Analiz sürecinin edebî yönü
Adam Phillips psikanaliz ile edebiyatı, hayat ile hikâyeyi bütünleyen bir hekim. Konuşmayı, anlatmayı ve dinlemeyi merkeze koyduğu kitaplarında, yaşamdan kopmadan psikanalizin ne olduğuna ve ne olmadığına dair kalem oynatıyor. Ders vermeyi değil, kalıplardan sıyırdığı psikiyatrik denemeler yazmayı tercih ediyor.
Phillips’in psikiyatrik hikâyelerinde vakalar, kavramlar ve tarih var. Sorunlarını ve hayatlarını çözümlediği kişilerin dünyayla, yaşamla ve başkalarıyla kurduğu ve kurmakta zorlandığı ilişkileri anlatan yazar, gözlemlerini kâğıda döküyor. Bunlardan biri uzmanlığına ilişkin: “Psikanaliz, insan olmanın başa çıkılmaz bir yönü bulunduğunu ve insanı insan yapanın tam da bu olduğunu iddia eder.”
Phillips, incelediği vakalardan ve karşılaşmalarından hareketle kaleme aldığı denemelerinde tam da bu noktanın üzerinde dururken psikanalizi “yaşamı açıklayan söz dizisi” diye tanımlıyor. Buna göre psikanalist aşkı, değişimi, hazları, kıskançlığı, benliğin gelgitlerini, yasakları, özgürlüğü ve onun sınırlarını, kişinin kendi olma çabasını ve başkalarıyla ilişkisini, kaçışları ve kaçırılanları, şüpheleri ve mutluluğu, merakları, ilgisizliği ve yaşama dâhil olan daha pek çok şeyi çözümlüyor.
Phillips, Yan Etkiler’de bu minvaldeki gözlemlerini ve çözümlemelerini sürdürürken karanlığa atılan bir adım dediği psikanalitik terapiye yoğunlaşarak âdeta bir yolculuğa dönüşen ve nereye varacağı belli olmayan analiz sürecini edebiyatla harmanlıyor. Dolayısıyla bir kez daha psikanaliz ile hikâyeleri, vaatlerin peşinden koştuğumuz hayat ile hayal kırıklıklarını bir araya getirerek tedaviyi ve yaşama uğraşını buluşturuyor.
Psikanalistin ikilemi
Phillips, kitabının başlığı yaptığı “yan etki” ifadesinin altını şöyle dolduruyor: Bir terapi sürecinde, hastanın anlatmaya başlamasıyla hikâyenin gideceği yeri ve yol açacağı sonuçları kestirememek. Tıpkı hayranlık uyandırırken tedirgin de edebilen bir edebî eserde olduğu gibi. Yorumlayıcı sanat psikanaliz ile yaşamı ve edebiyatı bir araya getiren Phillips de bu coşkunun ve kuşkunun üstüne gidiyor Yan Etkiler’de.
Konunun diğer tarafında ise dinleyen ve ardından konuşan analist bulunuyor; Phillips, onun sözlerinin hastayı nasıl etkileyeceğinin belli olmadığını belirtirken başlangıçtaki muammaya dikkat çekiyor: “Kişi, korunmasızlığı konusundaki eğitimine karşın, kullanılan kelimelerin etkisi tahmin edilemez. Rüya günü, rüya gören için neyse dil de konuşan ve dinleyen için odur; kendine özgü bir canlandırıcılığı vardır. Konuşmayı öğrenmek, yorumlamayı öğrenmek, asla ne söyleyeceğini öğrenmekten ibaret bir şey değildir. Dinlemeyi öğrenmek, şayet öğrenmek doğru sözcükse ancak dinlemenin sizde uyandırdığı şeye katlanmayı öğrenmek olabilir.”

Phillips’in ifadesiyle psikanalist, kişinin kendine rağmen diğer benliklerin ne kadar etkisinde kaldığını ortaya çıkarıyor. Bu sırada yaptığı analist ve kullandığı yöntemlerin (yan) etkileriyle karşılaşabiliyor. Burada da analistin nerede duracağını bilmesi veya en azından kestirmesi gerektiği önem kazanıyor: “Belki de ne zaman duracağını bilme fikri, her zaman mevcut olandan daha fazla tutarlılık, daha fazla kalıp anlatı anlamına gelir. Romanların, müzik parçalarının ve filmlerin bittiğini ama resimlerin bitmediğini söyleriz; ressam resmini bitirir ama izleyici bitirmez. İzleyici uzaklaşır, resmi terk eder ve ona geri dönebilir. (...) Hastanın tutarlı bir temayı sunması veya ortaya koyması ve muhtemelen analistin de çağrışımlarda tutarlı bir temayı yorumlaması bir savunmadır. Analistin tutarlı bir tema bulma, bunu detaylandırma ihtiyacı da Winnicott’un ima ettiği gibi bir savunma örgütlenmesi olabilir. Psikanalitik teorinin her zaman tutarlı bir temanın sunumu olduğunu unutmamalıyız. Bu bağlamda nerede duracağını bilmek, anlamsızlıkların olmasına izin vermemek anlamına gelir.”
Phillips, psikanalizi bir hikâye anlatma ve dinleme süreci olarak nitelediğinden her vakayı bir yönüyle edebî eserlere benzetiyor. Hasta hatırlayıp anlatırken psikanalist hikâyeyi hâl yoluna koyuyor. Böylece dinleyen, hastanın anlatımı ve hikâyeyi aktarımı için kolaylaştırıcı hâle geliyor. Fakat Phillips, dönüp geriye baktığında psikanalistin kendini bir yazar gibi görmesinin sakıncalı taraflarının bulunduğunu söylüyor: “Freud, Ferenczi, Klein, Lacan ve Winnicott bilimsel bağlılıklarına ve özlemlerine inanarak yaklaşmış ve bu konuda açık davranmıştır. Fakat psikanalizin bu en güçlü sesleri açısından edebî bir uğraş olarak psikanaliz, kaçınılması gereken bir şey olmuştur. Psikanalizin edebî yönüne direnilmesi gerekir. Edebî unsurlar, en azından psikanalistler için bir şeyi temsil eder. Psikanalist kendini bir yazar olarak gördüğünde bu ikilemle karşı karşıya kalır. Çünkü psikanalist yazarken ya bir şeyden ya da diğerinden sapma tehlikesiyle karşı karşıyadır.”
Anlatıcının sanatçıya dönüşmesi
Phillips, konuşma ve anlatma konusundaki sınırlardan ve çekincelerden bahsederken hikâyenin açıklığına ve gizli taraflarına; başka bir deyişle hem hasta hem de analist için var olan güçlüklere atıf yapıyor. Hasta konuştukça cebindekileri ortaya dökerken analist, bu parçalardan bir bütüne ulaşmaya çabalıyor. Bu hikâyeler yaşanmışlıklara denk gelebildiği gibi kişinin ürettiği teorilerle de şekillenebiliyor.
İster yaşanmışlıklarla ister teoriyle biçimlensin, söz konusu hikâyenin anlatıcısı, Phillips’e göre bir sanatçı hâline geliyor: “Otobiyografi yazarı olarak psikanalitik hasta alışılmadık bir sanatçı türüdür; serbest çağrışım yaparken standartları bulunmayan bir sanatçıdır. Yazarın ustalığı, kelime seçiminde yatar; bilinçli ya da bilinçdışı olarak bazı kelimeler diğerlerinden daha iyi kabul edilir. Bilerek ya da bilmeyerek yazmanın yaratıcı deneyimi bir dizi karardan oluşur.”
Anlatıcı hasta bir sanatçı ise dinleyici analist ne bu durumda? Phillips onu da tarif ediyor: “Psikanalist, öğretimin neden işe yaramadığını bilen kişidir: Dersi öğrenmek için çok fazla fedakârlık yapılması gerekir. Analist, bir öğretmen gibi bir öğretmen olarak fedakârlık talep eder. Analistin, öğretmenin ve siyasi devrimcinin karşı karşıya kaldığı şey, insanların görünüşte bilinen bir zevki görünüşte bilinmeyen bir zevk uğruna feda etmeyi reddetmesidir.”
Phillips, dinleyen ile anlatan arasındaki terapi ve tedavi sürecini, bunun aşamalarını ve etkilerini hikâye temelinde anlatırken hem psikanaliz terimlerine hem de edebiyata başvurarak rahatsızlıkların, arzuların, beklentilerin ve insanî pek çok durumun ve hâlin seyrini ortaya koyuyor. Bütün bu süreçte anlatanın (hastanın) gizlediklerinin ve açıkladıklarının yanı sıra zaman da analizin gittiği yönü ve tıkandığı noktaları açığa çıkarıyor.
Phillips, Yan Etkiler’de analizin ve hikâyenin de anlatıcının takıldığı eşiklerin veya üstesinden gelemediği durumların da yaşama dâhil olduğunu hatırlatırken tedavi ve edebiyat arasındaki derin ve bazen de ana yoldan patikalara saptıran bağı ortaya koyuyor. Gerek hikâyeyi anlatma biçiminin gerek sakınımların yarattığı etkilere odaklanan Phillips, beklentilerin gerçekleşmesi ve gerçekleşmemesinden doğan çelişkilerin kişiyi getirdiği nokta ile beraber, analistin bunu nasıl yorumladığını örneklerle açıklıyor.
Yan Etkiler, Adam Phillips, Çeviren: Aydın Çavdar, Ayrıntı Yayınları, 304 s.
(AB/TY)