Bir yoldaşlık hikâyesi: The Odyssey
Güncel siyasi akışın ortasında, bir anda gündemimize oturdu The Odyssey. Filmi izleyenler sıcağı sıcağına yorumlarını paylaştı.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, barış ve PKK'lilerin yurda dönüş süreçlerini değerlendirirken Odysseia Destanı’na atıfta bulundu ve "eve varmakla eve dönmenin aynı şey olmadığını" söyledi.
Filmi izlediğinizde bu cümlenin karşılığını çok daha iyi anlıyorsunuz aslına bakarsanız. Nereye giderse gitsin, aradan kaç yıl geçerse geçsin döne dolaşa “evine döneceğini” bildiğiniz Odysseus’un yolculuğuna tanık oluyorsunuz.
Bana sorarsanız film tam anlamıyla bir yoldaşlık ile inanç ve “geride bırakmama” hikâyesi. Evet, birileri hayatını kaybediyor, biri inancını, gücünü, geleceğini, birileri hafızasını, aklını yitiriyor ama Odysseus eninde sonunda evine varıyor. Bunu yaparken de iki vazgeçilmezi var “yoldaşlarını hayatta tutmak” ve “yoldaşlarını geride bırakmamak”.
Özetle destan şöyle: İthaka Kralı Odysseus, Truva Savaşı’nda verdikleri büyük mücadelenin ardından, zafer kazanmış bir komutan olarak evine doğru yola çıkar. Amacı eşi Penelope ve oğlu Telemakhos ile yeniden bir araya gelmek. Ancak işler öyle istendiği gibi gitmez. Yol boyunca mitolojik yaratıklarla, tanrılarla yüzleşir, askerlerini, mürettebatını kaybeder.
Geride kalanların sınavı

Ha bir de şu var, İthaka’da onu bekleyenler...Onların da en az onun kadar zor bir sınavı var. Hatta, Odysseus’un yolculuğu kadar güçlü bir direnme alanı desem yeridir. Filmde bu durum çok iyi işlenmiş. Türlü tuzaklara ve katakullilere düşmeden tahta göz dikmiş açgözlü taliplere karşı orayı korumak da kraliçe ve oğlunun sınavı...
Yani, bir yanda Kraliçe edasıyla Penelope, diğer yanda henüz deneyimsiz oğlu Telemakhos. Bence onların orada sergilediği duruş, en az “ailenin reisi” olarak tanımlanan Odysseus’un mücadelesi ile eş değer kıymette.
Hatta açık söyleyeyim daha kıymetli çünkü onlar zorlu bir yolculuğa çıkma kararını Odysseus gibi kendi iradesi ile almamışlardı, onlar geride kalanlardı. Karar verenler değillerdi. Karardan etkilenenlerdi ve kararın sonuçlarına etki etmeye çalışıyorlardı. Zordu işleri anlayacağınız.
Burada Kraliçe Penelope’nin hakkını ayrıca teslim etmek gerek. Talipler kafasını karıştırıp türlü oyunlarla yönetimi ele geçirmeye çalışırken, kocasının döneceğine olan inancıyla son derece akıllıca davranıyor, zekâsıyla onları alt ediyor.
Bir parantez açayım: Onu yani Odysseus’u bekleyenleri ikiye ayırabiliriz aslında: Biri onun geleceğini dahi düşünmeden (burayı zaten gözetmeyen bir yerden) tahtına oturmak isteyen açgözlüler, diğeri ise onu sadakatle bekleyen dostları, yoldaşları, bağ kurmaya kıymet verdiği her şey...
Sonuçta, Odysseus döndüğünde bir dilenci kılığına girip rakiplerini geride bırakıyor ve hakkaniyetli bir yarışla yeniden karısına ve vatanına kavuşuyor.
Biriyle, bir şeyle, kurduğunuz yoldaşlık bağı, sanırım dünyadaki diğer tüm bağlardan biraz daha güçlü. Sevgiliniz, çocuğunuz, anneniz, babanız, akrabanız elbette bambaşka bir yerdedir öyle de olmalıdır elbette fakat yoldaşlık, aynı amaç uğruna ortak bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğiniz kişi, kişiler, çıkılacak o yolun getireceği tüm olumlu ve olumsuz yanları baştan kabul ettiğiniz o hayatın her hali, özel bir bağı da beraberinde getiriyor.
Kararı kim, kim için alıyor?

Sanırım Odyssey’deki hikayeyi bu kadar sarsıcı kılan da bu bağ. Odysseus eşine ve henüz bebekken arkasında bıraktığı çocuğuna verdiği sözü kalbinde taşırken, onları da bu yolculuğun bir parçası yapıyor zaten. Ancak aynı zamanda yan yana savaştığı, aynı amaç uğruna yola çıktığı erlerini, yoldaşlarını da her zaman en kıymetli yerde tutuyor onlara verdiği sözden sapmama gayreti filmin ilk ekseni.
Filmin detaylarına girip sihrini bozmak istemem, Odysseus’un tüm o amansız yolculuk boyunca gösterdiği o devasa direnç, tam da bu yoldaşlık hukukuna ve verdiği sözlere olan sadakatinden besleniyor.
Filmde, baştan sona adil kalmaya çalışan bir insan var. Suların altında veya üstünde, canavarların pençesinde, esir düştüğünde, lotus çiçeğini yerken, hatta uyurken bile... Her detayda adaleti arayan bir duruş. Zaten destanın bize gösterdiği en önemli şeylerden biri de zekânın ve adalet arayışının kaba kuvvete nasıl üstün geldiği ile ilgili biraz. En azından buna inancını arttırıyor.
Yüzyıllardır defalarca anlatılan, M.Ö. 8. yüzyıla tarihlenen ama Geç Tunç Çağı'nın o efsanevi atmosferini günümüze taşıyan bu hikayede, özellikle dikkatimi çeken birkaç detay oldu.
İlki, uygarlık anlatısının merkezine oturtulan o tanıdık ataerki. Hem de en sert haliyle... Bunu Kraliçe’nin dudaklarından dökülen ve dünden bugüne uzanan o sözlerden anlıyoruz: "Kararları erkekler alır", "Erkekler konuşur, bizler dinleriz."
Hali ile filmi izlediğim andan itibaren meseleyi tersinden düşünmeden edemedim: İthaka Kralı Odysseus bir kadın olsaydı ve onu evde bekleyen bir erkek olsaydı bu hikâye nasıl yazılırdı? Bu film nasıl olurdu? Etkisi daha az mı olurdu?
Kapitalizm filmin ortasında
Dikkatimi çekin bir diğer detay ise "ölüye saygı" meselesiydi. Odysseus hayatını kaybeden askerlerinden bazılarını gömer saygısını gösterir, bazılarını gömemiyor ve bu durumu derin bir vicdan yükü olarak taşır. "Ölüye saygısızlık yapamayız bizi cezalandırırlar" minvalinde cümle filmden akılda kalanlardan.
Ayrıca filmdeki o tek gözlü Kiklop (Polyphemus)... Bana biraz günümüz kapitalist sistemini anımsattı. Kendi baktığı koyunları yiyerek uykuya dalabilen, yani var olabilmek için yine dönüp kendi sömürdüğüne muhtaç olan Kiklop.
Gelelim teknik ve sinematografik tarafa... Inception, Interstellar ve Oppenheimer gibi başyapıtlardan tanıdığımız Oscar ödüllü yönetmen Christopher Nolan’ın elinden çıkan filmde, Odysseus rolünde Matt Damon’ı (gerçek sakalıyla) izliyoruz.
Tamamı IMAX kameralarla çekilen ilk ticari uzun metrajlı yapım olma özelliğini taşıyan bu film, bence biraz fazla gürültülü. Müzikler size eşlik etmiyor filmde. Müzik var mıydı yok muydu muamma. Okyanusta geçen sahnelerin atmosferinden mi, yoksa Athena, Poseidon, büyücü Kirke ve denizcileri ölüme çeken Sirenler gibi fantastik öğelerin yarattığı etkiden mi bilmiyorum sesteki aşırı yüksek ton yorucuydu.
Evet, kendinizi o okyanusun ortasında, o gemilerde hissediyorsunuz fakat bu etki illa bu kadar yüksek tonda mı verilmeliydi? Belki de okyanusun ve hikâyenin sonsuzluk hissini bu ses tasarımıyla yaratmak istediler, bilemedim.
Tabiki yönetmen Nolan büyük bir iş yapmış fakat asıl işi belliki yüz yıllar önce Homeros yapmış. Sadece kendi çağının değil geleceğin ruhunu da yakalamış.
Son kertede, film kader, özgür irade, yoldaşlık ve adalet arayışını işlemesi açısından oldukça kıymetli. Yaklaşık 3 saat süren filmin ilk yarısı biraz ağır aksak ilerlese de, hani sinemadan çıkarken "asıl film ikinci yarıda başladı" deriz ya, tam olarak öyle bir film.
Film hemen hemen tüm filmlerde görüldüğü gibi başladığı yerde sona gelirken Odysseus ve Kraliçe Penelope bir gemiye atlayıp uzaklaşıyor. Sanırım yüz yıllardır temsil ettikleri değerlerle birlikte yeryüzünde dolaşıyorlar... Kim hangi değeri görmek, almak isterse elbette…
(EMK)
Gülcan Diril'den Adalet Bakanı'na çağrı: En azından cenazemizi bulun
SİYASET BİLİMCİ EREN AKSOYOĞLU YANITLADI
10 soruda YENİ Parti: Nasıl yol alacak, riskleri neler?
Meclis, Kürtçeye ilişkin soru önergesini "kişisel görüş" diyerek iade etti
Tutukluluğun 100. gününde Sezin Uçar: Bile bile döndüm; 'çılgınlık' değil, mücadele ısrarı
Gençlik örgütü üyesi gözaltını anlattı: Kuyu tipi cezaevindeki arkadaşımız için endişeliyiz