21. yüzyıl insanının ruh hâli (2)
İnsanın iç dünyası
İnsan, sadece dış dünyayla mücadele eden bir varlık değildir. Bunun yanında, kendi içinde de bir yolculuk sürdürür. Dışarıdaki koşullar ne kadar önemli olursa olsun, insanın kendisiyle kurduğu ilişki yaşamının temel belirleyicilerinden biridir.
İnsan, çoğu zaman dış dünyayı kontrol etmeye çalışırken kendi iç dünyasından uzaklaşabilir. Başarı, kabul görme, güvence ve görünür olma arayışı içinde kişi bazen kendisine ait olmayan beklentilerin peşinden gidebilir. Kendi sesini duymak yerine, toplumun, çevresinin ve çağın ona söylediği seslerle yaşamaya başlayabilir.
21. yüzyıl insanının ruh hâli (1)
Carl Gustav Jung, bu durumu insanın iç dünyası üzerinden açıklar. Jung, insanı yalnızca bilinçli tercihleri ve görünen davranışları üzerinden açıklamanın yeterli olmadığını düşünüyordu. Ona göre insanın ruhsal dünyasında farkında olmadığı, bastırdığı veya henüz tanımadığı yönler de vardır.
İnsan, kendisini yalnızca bildiği taraflarıyla yaşamaz. Bilincin altında kalan korkular, arzular, anılar, çatışmalar ve bastırılmış duygular da yaşamın içinde etkisini sürdürür.
Jung’ın temel düşüncelerinden biri şudur: “Bilinçdışı bilinçli hâle gelmedikçe hayatımızı yönlendirir ve biz buna kader deriz.” (abç. Carl Gustav Jung, Aion: Benliğin Fenomenolojisi Üzerine Araştırmalar) Bu ifade, insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmesinin neden önemli olduğunu anlatır. Çünkü insan farkında olmadığı yönleriyle de yaşar. Kendi korkularını, bastırdığı duygularını veya kabul etmek istemediği taraflarını tanımayan kişi, çoğu zaman kendi yaşamının görünmeyen güçleri tarafından yönlendirilebilir.
Jung’ın önemli kavramlarından biri olan persona, insanın toplum içinde taşıdığı yüzü ifade eder. İnsan, toplumsal bir varlık olduğu için belirli roller üstlenir. Bir aile üyesi, bir çalışan, bir yurttaş ya da bir arkadaş olarak farklı sorumluluklar taşır. Bu roller hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak sorun, insanın zamanla bu rollerden ibaret olduğunu düşünmeye başlamasıdır. Kişi, başkalarının beklentilerine uyum sağlamak için kendi gerçek duygularından uzaklaştığında, iç dünyasıyla dışarıya gösterdiği yüz arasında bir kopukluk yaşayabilir.
Modern çağın önemli sorunlarından biri de belki burada ortaya çıkıyor. İnsan, kendisini olduğu hâliyle yaşamak yerine, sürekli nasıl görünmesi gerektiğiyle ilgilenmeye başlayabilir. Daha başarılı görünmek, daha güçlü görünmek, daha mutlu görünmek ve daha yeterli görünmek için harcanan çaba, insanın kendi gerçekliğiyle bağını zayıflatabilir.
Jung’ın gölge kavramı ise insanın görmek istemediği yönlerini anlatır. Gölge, insanın yalnızca olumsuz özelliklerinden oluşmaz. Aynı zamanda kabul etmekte zorlandığı potansiyellerini, bastırdığı duygularını ve kendisine ait olduğunu kabul etmek istemediği taraflarını da içerir. Jung bu konuda şöyle der: “İnsan aydınlanmaya hayal ettiği ışık figürlerini canlandırarak değil, kendi karanlığının bilincine vararak ulaşır.” (Carl Gustav Jung, Psikoloji ve Simya)
İnsan, çoğu zaman kendisiyle ilgili hoşuna gitmeyen şeyleri görmek istemez. Korkularını, öfkesini, kırılganlığını veya eksikliklerini bastırabilir. Ancak bastırılan şey ortadan kaybolmaz. Görmezden gelinen yönler, farklı biçimlerde yaşam üzerinde etkili olmaya devam eder.
Jung’ın burada dikkat çektiği temel nokta şudur: İnsan, olgunlaşmak için kendisini kusursuz hâle getirmek zorunda değildir; kendisini daha bütünlüklü biçimde tanımayı öğrenmelidir. Çünkü insan, kendi karanlık yanlarıyla yüzleşmeden gerçek anlamda özgürleşemez. Kendi içinde görmek istemediği tarafları tanımayan kişi, çoğu zaman onları dış dünyaya yansıtır. Kendi korkularını başkalarının tehdidi olarak algılayabilir; kendi eksikliklerini başkalarının kusurlarında arayabilir.
Bu durum yalnızca bireysel bir mesele değildir. Toplumların da yüzleşmedikleri korkuları, bastırdıkları öfkeleri ve görmezden geldikleri sorunları vardır. Bireyin içinde yaşanan çatışmalar gibi, toplumsal düzeyde yaşanan çatışmaların da görünmeyen ruhsal kaynakları olabilir.
Jung’ın bireyleşme kavramı bu süreci açıklamak için kullanılabilir. Bireyleşme, insanın toplumdan koparak yalnızlaşması anlamına gelmez. Tam tersine, kişinin kendi bütünlüğüne ulaşarak daha sahici ilişkiler kurabilmesi anlamına gelir. Jung’ın bireyleşme kavramı bu süreci açıklamaya yardımcı olur. Bu kavramı bireycilikle karıştırmamak gerekir. Bireyleşme, insanın toplumdan koparak yalnızlaşması anlamına gelmez. Tam tersine kişinin kendi bütünlüğüne ulaşarak daha sahici ilişkiler kurabilmesi anlamına gelir.
Kendini tanıyan insan, başkalarına karşı da daha açık olabilir. Kendi kırılganlığını kabul eden insan, başkalarının kırılganlıklarını da daha kolay anlayabilir. Bugünün dünyasında belki de en büyük sorunlardan biri, insanın sürekli dışarıya bakarken kendi içine bakmayı unutmasıdır. Daha hızlı olmak, daha başarılı olmak, daha fazla görünür olmak için çabalayan insan, bazen en temel soruyu sormayı ihmal eder: Ben gerçekten kimim ve nasıl bir hayat yaşamak istiyorum?
Jung’ın düşünceleri bu soruya hazır bir cevap vermez. Ancak insanın bu soruyla yüzleşmesinin önemini gösterir. Çünkü insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki güçlenmeden, dış dünyayla kurduğu ilişkiler de tam anlamıyla sağlıklı hâle gelemez. Kendi içindeki parçaları tanımaya başlayan insan, yalnızca kendisini değil, insan olmanın ortak deneyimini de daha iyi anlamaya başlar.
Kişisel tarih ve kolektif hafıza
İnsanı anlamaya çalışırken iki farklı yanılgıya düşmek mümkündür. Birincisi, insanın bütün yaşamını yalnızca çocukluk deneyimleriyle açıklamaktır. İkincisi ise insanı yalnızca içinde yaşadığı toplumsal koşulların bir sonucu olarak görmektir. Oysa insan, bu iki alanın herhangi birine indirgenemeyecek kadar karmaşık bir varlıktır.
Çocukluk elbette önemlidir. İlk ilişkiler, aile ortamı, sevgi ve güven deneyimleri ya da yaşanan travmalar insanın ruhsal gelişiminde derin izler bırakabilir. İnsan, geçmişinden tamamen bağımsız değildir. Çocuklukta yaşanan bazı deneyimler, yetişkinlikte kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkileri etkileyebilir. Ancak insan yalnızca geçmişinin toplamı değildir. İnsanı sadece yaralarıyla tanımlamak, onun iyileşme ve dönüşme kapasitesini görmezden gelmek olur.
Geçmişinde zor deneyimler yaşamış pek çok insan, kendi hikâyesiyle yüzleşerek, farkındalık geliştirerek ve yeni anlamlar kurarak daha bütünlüklü bir yaşam oluşturabilir. Belki de insanı tanımlayan en önemli özelliklerden biri şudur: İnsan, başına gelenleri yalnızca taşımaz; onları yorumlar. Aynı deneyim, farklı insanlarda farklı anlamlara dönüşebilir. Bir kişi yaşadığı acıyı hayatının sonu olarak görebilirken, başka biri onu kendini tanımanın ve değişmenin başlangıcı olarak değerlendirebilir. Buradaki fark, yaşanan acının gerçekliğini ortadan kaldırmaz. Acının ağırlığını küçümsemez. Ancak insanın o acıyla kurduğu ilişkinin önemini gösterir. Oscar Wilde’ın De Profundis’te dile getirdiği gibi, acı bazen insanın yalnızca yıkıldığı değil, kendisini yeniden keşfetmeye başladığı bir deneyime de dönüşebilir.
Bu tartışma Frankl’ın temel görüşleriyle de örtüşür. Çünkü Frankl için insanın temel gücü, acıyı inkâr etmek değil; acının içinde bile bir anlam arayabilmesidir. Ancak bu anlam arayışı bireyin tek başına gerçekleştirdiği kapalı bir iç süreç değildir. İnsan, ilişkiler içinde var olur. Sevgi, dayanışma, ortak hafıza ve aidiyet duygusu insanın kendisini yeniden kurmasında önemli rol oynar.
Carl Gustav Jung’ın kolektif bilinçdışı kavramı da insanın yalnızca bireysel geçmişinden oluşmadığı fikrine dayanır. Jung’a göre insan, kendisinden önce gelen kuşakların deneyimlerinden, insanlığın ortak sembollerinden ve kültürel mirasından etkilenen bir varlıktır. Jung bu durumu şöyle ifade eder: “Bilinçdışı yalnızca kişisel değildir; insanlığın ortak mirasına ait evrensel kalıpları da içerir.” (Carl Gustav Jung, Dört Arketip)
Kolektif bilinçdışı kavramının bütün yönleri günümüz bilimsel yaklaşımları tarafından aynı biçimde kabul edilmese de işaret ettiği temel düşünce üzerinde düşünmeye değerdir: İnsan, yalnızca kendi yaşam hikâyesini taşımaz; aynı zamanda daha büyük bir insanlık hikâyesinin parçasıdır.
Belki de bu yüzden başka insanların acıları bize dokunur. Hiç tanımadığımız insanların yaşadığı bir savaş, dünyanın başka bir yerindeki bir felaket ya da bir insanın çaresizliği içimizde bir karşılık bulabilir. Çünkü insan yalnızca kendi sınırları içinde yaşayan bir varlık değildir.
Başkasının acısını hissedebilme, onun yaşadığı şeyi kendi insanlığımızla ilişkilendirebilme kapasitesine sahibiz. Dayanışmanın ruhsal temeli de biraz burada ortaya çıkar. Dayanışma yalnızca ortak çıkarlar etrafında kurulmaz. Aynı zamanda insanın, başka bir insanın hayatını kendisinden tamamen ayrı görmemesiyle ilgilidir.
Başkasının acısına duyarsızlaşmamak, insanın kendi insanlık duygusunu korumasının yollarından biridir. Ancak günümüz dünyasında bu bağın zayıfladığı görülmektedir. Sürekli rekabet, bireysel başarı baskısı ve insanları birbirinden ayıran ekonomik ve kültürel mekanizmalar, kişinin yalnızca başkalarından değil, kendi duygularından da uzaklaşmasına neden olabilir. Böyle bir ortamda insan hem kendi iç dünyasına hem de ortak insanlık deneyimine yabancılaşabilir.
Bu nedenle, ruhsal iyileşmeyi yalnızca bireyin kendi içine kapanarak gerçekleştireceği bir süreç olarak görmek eksiktir. İnsan, ilişkiler içinde gelişir. Sevgi, dayanışma, paylaşım ve ortak mücadele insanın ruhsal bütünlüğünün de önemli kaynaklarıdır.
Buradan şu sonuca varabiliriz: İnsan, kendisine miras kalanları fark edebilen, onları yeniden yorumlayabilen ve kendi yaşamına yansıyan geçmişinin taşıyıcısıdır ama geçmişinin mahkûmu değildir.
Sonuç: Yeniden insan olmak
21. yüzyıl insanının yaşadığı ruhsal sıkışmayı anlamak için tek bir nedene bakmak yeterli değildir. İnsan, ne yalnızca ekonomik koşulların, siyasal yapıların ve toplumsal ilişkilerin ürünüdür ne de bütün yaşadıklarından bağımsız, yalnızca kendi iradesiyle hareket eden bir varlıktır. İnsan, bütün bu katmanların kesiştiği yerde var olur. Yaşadığı toplum insanın düşüncelerini, beklentilerini ve yaşam biçimini etkiler. İçinde bulunduğu ekonomik düzen, çalışma koşulları, kültürel değerler ve sosyal ilişkiler insanın ruh dünyası üzerinde güçlü izler bırakır.
Bu nedenle insanın yaşadığı mutsuzluğu, yalnızlığı ve anlamsızlık duygusunu yalnızca bireysel bir sorun olarak görmek eksik kalır. Ancak insanın iç dünyasını görmezden gelmek de aynı ölçüde eksiktir. Çünkü insan sadece dış koşullara tepki veren bir varlık değildir. İnsan anlam arayan, geçmişiyle yüzleşebilen, kendi davranışlarını sorgulayabilen ve yaşamına yeni bir yön verebilen bir varlıktır.
Fromm bize modern insanın nasıl yabancılaşabileceğini gösterir. İnsan, sahip oldukları, başarıları ve dışarıdan aldığı onaylar üzerinden kendisini tanımlamaya başladığında kendi varlığıyla bağını kaybedebilir. Bu düşünceyi Fromm şu sözlerle ifade eder: “İnsan, sahip olduğu şeyler değildir; insan, olduğu şeydir.” (Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak)
Bu düşünce, çağımızın önemli sorunlarından birine işaret eder. İnsan, kendi değerini yalnızca üretkenliğiyle, başarısıyla, ekonomik gücüyle ya da başkalarının onayıyla ölçmeye başladığında, kendi varlığının derinliğinden uzaklaşabilir.
Frankl, bize insanın en zor koşullarda bile anlam arayışını sürdürebileceğini hatırlatır. İnsan her zaman koşullarını seçemez; ancak yaşadıklarıyla kurduğu ilişki, onun ruhsal dünyasının önemli bir parçasıdır. Fakat Frankl’ın düşüncesi bireyi yalnızlaştıran bir çağrı değildir. Tam tersine insanın anlamı çoğu zaman ilişkiler içinde bulduğunu gösterir. Sevgi, dayanışma, bağlılık ve ortak amaçlar insanın yaşam karşısındaki direncini güçlendiren temel kaynaklardır.
Jung ise insanın kendi içine bakmasının önemini gösterir. İnsan yalnızca dış dünyayla değil, kendi içinde tanımadığı yönlerle de karşılaşmak zorundadır. Kendi korkularıyla, kırılganlıklarıyla ve gölge yanlarıyla yüzleşebilen insan, daha bütünlüklü bir yaşam kurabilir.
Frankl, Jung ve Fromm’un farklı yollarla ulaştığı ortak nokta şudur: İnsan, basit bir varlık değildir. Onu tek bir nedene indirgemek, insanın gerçekliğini eksiltir. Bugün belki de en önemli ihtiyaçlarımızdan biri, insanı bütünlüğü içinde yeniden düşünebilmektir. İnsanın yaşadığı sorunları yalnızca çocukluk travmalarına bağlamak yeterli değildir. Çünkü insan geçmişinden ibaret değildir. Ancak çocukluğun ve erken deneyimlerin insan üzerindeki etkisini yok saymak da mümkün değildir.
Benzer şekilde insanın yaşadığı bütün sorunları yalnızca toplumsal sisteme bağlamak da yeterli değildir. Çünkü insan, toplumun içinde şekillenir; ama aynı zamanda kendi iç dünyasıyla ilişki kurabilen bir öznedir. Bu nedenle gerçek bir dönüşüm, iki alanda birlikte gerçekleşir.
Bir yandan insanın içinde yaşadığı koşulları değiştirmek için dayanışmaya, ortak mücadeleye ve toplumsal sorumluluğa ihtiyaç vardır. Çünkü insan yalnızca bireysel çözümlerle aşılabilecek bir dünyada yaşamamaktadır. Diğer yandan insanın kendi iç dünyasıyla yüzleşmeye, kendisini tanımaya ve yaşamına anlam katmaya ihtiyacı vardır. Çünkü dış dünyayı değiştirme çabası, insanın kendi içindeki parçalanmayı görmezden geldiğinde eksik kalabilir.
Belki de bugün yeniden hatırlamamız gereken şey şudur: İnsan hem tek başına bir bireydir hem de büyük bir insanlık hikâyesinin parçasıdır. Kendi acısını anlayabilen insan, başkalarının acısına daha açık hâle gelir. Kendi kırılganlığını kabul edebilen insan, başkalarının kırılganlığına karşı daha anlayışlı ve şefkatli olabilir.
Kendisiyle sahici bir ilişki kurabilen insan, toplumla da daha sahici bağlar kurabilir. 21. yüzyılın belirsizlikleri karşısında insanın ihtiyacı yalnızca daha fazla kontrol değildir. Belki de asıl ihtiyaç: Anlam, bağ ve bütünlüktür. Çünkü insanı yeniden güçlendirecek olan şey yalnızca daha hızlı üretmek, daha fazla tüketmek veya daha görünür olmak değildir. İnsanı güçlendiren şey; kendisini tanıyabilmesi, başkalarıyla gerçek bağlar kurabilmesi ve yaşadığı dünyaya rağmen değil, onun içinde anlamlı bir yer bulabilmesidir.
Sonuç olarak insan ne yalnızca sistemin kurbanıdır ne de yalnızca kendi kaderinin yaratıcısıdır. İnsan; içinde yaşadığı dünyanın, taşıdığı geçmişin, kurduğu ilişkilerin ve kendi ruhuyla yaşadığı karşılaşmaların bütünüdür. Yeniden insan olmak için bunlar önemli verilerdir; ipuçlarıdır.
(MY/VC)