Tarihin işveli, cilveli zamanlarından geçiyoruz belli ki. Canımızı çok sıkanlar ile gönlümüze neşe veren olaylar aynı anda oluyor. “Hep böyle değil midir?” diyenlere cevap veriyorum: Evet, öyledir.
Bir yanda elinde kılıçla oyuncaklı bir pastanın başında dansa pek benzemeyen değişik hareketler yaparak gülücüğe pek benzemeyen mimiklerle devinip duran bir adet Donald Trump izliyorsun ama öte yanda milyonlarca insan “Kral gerekmez” diye yürüyor. Bir yanda savaş var, diğer yanda bilimin tüm gücünü güzel işler için kullanarak onlarca yıldır çalışanların başardıkları var. Züğürt tesellisi bunlar mı dediniz? E, doğru züğürdüz. Hele bizimki gibi kendisiyle ne yapacağına bir türlü karar veremeyen ülkelerde hayat biraz daha zor tabii. Ama her sabah başımızı tutup öne eğdikleri “haber akışı” içinde küçücük bir ân için bile olsa tebessüme vesile bulunca kaçırmamalıyız bence.
Nihayetinde insan evladı, 2 Nisan 2026 gecesi Ay’a gitmek üzere yola çıktı. Gidip Ay’ın yüzeyinde yürümeyecekler, bir dolaşıp 10 gün sonra gelecekler. NASA ay tanrıçasından ilhamla görevin adını Artemis II mürettebatlı Ay uçuşu koymuş. Orion isimli uzay aracında biri kadın dört astronot var. Kadın astronotun adı Christina Hammock Koch. Şu koca dünyada çok az sayıda insanın yapabileceği şeyleri yaptığının pek de farkında olmayanlara özgü bir fiyakası var. Kadın olarak neşelenmeye vesile mi? Bence öyle. Ben fotoğraflarına, söyleşilerine hayran hayran bakarken o Ay’a gidiyor. Yolu, yolları açık olsun.

Merak edenler Nasa’nın YouTube sayfasından takip edebilir. “Uzay aracımız yok ama Artemis Tapınağı bizde” diyenler de Selçuk’taki Efes antik kentine turistik gezi yapabilir. O da neşeye vesileyse güzeldir. Ama ben de ânın coşkusunu kaçırmak istemediğimden fırlatmasıydı, gidişiydi, rotasıydı, nasıl hareket edeceğiydi falan diye merak ettikçe haberler coşarak akmaya başladı tabii. Ben de içinde biraz kayboldum ne yalan söyleyeyim.
Eh gökcisimlerinin hareketlerini portakal ve masa tenisi topuyla falan öğrenmeye çabalayan kuşaktan olduğumuzdan, üstüne de sözelcilikten bir aşamada tıkandım. Bir sözelcinin en iyi yaptığı şeyi yapıp meseleyi anlayacağım yere çektim. Tamam videoyu izliyorum, anlatan güzel anlatıyor, dünyanın çekim alanından çıkıp ayın çekim alanını kullanarak çevresinde tur atacaklarmış. Bak cümleyi işitiyorum, hatta buraya da yazıyorum. Ama anlamıyorum elbette. O zaman kendime başka coşku vesilesi bulayım, değil mi?
Şimdi, bu Artemis görevi uzun vadede Ay’da gezip dolaşmaya, sonra Mars’a gitmeye yarayacakmış. Yıllardır hazırız biz bu işlere efendim! Bunca ütopyayı, distopyayı boşuna mı okuduk? Ay’da olur Mars’ta olur, Astreoid B-612’de olur, adı daha karışık uzun gezegenlerde olur, ama orada bir hayat kurulur. İşte o hayatın “yeni” olmasını istemek, hayallere dalmak serbest. Annem gibi “Dünyayı kemirip basıp gidecekler” diyenler de çok, biliyorum. Diyelim öyle oldu ve gittiler. İyi olmaz mı? Hatta üstat Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler romanındaki gibi olsa? Dünyadaki muhalifleri, tek gidişe yetecek yakıtla doldurup uzay aracına bindirip yollasalar mesela. İyi olmaz mı? Bence olur.
“Bu işler böyle devam etse, bugün Ay’a yarın Anarres’e vasıl olsak, güzel olmaz mı?” deyip gülümserken birden yüksek sesle “Ay’a gidiyoz gari,” diye bağırmışım. Bu neşeye vesile olan herkese şükranlarımı sunarım. (ÖE/TY)







