Engelliler Haftası’nda bağımsız yaşamak üzerine
İnsanın bir evde yaşama hikayesi, yeni taş devrine (neo-litike) kadar gidebilir hatta insanın söz konusu tarım devrimi ile kendisini tamamen evcilleştirdiği de iddia edilebilir.
Öncesinde doğada çeşitli şekillerde yaşayıp var olabilen insan, gelinen aşamada sadece bir gece ev veya benzeri bir yerde kalamazsa varoluşsal bir bunalım riski almış oluyor. Bunu deprem sonralarında çaresizce “çürük” binalarımıza dönme halimizden biliyoruz.
Evde yaşam formu; dönüşümlerine rağmen binlerce yıl tek katlı, merdivensiz ve geniş aile formatlarında devam etti. Kısmen doğal yaşam alanları ve kırsallıkla iç içeydi.
Sanayi devrimine kadar egemen olan kırsal yaşam formu içerisinde çok katlı evler ve yapılar çok istisnai oldu. Kale, katedral ve saray gibi yapılar dışında halkın büyük çoğunluğu “ikinci katı olmayan” evlerde ve “çekirdeği aşan ölçeklerle” birlikte yaşıyordu. Doğayla aramıza duvar olan evlerin kat sayısı hayal gücümüzün ötesinde bir hızla arttı. Kapitalizmin, endüstrileşmenin aile/ev formu olan çekirdek/apartman dairesi formu son 200 yıl içerisinde temel form halini aldı ve 2000'lerden sonra toplu konut ve siteleşme ile çekirdek aile dışındaki birlikte yaşam formları istisnai hale geldi. Şimdilerde her tarım arazisinin yanı başında TOKİ’ler yükseliyor ve toplumun çok önemli bir kesimi buralardan bir daire kapma yarışına girişiyor!
Kapitalizmin getirdiği bireycilik veya kolektiflikten kaçışın sonu ve “bağımsız yaşamın, yalnız yaşamak olarak kodlanması, özgürlük ile yalnızlığın birbiri ile karıştırılması” bu formları tartışmasız hale getirdi. Gelinen aşamada apartman dışında yaşamak “lüks”, çekirdek aileyi aşan birlikte yaşamak ise imkansız gibi görülmektedir. Tüm işsizlik ve yoksulluk oranlarına rağmen insanlar ayrı ayrı yaşamayı daha çok tercih ediyor.
Toplumun çok önemli bir bölümü kırsaldan adeta kaçar gibi göç ederken, kapitalizm makineleri olarak ulusal ve uluslararası şirketler kırsalı vahşi bir şekilde işgal ediyor. Bu yaşam formunda insanların büyük bir kesimi çaresiz bir şekilde çok katlı betonarme evlerin bir bölümünde yaşamaya katlanmak zorunda bırakılıyorlar. Ancak yaşlılar, engelliler, çocuklar ve evcil hayvanlar için “büyük bir kapatılmaya” alan açan bu yaşam formu, acaba kimler için bağımsız yaşama alanı oluyor?
Mimar, mühendis ve müteahhit kelimelerinin etimolojik açıdan bakıldığında dahi eril olmaları tesadüf değildir. Egemen mühendislik/müteahhitlik aklı; eril, cinsiyetçi, türcü ve sağlamcı olduğundan, inşa edilen yaşam alanları için metrekare hesapları ile hareket etmekte, rant önceliği dışında çok az toplumsal hassasiyeti esas almaktadır. Son yıllarda bu alanlarda kadın katılımı kısmen artmışsa da maalesef “eril, sağlamcı, cinsiyetçi ve türcü zihniyet” kendini güçlü bir şekilde yeniden üretmekte/inşa etmektedir.
1999 İstanbul-Kocaeli depremlerini milat kabul etsek dahi içinde yaşadığımız ülkedeki bina stoğunun önemli bir bölümü son çeyrek yüzyılda yapılmıştır diyebiliriz. 2023 Şubat depremleri milyonlarca insanın bu korkunç tablo ile bir kere daha yüzleşmesi gerektiğini hatırlatmasına rağmen yapılan yapılara, binalara ve sosyal yaşam mekanlarına bakınca karşımıza engelliliği, yaşlılığı ve birlikte ortakça yaşamı yok sayan “sağlamcı” bir zihniyetin “çürüklüğü” dışında bir şey çıkmıyor.
Bugün Türkiye’nin herhangi bir kentinde engellinin sorunsuz bir şekilde gidebileceği tek bir restoran yoktur. Daha evden çıkarken asansör ve rampanın uygun olması, kaldırımda sorunsuz ilerleyebilmesi, sokakta ve toplu taşımada sağlamcıların mikro şiddet formları ve söylemlerine maruz kalmaması, toplu(m) taşıma araçlarında sesli-görsel-fiziki erişilebilirlik koşullarının yerine getirilmiş olması, gittiği mekanların/yaşam alanlarının rampa/geçit/asansör/WC/park yerlerinin sağlamcılıktan arındırılmış olması gerekiyor.
Herkesin bağımsız yaşam hakkı için zihinsel dönüşüm gerekli
Milyonlarca lira harcanarak dizayn edilen on binlerce restoranın WC’lerine tekerlekli sandalye kullanıcısı olan bir bireyin (bazen yaşlı, bazen engelli, bazen hasta) gelebilme olasılığını düşünemeyen bir akılla karşı karşıyayız. Burada söz konusu olan “sağlamcı düşüncesizlik” aslında “Bu saatte orada ne işi var” sorusunu soran cinsiyetçilik ile yakınlık içindedir. Tekerlekli sandalye, koltuk değneği, beyaz baston kullanıcısı bir bireyin bir mekana gelebileceğini düşünememek, o kişiler açısından ne kadar onur kırıcı bir durum olduğunu ve dışarıya çıkmasını yasaklamakla eş değer olduğunu kavrayamamak sadece kendini merkeze alan kapitalist bireyin/bireyciliğin normalliğidir. Ona görse norm(al) o’dur. Onun dışındaki bedenler, cinsiyetler, türler, renkler, yönelimler ve her türlü yaşam tarzları norm dışıdır, (a)normaldir. Daha korkunç olanı ise “gel seni taşıyalım” diyen zararlı ve onur kırıcı yardımseverliktir.
Peki bebekleri, çocukları, hastaları, yaşlıları ve engellileri yok sayarak mekanları inşa edenlerin cümlemize günde beş vakit sunduğu “Bağımsız Yaşamak Reklamlarının” hedef kitlesi hangi toplum kesimleridir? Başta engelliler olmak üzere bu toplum kesimlerinin bağımsız yaşama ve bağımlı olmadan yaşama hakkı nasıl korunabilir? Sanıldığı kadar maliyetli veya zor bir konu mudur yoksa sağlamcılık nedeniyle ön-görülmeyen planlamaların/tekrarların sonuçları mıdır yaşadıklarımız!
Bir mekanı veya yaşam alanını erişilebilir yapmanın ilk şartı orada yaşayan ve çalışan kişileri sağlamcılıktan arındırma ve engelli hakları bilinci kazandırmaktır. Bu koşul olmadan engellilerle karşı karşıya gelen sağlamcı bireyler bilerek veya bilmeyerek üstenci ve rahatsız edici bir tutum sergilemektedir.
Engellilerin bir mekana/restorana/sinemaya/tiyatroya sorun yaşamadan ve sağlamcı ayrımcılığa maruz kalmadan gidebilmesi veya evrensel erişilebilirlik koşulları için bir mekanın bütüncül bir erişilebilirlik anlayışına sahip olması gerekir. Mekan girişi güvenli olmalı, rampalı ya da zemine sıfır giriş olmalıdır. Birçok yerde rampalar usulen veya yük taşıma amacıyla yapıldığı için uygun eğimde değil, kaymaz yüzeyli değil ve korkuluklu değildir. Mekan/asansör/araç kapılarının tekerlekli sandalye veya koltuk değneği kullanıcılarının geçişine uygun genişlikte ve sensörlü/duyarlı olması gerekmektedir.
Bebek arabası ile gelmiş bir ebeveyn, tekerlekli sandalyesi ile gelmiş bir yaşlı, beyaz bastonuyla gelmiş bir kör veya koltuk değneği ile gelen ortopedik engelli bir birey için koridor geçişleri, masa aralıkları uygun şekilde ayarlanmış olmalıdır.
Mekanlarda WC tasarımı evrensel kullanıma uygun olmalıdır. Sadece alafranga klozet konulması bir WC’yi erişilebilir hale getirmez. WC’lerde tutunma barları, geniş dönüş alanı ve acil çağrı sistemi bulunmalıdır. Işığın ve su akışının sensörlü olması hem hijyen ve tasarruf açısından hem de erişilebilirlik açısından faydalı olmaktadır. Erişilebilir WC’lerin kapıları dışa açılmalı veya sürgülü olmalıdır. Ya tüm WC’ler erişilebilir hale getirilmelidir ya da bu konuda farklı görüşler olsa da bence engelli WC’leri de kadın-erkek diye ayırılmalıdır. WC’lerde el yıkama lavaboları ve aynalar uygun yükseklikte olmalıdır.
Görme engelliler için personelin özgün yönlendirme eğitimi alması gerekebilir. Yine hissedilebilir yüzeyler ve yönlendirme çizgilerinin varlığı, menülerin büyük puntolu, Braille veya dijital sesli versiyonları olması görme engellilerin bağımsız hareket imkanlarını arttırır. Parlak ve süslü mekanlar çoğu zaman erişilebilirliği anlamsız bir şekilde zorlaştırmaktadır. Mekanlarda kaymaz ve kolay temizlenebilir zeminler tercih edilmelidir. İşitme engelliler için personel temel işaret dili bilgisine sahip olabilir. Zaten toplamda 5-10 cümle ile kurulan diyalog için çok büyük programlar ve maliyetler gerekmemektedir. “Hoş geldiniz, ne sipariş edersiniz, e-menümüz şudur, afiyet olsun, teşekkürler ve yine bekleriz” gibi cümleleri genel kültür düzeyinde herkes kurabilmelidir.
Yine görsel çağrı sistemlerini/menüleri/QR ekranları/web sipariş ekranları/siteleri kurmak söz konusu bilişim çağında sadece planlama ve ön-görü meselesidir. Mekanlardaki ışık-müzik-ses ve aydınlatma seviyesinin iletişimi zorlaştırmaması birçok engel grubu ve daha kapsamlı toplum kesimleri için gereklidir. Otistikler için daha sakin ve tercih edebilecekleri yerler düzenlenebilir. “Aile yerimiz mevcuttur” ibaresini koymak yerine “Mekanımız her toplum kesimi için erişilebilirdir” diyebileceğimiz bir gelecek inşası hepimizi bekliyor. Evlerden çıkabilmek, sokaklara, mekanlara ve doğaya yeniden ulaşabilmek, içinde hapis edildiğimiz yaşam formlarına, büyük kapatılmaya ve tecride karşı direnmek için herkesin bağımsız yaşam hakkı için bir adım öne çıkmak, zihinsel dönüşümü başlatmak ve (oto)/sağlamcılıkla mücadele etmek zorundayız.
(SO/HA)
Tarımda azalan istihdam, derinleşen eşitsizlikler
AKP’nin “kardeşlik” raporuna dair
Van’da kayyımın işten attığı 223 işçi 169. gündür direniyor
Göstermelik merhamet ve 3 Aralık Dünya Engelliler Günü
Şark Islahat’tan YouTube çağına: Kürtçenin direnci