Bir şehre adım attığınızda turist merceğini çıkarıp kenara bırakmak artık neredeyse imkânsız. Gitmeden önce izlediğiniz videolar, kaydırdığınız görüntüler zihninize yerleşiyor; vardığınızda ise şehri olduğu gibi değil, size gösterildiği hâliyle görüyorsunuz. Bir yeri tanımak, bu hazır görüntüyü kazımayı ve geriye kalanla uğraşmayı gerektiriyor.
Bu sefer kazımaya niyetlendiğimiz şehir Üsküp. İlk bakışta kolay ulaşılan, ucuz, tanıdık; bu yüzden çoğu zaman da hızla tüketilen bir rota burası. Oysa bu yüzeyin altında, yüzyıl boyunca siyasi ve mekânsal kırılmalarla şekillenmiş başka bir şehir var. Osmanlı’dan kopuş, Krallık Yugoslavya’sı, Partizan Direnişi, Yugoslavya ile kurulan sosyalist düzen, 1991 sonrası çözülme ve ulus devletin nasıl tanımlanacağına dair tartışmalar bu kentin dokusuna işlemiş durumda. Öyle ki, adımladığımız bu ülkenin resmî adı bile, bitmek bilmeyen kimlik krizlerinin ardından yakın bir zamanda, 2019 yılında değişti. Bu kimlik krizi sadece ülkenin adıyla sınırlı kalmıyor; kentsel mekânı da baştan aşağı şekillendiriyor. Meydandaki devasa heykellerden köprülerin çoğalmasına, binaların cephelerinin değiştirilmesinden sökülen anıtlara kadar uzanan müdahaleler yalnızca estetik bir tercih değil; kimin geçmişinin görünür olacağına dair süregelen bir mücadelenin parçası.
Biz de pek çok kişi gibi şehre bu yüzeyin en yoğun olduğu yerden, bugünkü adıyla Makedonya Meydanı’ndan giriyoruz. Yugoslavya dönemindeki adı Mareşal Tito Meydanı olan ve 1991’deki bağımsızlığın ardından ismi değiştirilen bu alan, kentin silinen hafızasının da tam merkez üssü. Meydanın tam ortasında, herkesin İskender’i temsil ettiğini bildiği ama kendi adıyla anılamayan “At Üstünde Savaşçı” heykeli yükseliyor. Heykelin kendisi kadar isimsizliği de dikkat çekici. Işıklar, (çalışmayan) fıskiyeler ve anıtsallık dili, seçilmiş bir geçmişi büyüten bir düzen kuruyor ve böylece diğer katmanlar geri çekiliyor. Çevresinde yükselen heykeller, kocaman binalar ve Türkiye’den bankaların ilanları derken, doğrudan Vardar Nehri’ne açılan bu geniş taşlı meydanın üstünde yükselen bir karmaşa göze çarpıyor.
Vardar üzerindeki tarihi Taşköprü’den karşıya geçerek yürümeye başlıyoruz. Şehrin en eski yapılarından biri olan köprünün etrafını son yıllarda yapılmış yeni tematik köprüler sarmış. Karşıya geçtiğimizde İskender’in babası II. Philip’in heykeliyle karşılaşıyoruz; yüzü nehrin öte yakasındaki oğluna dönük. Onun yanından geçerek Çarşı’ya giriyoruz. Arkamızda bıraktığımız kent merkezinin de etkisiyle, köprünün öte tarafındaki Çarşı ve Bit Pazarı’nın “tarihin bir yerinde donmuş” hâlini fark etmemek zor. İlk bakışta göze çarpan ve bir “kader” gibi kurgulanan bu farklılaşmanın arkasında ise bazı yakın tarihli kırılmalar var.
Burası aslında oldukça tanıdık hissettiriyor bize. Kemeraltı’nı ya da Anadolu’daki başka tarihi çarşıları hatırlatıyor. Türkçe tabelalar, kebapçılar, tatlıcılar… Dar sokaklar kısa aralıklarla avlulara, hanların girişlerine ve cami duvarlarına bağlanıyor. Mustafa Paşa Camii, Kurşunlu Han ve Sulu Han gibi yapılar, yürürken önünüzden geçip giden gündelik güzergâhın parçası. Hâliyle Çarşı kolayca “Osmanlı mirası” olarak etiketlenebilecek bir alan. Aynı zamanda uzun süre farklı toplulukların birlikte yaşadığı da bir bölge. Kent sosyoloğu Ophélie Véron, Osmanlı döneminde Čaršija’nın (Çarşı), Müslümanlar ve gayrimüslimlerin ticaret yaptığı bir karşılaşma mekânı olduğundan bahseder. Bugün çoğu Makedon burayı “Arnavut” olarak etiketliyor fakat Arnavut, Makedon, Karadağlı, Türk, Ulah ve Boşnak esnafın yan yana çalıştığı; gündelik etkileşimlerin sürdüğü bir ortam söz konusu.
Öte yandan buradaki eski dükkânların arasına karışan hediyelik eşya tezgâhlarında kentin silinmeye çalışılan o sosyalist geçmişinin bir tür nostalji ekonomisine dönüştüğünü fark ediyoruz. Karşımıza retro Yugoslavya dönemi ürünleri çıkıyor. Üzerinde Tito’nun portresi bulunan eski pullar, rozetler ve magnetler derken, 30 euroya alıcı bekleyen eski Yugoslavya pasaportlarına bile rastlıyoruz. Meydandaki kalabalık heykellerle unutturulmaya çalışılan o ortak geçmiş, Çarşı’nın dar sokaklarında bir hatıra nesnesi olarak hayatta kalmaya devam ediyor.
Çarşı’dan yukarıya doğru çıkıp kaleye ulaşıyoruz. Kale, çok yüksekte konumlanmış sayılmaz ama şehri anlamak için önemli bir nokta. Aşağıda kentin iki farklı dokusu uzanıyor: Bir yanda az önce içinden geçtiğimiz alçak ve parçalı Çarşı yerleşimi, nehrin karşı yakasında ise yüksek binaların kümelendiği o “modern” merkez. Karşıda yükselen bu silüet aslında homojen değil; sosyalist dönemin planlı mirası ile sonrasında aralara giren o uyumsuz, yeni binaların karmaşık bir özeti gibi duruyor. Bu manzaranın içinde, gri betonu ve “alışılmadık” kütlesiyle Merkez Postanesi de seçiliyor; 1963 depreminden sonra yeniden kurulan Üsküp’ün modernist yeniden inşa iddiasını bugün hâlâ en çıplak hâliyle taşıyan yapılardan biri.
1963 depremi ve "dayanışma şehri"
26 Temmuz 1963 sabahı meydana gelen 6,1 büyüklüğündeki deprem, binden fazla kişinin yaşamını yitirmesiyle birlikte kentin fiziksel altyapısının da yaklaşık yüzde 80’ini yıkarak Üsküp için radikal bir kırılma anı yaratır. Deprem sonrasında Üsküp için enternasyonal bir dayanışma hayata geçirilir. 80’e yakın ülkenin yeniden inşa sürecine katılmasıyla Üsküp, “Dayanışma Şehri” kimliği edinir. Deprem sonrası plancılar için mesele yalnızca yıkılan bir kenti ayağa kaldırmak değil, aynı zamanda evrensel barışın ve uluslararası işbirliğinin mekânsal bir temsilini üretmeye dönüşür.
Bu dayanışma hamlesini somutlaştırmak için 1965’te açılan uluslararası ana plan yarışmasını, Japon mimar Kenzo Tange ile Hırvat mimarlar Radovan Miščević ve Fedor Wenzler’in ekipleri paylaşır. Tange’nin planı, kenti statik bir yapı olarak değil, büyüyen ve dönüşen bir sistem olarak ele alan “Metabolizma” akımının şehir ölçeğine taşındığı en erken ve en çok tartışılan örneklerden biridir. Sosyalist planlama pratiği ile Japon fütürizmini kesiştiren bu model, konut, ulaşım ve sanayi kararlarını tek bir çerçevede birbirine bağlar.
Tange’nin mekânsal kurgusu, kentin akışını düzenleyen iki ana fikir üzerine kuruludur: “Şehir Duvarı” ve “Şehir Kapısı”. “Şehir Duvarı”, kentin merkezini çevreleyen, yüksek yoğunluklu konut bloklarından oluşan büyük bir kuşak olarak on binlerce insana barınma imkânı sunmayı hedefler. “Şehir Kapısı” ise tren istasyonu, otobüs terminalleri ve telekomünikasyon altyapısını aynı merkezde toplayarak kentin ana ulaşım düğümü olarak tasarlanır. Bu kurgu, yaya ve araç dolaşımını birbirinden ayıran katmanlı bir düzen önerir ve kentsel hareketliliğe modernist bir çözüm getirmeye çalışır.


Plan ekonomik kısıtlar nedeniyle bütünüyle hayata geçirilemese de, kaleden bakınca seçebildiğimiz Merkez Postanesi gibi Janko Konstantinov imzalı yapılar, bu dönemin kamusal mekânlarını brütalist formlarla yeniden tanımlar. Bugün hâlâ içine girip dolaşma isteği uyandıran bu yapılar, deprem sonrası Üsküp’te modernist yeniden inşa fikrinin sadece bir plan belgesi olmadığını, kentin gündelik hayatına dokunan somut bir mirasa dönüştüğünü hatırlatır.
Kaleden aşağı inmeye başlıyoruz. Bu kez gözümüz yeni cephelerin ya da heykel kalabalığının değil, şehrin başka bir katmanının peşinde. İlk olarak Aziz Kliment Ohridski Ulusal ve Üniversite Kütüphanesi çıkıyor karşımıza. Kütüphane 1944’te kuruluyor ve savaş sonrasının kurumlaşma hamlesini bugün de taşıyan yapılardan biri. Eski binası 1963 depreminde neredeyse tamamen yıkılıyor, kurum 1972’de bugünkü modernist yapısına taşınıyor. Köşeyi dönünce görünür olan 1963 Depremi Anıtı ise bu hafızayı daha doğrudan kuruyor. Deprem burada yalnızca bir felaket olarak değil, Üsküp’ü ikinci kez kuran tarihsel eşik olarak hatırlanıyor.
Partizan Gizli Cephane Atölyesi Anıtı’na, halk arasındaki adıyla “Bomba Anıtı”na doğru ilerliyoruz. Bu anıt, İkinci Dünya Savaşı sırasında partizanların gizli silah ve mühimmat ürettiği atölyeyi anıyor. Orijinal yeri bugünkü Kuzey Makedonya Anayasa Mahkemesi’nin bulunduğu noktadaymış, çünkü tam orada, Serafim Videvski’nin Pajkova Caddesi 2 numaradaki evinin bodrumunda direniş için bomba ve başka savaş malzemeleri üretiliyormuş. Anıt 1981’de Aleksandar Nikoljski ile Vladimir Pota tarafından, üretilen bombalara gönderme yapan stilize bir el bombası formunda tasarlanmış. Üstelik bu yer yalnızca gizli atölye değil, Makedonya’daki silahlı ayaklanma kararının alındığı noktalardan biri olarak da önem taşıyor. 2010’ların başında “Skopje 2014” (Üsküp 2014) kapsamında yeni Anayasa Mahkemesi binası yapılınca anıt sökülüp bugünkü yerine taşınmış. Daha çarpıcısı, taşındıktan sonra yanına neyi andığını açıklayan bir kitabe ya da bilgi levhası eklenmemiş. Hâliyle şehirdeki tüm bu heykel karmaşasında bazı anıtların nerede olduğu, ne anlama geldiği kolaylıkla kaybolabiliyor. Ama bu yalnızca kendi başına gerçekleşen bir kaybolma değil, daha ziyade bir kaybettirilme gibi görünüyor bize. Şehri kat ederken, partizan hafızasını taşıyan bu anıtların neden özellikle görünmez kılındığını anlamak için, Üsküp’ü bugünkü o devasa ve gergin şantiyeye çeviren asıl siyasi kırılmaya bakmak gerekiyor.
"Bağımsızlık", kimlik krizi ve milliyetçi makyaj
1991’de Yugoslavya çözülürken Makedonya, bağımsızlığını bölgedeki başka örneklere kıyasla daha az şiddetle yaşar. Ama bu görece sakin kopuş, yeni devletin daha baştan ağır bir krizle yüz yüze kalmasını engellemez. Resmî söylem bu dönemi “demokrasiye geçiş” diye sunar. Oysa pratikte kamusal güvenceler daralır, özelleştirmeler hızlanır, işsizlik artar, kamu hizmetleri giderek piyasanın insafına bırakılır. Yeni devlet hem ekonomik çözülmeyle uğraşır hem de kendine tarihsel ve siyasal bir meşruiyet zemini arar.
Bu meşruiyet arayışı kısa sürede bir kimlik krizine dönüşür. Ülke bağımsız olur ama adını bile serbestçe kullanamaz. Yunanistan, “Makedonya” adının ve Büyük İskender gibi figürlerin antik Helen tarihine ait olduğunu savunur, kuzeyindeki Makedonya bölgesiyle karışıklık yaratacağını ve ileride toprak talebine kapı aralayabileceğini öne sürer. Bu yüzden ülke Birleşmiş Milletler ve pek çok uluslararası kurumda uzun yıllar FYROM, yani Eski Yugoslavya Makedonya Cumhuriyeti adıyla anılır. Böylece bağımsızlık daha ilk andan itibaren eksik, tartışmalı ve gergin bir biçim kazanır. Sorun yalnızca yeni bir devlet kurmak değildir. O devletin kim olduğunu, hangi geçmişe yaslandığını ve kimin mirasını sahiplendiğini hem dışarıya hem içeridekilere kabul ettirmektir.
Tam bu noktada “antik geçmiş” arayışı, bugünkü kimliğin daha yakın ve daha somut temellerini de görünmez kılar. Oysa bugün kullanılan 31 harfli Makedon Kiril alfabesi, Büyük İskender döneminden değil; İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, 1945’te Antifaşist Makedonya Ulusal Kurtuluş Meclisi tarafından yürütülen kurumlaşma sürecinde standartlaştırılan bir devlet kurma hamlesinden doğar. Bu yapı, savaş yıllarında Makedonya’daki partizan hareketinin siyasal çerçevesini kuran, yeni cumhuriyetin temelini atan antifaşist kurucu momentin adıdır. Devlet yeni bir vitrin inşa ederken, kendi gerçek kuruluş harcını da geri plana iter.
İçeride de tablo sakin kalmaz. 1990’lar boyunca biriken gerilim, özellikle Makedonlar ile Arnavutlar arasındaki ilişkide daha görünür hâle gelir. Kosova savaşı ve mülteci akışı bu gerilimi ağırlaştırır; 2001’de ise çatışma silahlı bir boyut kazanır. Ohri Çerçeve Anlaşması çatışmayı durdurur ve dil ile temsil alanında önemli haklar getirir. Ama aynı zamanda siyaseti ortak yurttaşlık fikri üzerinden derinleştirmek yerine etnik denge mantığına sabitler. Devlet ayakta kalır ama toplum ortak bir zeminde buluşamaz. Çatışma bastırılır, fakat kimlik siyaseti ülkenin ana dili hâline gelir.
2006’dan sonra iktidara gelen muhafazakâr İç Makedon Devrimci Örgütü, Makedon Ulusal Birliği için Demokrat Parti (VMRO DPMNE) hükümeti Makedon milliyetçiliğinin ana taşıyıcılarından biri olarak konumlanır. Nikola Gruevski liderliğindeki iktidar, sosyalist ve Yugoslav mirasını geri plana iterken antik geçmişe yaslanan daha saldırgan bir ulusal anlatı kurmaya girişir. Bu otoriter yönelimin en görünür ifadesi “Skopje 2014” projesi olur. Resmî anlatıda kente klasik bir görünüm kazandırma projesi diye sunulan bu müdahale, pratikte şehir merkezini yeni bir tarih ve kimlik anlatısına göre baştan düzenler.
Başlangıçta 80 milyon euro bütçeyle duyurulan projenin maliyeti yüz milyonlarca euroyu aşar. Ülkenin yüksek işsizlik ve yoksullukla boğuştuğu bir dönemde kamusal kaynakların bu şatafatlı kimlik inşasına akıtılması, vitrin siyasetinin arkasındaki neoliberal çelişkiyi de yüzümüze vurur. Denetim ve katılım mekanizmalarının zayıf kaldığı bu süreçte heykeller çoğalır, binaların cepheleri değiştirilir ve 1963 depreminden sonra inşa edilen yapıların üzerine sahte bir tarih duygusu yaratacak kaplamalar giydirilir. Şehir Alışveriş Merkezi (GTC) gibi bazı mekânlar direniş sayesinde dönüşümün bir kısmına set çekebilir, ama genel yönelim açıktır. Kentsel mekân, siyasi iktidarın meşruiyetini pekiştiren ideolojik bir şantiyeye dönüşür.
Proje bir yandan Üsküp’e daha “Avrupalı” ve gösterişli bir görünüm kazandırarak turistleri çekmeyi hedeflerken, içeride daha derin bir işleve sahiptir. Makedon ulusal kimliğini etnik temelde yeniden kurmak, Arnavutlar ve Müslümanlar başta olmak üzere diğer toplulukları ulusal anlatının dışına iter ve kent merkezini etnik Makedon kimliğinin asli mekânı olarak yeniden tanımlar. Sosyalist tarihin yıkılmamış yapıları bile bu imaj değişiminin içinde saklanır. İz sürüldüğünde -az sayıda da olsa- ortaya çıkarlar ama etraflarında onları tanıtabilecek bir anlatı bulunmaz. Bu hummalı vitrin inşası ise en çok sermayenin diline tercüme olur. Meydanın heykelleri büyüdükçe, bankaların ve şirketlerin yeni binaları da aynı sahnenin parçası hâline gelir.
Tüm bu kentsel ve kimliksel karmaşanın ardından, dışarıdaki kriz 2018’de önemli bir dönüm noktasına gelir. Her iki ülkede de müzakereye açık hükümetlerin çabasıyla imzalanan Prespa Anlaşması, Yunanistan’la yaşanan krizde temel bir eşik olur. Anlaşmayla ülkenin resmî adı “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” olarak değiştirilir ve Yunanistan’ın NATO ve AB üyeliği önündeki itirazı kalkar. Resmî dil “Makedonca” olarak tanınır, vatandaşlık ise “Makedon, Kuzey Makedonya Cumhuriyeti vatandaşı” şeklinde tarif edilir. Bu çerçevede, bu terimlerin antik Helen medeniyetiyle karıştırılmaması da özellikle vurgulanır. 2019’da resmen yürürlüğe giren sürecin sonunda Kuzey Makedonya, 2020 yılında -emperyalist ortaklık- NATO’nun 30. üyesi olur.
"Sosyalist AVM" GTC
Vardar kıyısından yürüyüp karşıya geçince ilk bakışta fark etmenin zor olduğu “Sosyalist AVM” GTC karşımıza çıkıyor. GTC 1967’deki yarışmayı kazanan mimar Jivko Popovski ve ekibi tarafından tasarlanır. 1973’te kapılarını açtığında sadece bir alışveriş merkezi değil, kentin ortasında kesintisiz akan yeni bir yaşam damarı yaratır.
GTC, bugünün dışa kapalı, suni havalandırmalı tüketim kutularına hiç benzemiyor. Çok katmanlı açık terasları, devasa cam tavanlı avlusu ve Kadın Savaşçılar Parkı’na doğru yeşilliklerle usulca inen yapısıyla kent peyzajına organik bir şekilde karışıyor. Popovski, arazideki 1950’lerden kalma konut kulelerini yıkmak yerine onları tasarımın içine dâhil ederek ticari ve kamusal yaşamı zekice harmanlar. Dönemin mimarlarından Boris Çipan, burayı “eski çarşıdaki o yitip gitmiş hayatın modern bir eşdeğeri” olarak tanımlar. Zira burası sadece vitrinlere bakılan bir yer değil; yolların kesiştiği, insanların banklarda soluklandığı, çocuk seslerinin yankılandığı gerçek bir kamusal buluşma mekânı işlevi görür.
Ancak bu modernist yapı, kenti yapay bir örtüyle kaplayan “Skopje 2014” müdahalesinin hedeflerinden biri olur. İktidar, GTC’nin özgün cephesini barok ve neoklasik bir kaplamayla değiştirmeyi planlar. Tam bu noktada kentin hafızasına sahip çıkan farklı aktörler devreye girer. Mimarların, koruma gruplarının ve yerel halkın öncülüğünde “GTC’yi Seviyorum” adlı bir inisiyatif doğar. Kampanya sokakta görünür olur, referandum girişimi örgütlenir. 2015’te yapılan referandum katılım eşiği nedeniyle bağlayıcı sayılmasa da, tartışmayı büyütür ve projeyi siyaseten sıkıştırır. Sonrasında Anayasa Mahkemesi, hükümetin cephe değişikliği kararını geçici olarak durdurur ve süreç uzun süre askıda kalır.
Bugün GTC, etrafını saran o şatafatlı ve yapay heykellerin ortasında, yılların yorgunluğuyla biraz bakımsız kalsa da, Üsküp halkının kendi kentsel hafızasını nasıl koruduğunun en gururlu kanıtı olarak orijinal hâliyle ayakta duruyor.
Şehir Alışveriş Merkezi’nin organik bir şekilde bağlandığı Kadın Savaşçılar Parkı’na adımladığımızda, dönemin modernist sanat anlayışını yansıtan yatay bir taş kütlesiyle karşılaşıyoruz. Heykeltıraş Boro Mitrikevski tarafından 1970 yılında tasarlanan bu eser, parka da adını veren Kadın Savaşçı Anıtı. Gösterişli ve kahramanlık fışkıran figüratif heykellerin aksine oldukça sade, soyut bir dile sahip olan anıt; İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı partizan saflarında çarpışan ve bu uğurda hayatını kaybeden 1.705 kadının anısını yaşatıyor. Bu anıt, kentin direniş hafızasında kadınların ne kadar kurucu bir rol üstlendiğini sessiz ama güçlü bir estetikle hatırlatıyor.
Parktan çıkıp ana arter boyunca kent merkezine doğru yürüdüğümüzde, meydandaki vitrin kalabalığından ayrılan bir noktada Yugoslavya döneminden beklenmedik bir işaret beliriyor: Josip Broz Tito’nun heykeli. Heykeltıraş Antun Augustinčić’in tasarladığı ve Yugoslavya genelinde en bilinen Tito figürünün bir kopyası olan bu bronz heykel, “Skopje 2014” projesinin en cafcaflı döneminde, 2013 yılında buraya yerleştirilir. 29 Kasım 2013 gecesi Josip Broz Tito Lisesi önüne yerleştirilen heykelin, Yugoslavya’da Cumhuriyet Günü olarak anılan ve savaş yıllarında partizan hareketinin yeni federal Yugoslavya’nın siyasal temelini ilan ettiği 29 Kasım’ın 70. yılı bağlamında dikildiği anlaşılıyor. Resmî izin alınmadan ve “gizemli” bir şekilde buraya getirilen heykel, bugün hemen yanı başındaki küçük büstle birlikte, şehrin kimlik mücadelesinin tek taraflı olmadığını gösteriyor. Bir yandan yeni bir antik geçmiş icat edilirken, diğer yandan o antik geçmişin üzerine kurulmaya çalışıldığı Yugoslavya hafızası direnerek kentsel mekâna sızıyor.
Çalınan geçmiş, dijital direniş
Şehir Parkı’na bir cumartesi günü geçiyoruz. Park olabildiğince kalabalık, şehrin turistten nispeten uzak tarafında yer alan bu alanda halk nefes alıyor adeta. Parkta dolanırken yine pek çok heykelle karşılaşıyoruz. Ama artık “hangi heykellerin” peşine düşmemiz gerektiğini daha iyi kavramış durumdayız. Beyaz Şafaklar kitabıyla bilinen Yugoslavya’daki antifaşist direniş hareketinin önemli şairlerinden Koço Ratsin’in (1909-1943) büstünü bu heykeller arasında buluyoruz.
Parktan çıkıp Vardar kıyısında yürüyoruz. Nehir burada daha bir güzel, etraf daha sakin ve yeşil. Vera Jocić’in (1923-1944) büstüne bakınıyoruz bir yandan da. Adını da taşıyan parkı, büstü göremeden geçiyoruz. İçimize bir kurt düşüyor. Geri dönüyoruz. Kaidesi dururken heykelin yerinde olmadığını görüyor, kısa bir süre önce çalındığını sonradan öğreniyoruz. Jocić, direniş yıllarında şair Atso Şopov’la aynı partizan tugayında savaşır ve Mayıs 1944’te bir pusuda ağır yaralanıp Şopov’un da aralarında olduğu partizanlar tarafından taşınırken hayatını kaybeder. Bu olay Atso Şopov’u derinden etkiler. Şopov’un Makedon edebiyatında çok meşhur olan ve partizan direnişini anlatan “Oči” (Gözler) adlı şiiri, cephede gözleri önünde ölen Vera Jocić’e adanmıştır:
"Üç gün taşıdık seni kollarımızda sarıp sarmalayarak,
yürekten bakışlarımızda keder ve acıyla,
ve yaranından süzülen her bir damla
kızıl bir kor gibi damlıyordu yüreğime…"
Boş kaidenin üzerine yapıştırılmış bir kâğıt dikkatimizi çekiyor. Üzerindeki Makedonca yazıyı çevirtip karekodu okutuyoruz:
"Vera Jocić Anıtı,
onun kız kardeşi Vida Jocić tarafından yaratılmış bir eserdi,
Üsküp’ün kalbinden acımasızca çalındı.
Ama boş bir kaidenin kaldığı yerde
biz dijital bir temel kurduk.
Bu, bir kız kardeşin diğer kız kardeşi için yaptığı bir büst,
ve şimdi yeniden yükseliyor.
Bu karekodu tarayarak
Vera artık metale bağlı kalmıyor.
O yeniden burada, dokunulmaz, sonsuz ve ölümsüz.
Bu, Üsküp’e ve
izlerini birilerinin silmeye çalıştığı
bütün güçlü kadınlara armağanımız.
Vera ve Vida için.
Kız kardeşlik için ve unutmayan şehir için.
Sevgiyle,
İ, N, M"
Karekodu taradığımızda büstün artırılmış gerçeklikle oluşturulmuş hâli karşımıza çıkıyor. Kaidenin veya başka bir yerin üstüne yerleştirme imkânı oluyor hâliyle. Ortadan kaldırılan büst dijitalleştirilerek her yere taşınabiliyor.

Meydana doğru ilerlemeye devam ediyoruz. 1955 yılında heykeltıraş Ivan Mirković tarafından yapılan ve 13 Kasım 1944’te şehri faşist işgalden kurtaran partizanlara adanan Üsküp Kurtarıcıları Anıtı, bugün Kuzey Makedonya Hükümet Binası’nın ağır demir parmaklıklarla çevrili avlusunun içinde duruyor. Özel olarak aramayan birinin göremeyeceği bir yerde...
Bir zamanlar kentin özgürlüğünü ve antifaşist direnişini müjdeleyen, omuz omuza çarpışan bu gururlu bronz partizan figürleri, “Skopje 2014” projesiyle binaya giydirilen devasa sahte barok cephenin ve yüksek güvenlik duvarlarının gölgesine itilmiş durumda. Anıtı tam anlamıyla görebilmek için demir parmaklıkların arasından içeriye bakmamız gerekiyor. Şehri özgürleştirenlerin anısı, bizzat o şehrin yönetim merkezinin bahçesinde adeta hapis hayatı yaşıyor.
Belki de bir şehri gerçekten tanımak; meydanları işgal eden o büyük, sahte heykellerin gölgesinde değil, parmaklıklar ardına gizlenen, kaidesinden çalınan ve dijital bir inatla yaşatılmaya çalışılan bu “görünmez” hafızada yatıyor. Şehri kazıma çabamızdan heybemize kalan cümlelerden biri şu oluyor: Vitrinler yeniden inşa edilir, heykeller sökülür veya parmaklıklara hapsedilir ama kaybettirilmeye çalışılan hafıza, sokak aralarındaki çatlaklardan sızarak yeni formlarla hep geleceğe taşınır.
(AB/BA/DS)







