İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında tesis edilen uluslararası hukuk düzeninin sonlanmak üzere olduğu, sonlandığıyla ilgili tartışmalar İsrail’in uluslararası destekle gerçekleştirdiği “Gazze Soykırımı”yla birlikte yoğunlaşmıştı. Ardından, görev tanımı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yerini alabilecek şekilde belirlenen Gazze-Barış Kurulu’nun kurulması ve faaliyete başlaması bu saptamayı bir adım daha haklı çıkardı. Şubat ayının son gününde ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı silahlı saldırı ve saldırıda hedef alınan tesisler bu tartışmaya son noktayı koydu denebilir. Yüzlerce yıllık birikim sonucunda şekillenmiş ve ortaklaşılmış uluslararası hukuk, temayüller, insanlık değerleri “yeni dünya düzeni”nde olmayacak. Batı için modernizmin esamesi okunmayan dönemleri çağrıştıran, “güçlünün, gücüyle egemen olduğu” yeni bir dünya düzeni tesis edilmek isteniyor.
ABD’nin NATO ülkelerini Hürmüz Boğazı’na müdahaleye davet etmesine verilen “ret” yanıtı dışında savaşın durmasını sağlayabilecek geniş kapsamlı bir çaba da görünür değil. Saldırganları durdurabilecek bugün için tek nesnel müdahale, “şimdiye kadarki saldırı planlarının askeri ve ekonomik başarısızlığının” devam etmesi gibi duruyor. Ancak, bu saldırıyı durdurmak, saldırıdan vazgeçmek zorunda kalsalar bile yenileri kapıda bekliyor olacak. Ta ki dünya emekçilerinin “Yeter! Üreten biziz yöneten de biz olacağız!” diyen örgütlü karşı çıkışı gerçekleşene-sağlanana kadar. Çünkü emperyalizmin bu adımları daha doğrusu varlığını korumak amacıyla atmak zorunda kaldığı bu adımlar yalnızca karşı çıkmakla durdurulabilecek aşamayı çoktan geçti. Ülkelerde, dünyada iktidarın, paranın saltanatının değişmesi gerekiyor.
Kopuş
Kapitalist-emperyalist sistem hem ekonomik hem siyasi hem de ideolojik olarak krizde. O nedenle toplumsal rıza üretemiyor, insana-doğaya karşıtlığını ve akıl dışılığını gizleyemiyor. Aksine her türden ve düzeydeki şiddetiyle var olabiliyor. Böylesi dönemlerde karşı mücadeleyi örgütleyebilmek ne kadar güçleşse de bu enternasyonalist örgütlenme sağlanabildiğinde sonuca ulaşabilmenin önündeki engellerin de o derece zayıflamış olduğu biliniyor. Böylesi bir dönemde kapitalizmin aşılması gereken ve aşılabilecek tarihsel bir sistem olduğu kabulünden hareketle düşünsel eleştiriyle birlikte, fiilen de dokunulabilecek bir yapı olduğunun görünür hale getirilmesi, emekçileri iktidarı hedefleyen siyasal kopuşa yönlendirmenin hedeflenmesi gerekiyor. Burada ilk adımlardan biri emekçilerin kendileri tarafından kabul edilen, bilinen, algılanan kimliklerine karşı çıkış değil, aksine bu adımların emekçilerin, ezilenlerin tümünü kapsayabilecek, hiçbirini dışarıda bırakmayacak bir zenginlikte olabilmesi için de özel çabaya gereksinim var.
Yaşamakta olduğumuz bugünler, bir süreden beri İkinci Paylaşım Savaşı’yla birlikte kapitalist-emperyalist kampta rezerv paranın ABD doları olmasıyla sembolize olan “yeni dünya düzeni”nin kurulmasından önceki günleri çağrıştırıyor. O zaman olduğu gibi, günümüzde de gelişmeleri görüp sessiz kalanlar çoğunlukta. Bir yandan bu sessiz çoğunluğu görmek ve o sessizliğin sonlanabilmesi için yalnızca yaşananların kötülüğünü anlatmak değil, “kötüler” gittiğinde paranın yerine emeğin ve emekçilerin yönetmeye başlamasıyla hangi kötülüklerin yaşanmayacağının, ne gibi güzelliklerin yaşanabileceğinin anlatılmasına olan gereksinim de hat safhada.
“Körleşme” romanı bugünlerimiz için ayna olabilir
20. yüzyılın anıt-romanları arasında yer alan Elias Canetti’nin Avrupa’nın büyük bölümünde faşizmin yaşanmaya başladığı, İkinci Paylaşım Savaşı başlamadan kısa süre önce yazdığı, “Körleşme” adlı romanının okumayanlarca okunması, önceden okumuş olanlarca da güncellenmesi dünyanın bugünleri için ayna işlevi görecektir. Romanı, çevirmeni Ahmet Cemal’in satırlarından alıntıyla kısaca özetleyebiliriz:
“… Romanın başkişisi Profesör Kien, içinden geldiği, ama yok saydığı bir dünyada salt kendi kafasının içine ve kendi evinin dört duvarı arasına kapanarak ve elde edebildiği bir bilgi dağarcığıyla var olabileceğine inanır. Gelgelelim yazgısı, insan gerçeğinin ve yaşamının yok sayıldığı her ortamda kendini gösteren yazgıdan farklı olmaz; kendini ‘üstün insan’ sayan, kendisinden başka kimseye neredeyse yaşama hakkını bile fazla gören Kien, ayağının altında ezdiği sineklerden daha aşağı gördüğü kimi insanların oyuncağı olup yıkıma sürüklenir. Romanın ikinci başkişisi olan kâhya kadın Threse, sıradanlıktan gelip, sıradanlıktan tek çıkış yolunu bireysel nicelikteki bir faşizmde arayan insan tipini simgeler. …. Threse’nin, faşizmin egemen olduğu ülkelerde, insanların sırf ırk farklılığı nedeniyle en korkunç biçimde aşağılanmasına, dahası ölüm kamplarına götürülmesine ses çıkartmayan, böylece de sessiz ve derinden amansız birer pasif faşiste dönüşen bir zamanların ‘halim selim’ vatandaşlarını temsil’ ediyor. ‘Körleşme, var olan koşullar altında, insanın insan olma onuruna aykırı düşen tüm buyurganlıklarla hesaplaşmak isteyen, sesini belki her zaman yükseltmeyen ya da türlü nedenlerle yükseltme olanağı bulamayan ama düşünmeyi, tanığı olduğu dünyayla hesaplaşmayı da gereksinim sayan sessiz bir çoğunluğa seslenmiştir. Bu çoğunluk, … paylaşımcılıktan uzak, kendi iç dünyalarına sıkıca kapanmış kimi aydınların yüzlerini gören bir çoğunluktur.”
Buyurganlıklara yalnızca başkaldırmamız yetmiyor. Sesini duymadığımız, sesini çıkar(a)mayan çoğunluğu da duyup bulmalı, ulaşabilmeli ve buyurganlıklara karşı hep birlikte ses çıkarabilmeliyiz. Böylesi bir dönemde, çığlıkların birlikteliği var olan kötüyü yıkarken, eş zamanlı olarak yeniden inşanın da vesilesi olabilecektir. (OH/TY)







