlanan üst mertebedekiler: “İnanç yoksa sığınak da yoktur.”
Anlatıcı, elinde kalem Kutsal Kız Kardeşler Topluluğu’nda tanık olduklarını, oradayken hissettiklerini ve düşündüklerini yazıyor. Aldığı her not, topluluktaki baskıyı, otoriterliği ve tedirginliği biraz daha görünür kılıyor. Satırlarından birkaçı şöyle: “Aydınlanmışlar kurban vermeye devam etmemiz gerektiğini, aksi takdirde havanın taşlaşacağını ve sisin içinde fosilleşerek öleceğimizi söyledi. Aydınlanmışlar’ın mesajlarına güveniyoruz çünkü onlar seçilmişlerin tüm erdemlerine sahip. Onlar ışık elçileri ve bu nedenle Küçük Azizeler’in ruhani sesine, Tam Auraların kehanet vizyonuna ve Şeffaf Ruhlar’ın mükemmel işitme yetisine sahip. Onlar bizlerle, önceki nesillerin tanrısı, her zaman var olmuş ve insanların yarattığı tanrılardan daha eski olan gizli Tanrı arasında aracılık yapar.”

Anlatıcının tanıklılıklarını yazarak kayıt altına alması bir tür direnişe denk geliyor. Gördüğü hiyerarşiyi ve hissettiği baskıyı kâğıda dökmesi de öyle. Dahası, manastırdaki kadınları izleyen ve istismarların kaynağı olan efendinin yaptıklarını ve kurduğu hâkimiyete karşı çıkması da…
Anlatıcının bulunduğu Kutsal Kız Kardeşlik Evi tam bir kapalı kutu. Rahibelerin, değersizleri ve görevlileri cezalandırıp zihinlerini yıkadığı bu yerde anlatıcının tasviri, hem mekânın fizikî özelliklerini hem de oradaki huzursuzluğu gözler önüne seriyor: “Kutsal Kız Kardeşlik Evi’nde kırlangıçlar yok. Bir mevsimi diğerinden ayırt etmiyoruz, bir hafta içinde dört mevsimi bir arada yaşayabiliyoruz, biri diğerinin içinden geçiyor, birbirini yok ediyor, kışın soğuğu bir bahar gününü donduruyor, sıcak, sonbaharın huzurunu eritiyor ve hepsi gitgide daha hızlı yayılan keskin bir sessizlikle çerçeveleniyor. Artık neredeyse hiç ötmeyen kuşların sessizliği.”
Yazarak direnen bir kadın
Rahibeler tarafından bir “kurtuluş” ve “arınma” alanı gibi gösterilen fakat anlatıcının tasvirlerine bakıldığında sınıf ayrımının hayli derin olduğu ve baskının her an hissedildiği bir topluluk Kutsal Kız Kardeşler. Anlatıcı tasvirini bir adım daha ilerleterek kuşatıcılığı tarif ediyor: “Kutsal Kız Kardeşlik Evi bir eşekarısı kovanına benziyor. Cırcırböceklerinin sesi, huzursuz, pusuda bekleyen seslerin yeraltındaki mırıltısına karışıyor.”
Bu totaliter ve baskıcı yapı içinde anlatıcının korktuğu şeylerin başında, olup biteni kaydettiği kâğıtların bulunması geliyor. O yüzden günden güne çoğalan kâğıtları üstünde taşımaya başlıyor. Bu kâğıtlarda yaşananların âdeta bir kâbus olduğunu not eden anlatıcının karşısında ise mevcut durumu olağan saydığı gibi varlığını ve iktidarını oradaki işleyişe bağlayanlar konumlanıyor. Hâl böyle olunca anlatıcı, bu ortamdan kaçış yollarını aramaya koyulurken yazmayı sürdürüyor: “Siyah oymalı ahşap kapıyı zorlayarak açtım, fark edilmemek için yavaşça yaptım bunu ve yasağı gördüm, yalanın dişlilerini gördüm, tanrı yok, sadece hakaretler yağdıran ağzı var, sadece açlık var, sadece o ve elleri var, o ve kutsal taburun, kutsanmış lejyonun, ulumaları sürükleyen kara dalganın sesi ve birkaç saniye süren durağan bir görüntüde olduğu gibi karınları ahlaksızlıkla dolup taşan günahla şişmiş aydınlanmışları gördüm ve apaçık olanı…”
Bazterrica’nın Değersizler’de anlattığı distopik ve yer yer fantastik hikâyenin merkezinde, kuşatıcı bir totaliterlik, bunu yaratanların var oluşunu bağladığı kaos ve şiddet yer alıyor. Kendini kurtarmak ve bir ümide sarılmak için dâhil olduğu Kutsal Kız Kardeşler Topluluğu’nda kendince bir direniş geliştiren anlatıcının yaşadıkları, Bazterrica tarafından sınıfsal ayrımcılık ve kuşatıcılık bağlamında bir kurmacaya dönüştürülüyor. Başka bir deyişle Değersizler’in ana karakterinin eylemleri ve içine düştüğü durum, hem bir başkaldırıya hem de var oluş sorununa evriliyor.
Değersizler, Agustina Bazterrica, Çeviren: Seda Ersavcı, Siren Yayınları, 132 s.







