Çaresizlik ruhsat değildir
Bir anne engelli çocuğunu öldürdü ve ardından kendi hayatına son verdi. Haber, ana akımda "dehşet, dram, yürek burkan olay" ifadeleriyle dolaşıma girdi. Konuya hakim olan engelli topluluklarında ise yapısal sorunları ortaya koyan çok haklı bir sistem eleştirisiyle karşımıza çıktı.
Aileler bu sorunları yıllardır anlatıyor, ne yasal düzeyde ne de uygulamada istenen noktaya gelinebiliyor. Destek mekanizmaları yetersiz; bakıma ihtiyaç duyan çocuğun tüm sorumluluğunu ebeveynler, çoğu kez de kadınlar, tek başlarına üstleniyor. Çocuk büyüyor, ebeveyn yaşlanıyor ve korkunç bir belirsizlik başlıyor: Benden sonra çocuğuma ne olacak?
Bu düşüncenin ağırlığını, bu kaygının yakıcılığını hafife almak imkansız. Ebeveynler yalnız bırakılıyor. Bu çok doğru ama konu bu kadar değil. Engelliler de yalnız bırakılıyor.
Dikkat ederseniz anlatılan yalnızca ebeveynin hikayesi oluyor. Engelli çocuk, sadece ailenin taşıdığı ağır yüklerin ve acıların bir nesnesi konumunda. Kendi iradesi dışında yaşamı sonlandırılan engelli bir kişi var burada. Elbette bu olay koşullardan bağımsız gerçekleşmedi ancak anneyi bu aşamaya getiren şartların ifşası, giderek bir "mazur gösterme" söylemine dönüşüyor.
Yaşanan olayı, "ağır gelecek kaygısının çaresizleştirdiği bir annenin engelli çocuğunu öldürmek zorunda kalması" olarak okuduğumuzda belki ince görünen ama çok keskin bir hataya düşüyoruz. Çaresizlik belki bir açıklamadır ama bir ruhsat değil. Bu denli bir çaresizliği doğuran, içinde yaşadığımız sağlamcı kapitalist düzendir. Türlü ön yargısı ve ayrımcılığıyla hayatı engellilere dar eden toplum da sorumlu. Şüphesiz ki buradaki suçu da tıpkı bakım görevini yıktığımız gibi tek bir kişiye yıkamayız. Ama bu bir suç. Engelli kişinin, hele ki zihinsel engelliyse, bakım vereni olmadan sürdüreceği hayatın yaşamaya değer olmadığına ve onun büyük acılar çekeceğine, bu acıları çekmektense ölmesinin onun için daha iyi olacağına karar vermek, bakım veren dahil kimsenin tasarrufunda değil.
Engelli çocuğunu acı çekmesin diye öldürme davranışı ilk kez olmuyor. Daha önce de ebeveyni ve hatta kardeşi tarafından yaşamları sonlandırılan engelliler oldu. Maalesef toplumun ciddi bir kısmı engellilerin yaşamının zaten acı dolu olduğunu düşünüyor. Her ne engeli olursa ve hangi gerekçeyle olursa olsun bu olaylar mazeretlendirilemez. Bu davranışı gerekçelendirdiğimizde anlaşılabilir kıldığımızda ve hatta koşulların acı ama "doğal" bir sonucu gibi gösterdiğimizde engellilerin yaşamları hakkında onların yerine karar verme yetkisi ortaya çıkıyor. Ve engellilik söz konusu olduğunda bu yetkinin ne kadar kolay meşrulaştırılabildiğini tarih bize fazlasıyla gösterdi.
Tüm bunlar demek değil ki ebeveynin yaşadığı bireyseldir. Şüphesiz ki politiktir, şüphesiz ki toplumsaldır. Burada sorgulanması gereken önemli bir şey daha var: Çocuğunun ve kendisinin canından vazgeçecek denli büyümüş bir sorunu, nasıl oluyor da bu düzeni alt üst edecek öfkeye dönüştüremiyoruz? Neden bu sağlamcı düzeni yerle bir edecek gücü örgütleyemiyoruz?
Ne yazık ki engelli hareketinin en büyük başarısızlığı, insanların bireysel çaresizliklerini kolektif bir öfkeye, kolektif öfkeyi de sürekliliği olan siyasal bir baskıya henüz dönüştürememiş olması. Çaresizliğin kişiselleştirilmesi insanı yalnızlaştırıyor, öfkenin siyasallaştırılması ise bu yalnızlığı kırabilir. Belki o zaman bir yaşamın devam edip etmeyeceğini belirleyen şey çaresizliğimiz değil gücümüz olur.
(MS/NÖ)