1991’in başında ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana Ortadoğu ve Türkiye çok ciddi bir çatışma, savaş ve politik hat değişikliği sürecinden geçiyor. Aynı yılın sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) resmi olarak dağıldı ve yeni bir dünya ile Ortadoğu’nun şafağına doğru gidiş hızlandı.
Bu iki gelişme, I. ve II. Dünya Savaşları boyunca uluslararası egemen sistemin statüsüz bıraktığı, Dersim, Mahabad ve Halepçe’de olduğu gibi kırım ve ölüm politikalarına maruz kalan Kürt halkı açısından da yeni tarihsel dinamikler yarattı.
Kuruluşu 70’li yıllara giden PKK hareketinin Kürt siyasal hareketleri içindeki etkisini sınırlamaya ve bu hareketi yok etmeye çalışan 1980 darbecileri, Turgut Özal-Anavatan Partisi (ANAP) hükümetleri tarihi doğru okuyamadı.
“Son Kürt isyanını da bastıracağız” diyen dönemin başbakanı Süleyman Demirel de 1991’de “Kürt realitesini tanıyoruz” demek durumunda kaldı. Ama Tansu Çiller-Mehmet Ağar eğilimi ülkeye 10 yıl kaybettirdi ve “90’lar” olarak ifade edilen yıllar yasaklı bir kültür (örn. Newroz, müzik, kitap vb.) faili meçhuller, köy yakmalar ve olağanüstü hal (OHAL) mirası bıraktı.
Kim Kürde en çok “terörist” diyorsa onun vatansever ve milliyetçi sayıldığı yıllardı 90’lar...
Resmi söylemin “Kart-Kurt’tan” ibaret olduğu bu yıllarda “Kürt, Kürtçe ve Kürdistan realitesini” ifade etmek ciddi bir kriminalizasyon riski barındırmaktaydı. Üniversiteden medyaya, meclisten sokağa, sivil toplumdan ekonomi yönetimine her kim “Kürtçe bir iş yapacağım” diyorsa “Ahmet Kaya’ya yapılan” linçe, sürgüne, hapis tehdidine benzer bir muamele görüyordu.
“Realitenin” ilk defa söze geldiği 91’den 10 yıl sonra AKP hükümetleri dönemi başladı. 15 Şubat 1999’da ABD-İsrail destekli bir operasyonla Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi Türkiye’de yeni bir dönemi başlattı. Önceden de yok sayılamayan “Öcalan realitesi” hem Kürtler için hem de Türkiye için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 1999-2004 arasındaki çatışmasızlık döneminde iktidara gelen AKP, AB uyum yasaları ve çıkış kodlarının etkisiyle birçok konuda “resmi tezlerin dışına çıkıyor” ve Kürt kamuoyundan da destek alıyordu.
2003’te ABD’nin ikinci Irak işgaliyle ve sonrasında 2011'de başlayan Suriye İç Savaşı ile Kürt meselesi yeniden “uluslararasılaştı.”
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’de gerçekleştirdiği saldırı, İsrail’in Gazze başta olmak üzere Filistin genelinde uyguladığı soykırım ve akabindeki Suriye-İran çatışmaları Türkiye için Kürt meselesinin çözümünü akut hale getirdi.
Bu arayışın muhatapları olarak Türkiye ve TBMM, siyasi partiler, PKK ve Öcalan ile bu bağlamdaki diğer aktörler/kurumlar/yapılar önceki süreçlerden farklı olarak çok hızlı kararlaştırmalara ve süreçlere girdi.
İran’a yönelik başlatılan saldırının içindeki uluslararası kirli/katliamcı ve soykırımcı ellerin Kürt ve Türk halklarının ortak çıkarı için hareket etmeyeceği çok açık. Bu bağlamda partiler 27 Şubat 2025’te başlatılan Barış ve Demokratik Toplum süreci kapsamında oluşturulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun sonuç raporuna hazırlık anlamında bir ön rapor[1] sundu.
Bu rapor 90’ların ve hatta tüm Cumhuriyet döneminin mirasını ret ettiğini, Kürt meselesinde önceki dönemlerden farklı bir politikanın AKP döneminde uygulanmaya başlandığını, bunun bu süreçle birlikte değil, 2001’den beri bu şekilde olduğunu ifade ediyor.
AKP’nin Komisyon raporunda; “Kürt meselesinin Türkiye’nin imtihanı olduğu” bu kapsamda 30 Kasım 2002’de (3 Kasım’da iktidara gelmişti) OHAL’in, sonrasında devlet güvenlik mahkemelerinin (DGM), ifade özgürlüğü önündeki engellerin, askeri vesayetin ortadan kaldırıldığı, Kürtçe yayın hakkının tanındığı, insan hakları ihlallerinin izleme sistemlerinin kurulduğu ve ihlal cezalarının artırıldığı, soykırım, insanlığa karşı suçlar gibi yeni suçların ve cezalarının tanımlandığı, basın özgürlüğünün genişletildiği, 2911 sayılı yasanın kapsamı geliştirilerek toplantı ve gösteri yürüyüş hakkının kapsamlıca uygulandığı, işkenceye sıfır tolerans tanıdığı “iddia ediliyor.”
“İddia ediliyor” dememin nedeni bu alanlarda halen birçok sorunun yaşandığına dair oluşan güçlü algı, olgu ve olaylar. AKP 2002’de OHAL’i kaldırdığını iddia ediyor ancak özellikle 2016-2018 OHAL döneminin birçok KHK’si, kurumu, eğilimi halen yürürlükte. 152 bin KHK’li aileleri ile birlikte fişlenmiş, işleyen bir yargı yolu açık değil ve adeta yurttaşlıkları askıya alınmış durumda.
AKP, DGM’leri kaldırdığını iddia ediyor ama mevcutta DGM rolünü yerine getiren OHAL idare mahkemeleri, ağır ceza mahkemeleri ve hatta Cezaevi İnfaz Gözlem Kurulları DGM misyonunda ısrar ediyor. Mahkeme kararı beklenmeksizin internet siteleri, sosyal medya sayfaları ve benzeri birçok araç engelleniyor.
Askeri vesayeti ve askeri yargı ayrımını kaldırdığını iddia eden AKP iktidarının 2017’de ortaya çıkardığı yeni rejim ve sonrasında “hortlayan” birçok dava (HDP kapatma, Gezi, Kobani vb.) yargıda da içler acısı bir tablo ortaya koyuyor.
80’lerde, 90’larda bile bu kapsamda uygulanmayan kayyım gaspları bugün belediyelerden üniversitelere birçok kurumun özerkliğini ortadan kaldırdı. Kürtçe yayın önündeki engellerin kaldırıldığını ifade eden AKP raporu, son on yıldaki Kürtçe konser, tiyatro ve kitap yasaklarına, kapatılan Kürtçe internet sitelerine ve Kürtçe basın faaliyetlerine konulan kısıtlamaları görmüyor demek ki. Son Rojava saldırısı sırasında bile çok ağır ve saniyesi saniyesine sürdürülen “Kürt basın sansürü” bu konuda da AKP’nin mevcut sicilini açıkça ortaya koyuyor.
Türkiye’nin basın, insan hakları ve diğer uluslararası endekslerin çoğundaki irtifa kaybının faili olan bu iktidara karşı “nasıl güveniyorsunuz” sorusunun bu sıklıkla sorulmasının nedenleri çok somut. AKP’nin raporu ile mevcut uygulamaları arasında uçurum olan diğer bir başlık da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunu. Birçok ilde (köye dönüş tazminatları düzenledik dedikleri 14 il başta olmak üzere) keyfi, uzun süreli ve kapsamlı eylem etkinlik yasaklarının bu yılda uygulandığı bölgeye “hak ve özgürlükleri” genişlettik demek kamuoyunu ikna etmiyor.
Ayrıntılı bir değerlendirmeyi hak eden bu rapora dair sadece bir yazıda her şeyi ifade etmek elbette imkan dahilinde değil. Raporda “Yaşayan Diller Enstitüsü adı altında Kürt enstitüsü kurulmuştur.” deniliyor. Misal neden doğrudan bir Kürt enstitüsü kurulmamış?
Raporda “Kürtçe eğitim veren özel okulların açılmasının önündeki yasaklar kaldırılmıştır.” deniliyor ancak her fırsatta Kürtçe kurs veren yerlere adli, idari tacizler devam ediyor. “Kürtçe seçmeli ders” düzenlemesi getirdik deniliyor ama fiilen tüm ülkede çalışan Kürtçe öğretmeni sayısı yüzlerle ifade ediliyor.
Raporda “Yol kontrolleri azaltılmış veya kaldırılmıştır” deniliyor da bugün bile Hakkari’den Amed’de gelen bir yurttaş en az 5-10 aramadan geçiyor.
Raporda “Yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesine imkân sağlanmıştır.” deniliyor ama belediyelerin parklara verdiği isimlere bile müdahale ediliyor.
Raporda “Yayla yasakları kaldırılmıştır” deniliyor ama fiili olarak onlarca yayla onlarca yıldır “özel güvenlik bölgesi” olarak ilan ediliyor ve yayla çıkışları engelleniyor.
Roboski katliamının işlendiği AKP döneminde “Sınır ticareti yeniden serbest bırakılmıştır.” deniliyor ama Kapıköy’den Esendere’ye kadar birçok kapının yarı açık ve dönem dönem de kapalı olduğu fiili bir durum yaşanıyor. Herhalde bu maddeye ilişkin en somut örnek Mürşitpınar Sınır Kapısı'dır.
“Kürtçe televizyon açtık”, “Kürtlerin çocuklarına Kürtçe isim vermelerinin önünü açtık”, “Kürtlere Kürtçe yazma, konuşma hakkı tanıdık”, “Kürtlere işkence yapılmasın diye düzenleme yaptık”, “Kürtler köylerine dönebilir.” şeklinde de okunabilecek bu düzenlemeler “devletin resmi tezlerinin değiştiğini” gösteren ama çözüm için yeterli olmayan yaklaşımlardır. Geldiğimiz aşamada “Dolmabahçe Mutabakatını” inkar eden ve çok öncesinde başlattığı “yeni güvenlik konseptini” uygulayan iktidar bu raporu sunarken 2015-25 arasında yaşananları unutmamızı veya görmememizi “rica ediyor.”
Komisyonun kamuoyuna açıkladığı “ortak raporda”, “demokratikleşme ile ilgili öneriler” bölümü (7. bölüm) AKP iktidarının fiilen uygulamadığı AİHM-AYM kararlarına, keyfi kayyım uygulamalarına, hasta-yaşlı tutsakların durumuna ve bunlar gibi gecikmeksizin ve hatta yasal düzenleme yapılmaksızın yapılabilecek işlere dair.
Bu nedenlerle şu soruyu herkesin sorma hakkı olmalı:
“Siyasi etik yasasını çıkarmada, kayyımları geri çekmede ve idari vesayetin anayasaya uygun uygulanmasında, basın ve ifade özgürlüğünün genişletilmesinde, infaz süresini doldurmuş tutsakların serbest bırakılmasında ve diğer konularda AKP’nin önünü tıkayan, elini bağlayan veya engelleyen irade kimindir? Bu düzenlemelerin yapılmasının ‘Kritik eşik’ olarak ifade edilen ‘silah bırakmayla’ ilgisi nedir?”
Bu korelasyon anlaşıldığında Kürt meselesinin çözümü ve demokratikleşmenin önündeki engeller daha anlaşılır olacaktır.
[1] https://www.tbmm.gov.tr/Files/Komisyonlar/MilliDayanismaKardeslikDemokrasiKomisyonu/RAPOR_AK_PARTI.pdf

Çözüm komisyonunun ortak raporunun tamamı
(HA)









