Hayat sizi kırdığında,
Çağrılmadan gelen tamirciler vardır.
Bu, ilaçtan da paradan da önceliklidir.
Sosyalizmin kapitalizmden,
Aşkın sıradan ilişkiden farkı budur.
Her şey olması gerektiği gibidir içten ve doğaldır.
Aşk ve Devrim
Aşkın en çok yan yana getirildiği, hatta aşka en çok yakışan kavramlardan biri devrimdir. Bu nedenle sosyalizmin “aşkın toplumsallaşması” olarak tanımlanması bir zorlama değildir. Hatta sosyalizm, yeryüzünün aşkın yüzü olmasıdır; kapitalizmin, sevginin önüne koyduğu tüm duvarları aşmaktır.
Aşk, insanın kendi kabuğunu kırarak kendi dışına taşmasıdır; yalnızca bir başka insanı değil, başka canlıları, doğayı ve hayatın bütün değerlerini kucaklamasıdır. Bu yönüyle aşk, gelip geçen bir duygu değil; bir yaşam pratiğidir;, etik bir tutum, ısrarlı bir yaşam sevgisidir.
Aşk, hayatın içinden taşan, yerleşik sınırları zorlayan bir enerjidir; devrimle arasındaki benzerlik de tam burada başlar. Nasıl ki devrim, toplumun varolan köklü düzenini sarsar, alışılmış ilişkileri parçalar ve daha nitelikli bir dünyaya kapı aralarsa; aşk da insanın ruhsal dünyasının en derin noktalarına kadar ulaşır; insanı alışkanlıklarının, korkularının ve konforunun ötesine taşır. Aşk, “normal” olanı yeterli bulmaz; devrim gibi, sınır çizilmesine razı olmaz, daha derin ve daha anlamlı olanını ister. Mitolojik çağrışım yapması, mitolojik nehirlerde yüzdürmesi, aşkın gerçek olmamasından değil, köklerinde biriken özsudandır.
Cemal Süreya’nın “Gözlerin durur mu, onlar da gidiyorlar; gitsinler, oysa ben senin gözlerinsiz edemem” dizelerinde olduğu gibi aşk, ayrılığı da içinde taşıyan bir bütündür; bu nedenle insana öncelikle özgürlük ama bazen acı da verir. Çünkü aşk, güvenli alanlardan vazgeçmeyi, kaybetme ihtimalini göze almayı gerektirir.
Tam da bu yüzden aşkın devrimsel yönü, onu salt romantik bir duygu olmaktan çıkarır; eylemle, cesaretle ve hayal gücüyle iç içe geçmiş bir varoluş hâline dönüştürür.
Birini tüm kalbinizle sevdiğinizde, yalnızca kendi sınırlarınızı değil, bir anlamda içinde soluduğunuz dünyayı da yeniden yaratırsınız.
Ferhat’ın Şirin için dağları delmesi, Kerem’in Aslı uğruna yanmayı göze alması, Edip Cansever’in “doktor kansızlık der, ben sensizlik derim” itirazı, aşkın bu dönüştürücü ve başkaldıran doğasının şiirsel ifadeleridir. Aşk, bireysel bir deneyim olarak başlar ama orada kalmaz; siz alan büyütebildiğiniz ölçüde toplumla, tarih ve mücadeleyle kesişir. Sevgi, yaşamın anlamını çoğaltır; insanı kendi dar benliğinden çıkararak başkalarıyla birlikte düşünmeye ve hareket etmeye çağırır.
İlk etapta insanın göğsünde alevlenen aşk ateşi, ilk bakışta kişiyi savunmasız kılıyormuş gibi görünür; oysa gerçekte insanı daha cesur hâle getirir. Çünkü aşk, kaybetmeyi göze alabilme cesaretidir. Tıpkı devrim gibi mevcut düzeni tehdit eder, konforu bozar, risk alır; ama sonunda yaşamı daha geniş, daha özgürlükçü ve daha anlamlı bir yere taşır.
Aşkın dili, kökeni ve sarmaşık hâli
Aşk, yalnızca yaşanan bir durum değil; aynı zamanda dile yerleşen, dili dönüştüren bir güçtür. “Sevgi, yalnızca bir kalbin duygusu değildir;/Evrenle, doğayla, tüm yaşamla bütünleşir.” (Rabindranath Tagore) Belki de bu yüzden, aşk hakkında konuşurken kelimelerin yetersiz, söylenen her şeyin eksik kaldığı durumlar oluşur. İnsan âşık olduğunda yalnızca duygulanmaz, aynı zamanda başka türlü konuşmaya, başka türlü düşünmeye başlar.
Tam da bu bağlamda aşk, insanın denetim altına alınamayan bir hâlidir. Başlangıcı planlanamaz, sonu hesaplanamaz. Aşkın bu başına buyrukluğu, onu düzenle çelişmeli hâle getirir. Çünkü düzen, ölçü ister; sınır ister; tanım ister. Oysa aşk, kurallara sığmaz. Tam da bu nedenle tarih boyunca aşk, ya yüceltilmiş ya da küçümsenmiş; ama hiçbir zaman tam anlamıyla ehlileştirilememiştir.
Aşkın dili çoğu zaman mecazlara, şiire ve hatta suskunluğa dayanır. Çünkü düz cümleler, aşkın ağırlığını taşıyamaz. Bu yüzden aşk, en çok şiirde kendine yer bulur; çünkü şiir de aşk gibi açıklamaktan çok hissettirir.
Aşk, insanı çoğaltır; tekil bir varoluştan (“ben” sınırlarından) çıkarıp “biz” ihtimaline yaklaştırır. Bu hâliyle aşk, bireyselliğin dar sınırlarını aşar; insanı başkasıyla birlikte düşünmeye, hissetmeye ve var olmaya çağırır; “Biz” sözcüğünden ibaret bir şiir yazdırır.
Kendi sınırlarını fark eden insan, onları aşma cesaretini aşk sayesinde bulur. Bu yüzden aşk, zayıflık değil; tam tersine, önemli bir güçtür. Kırılganlığı göze alabilme gücüdür. Kaybetme ihtimaline rağmen bağlanabilme cesaretidir. İşte bu nedenle aşk, sarmaşık gibi sarmalarken boğmaz; doğru yerde tutunmuşsa, insanı hayata daha sıkı bağlar.
Aşkın dili, nihayetinde insanın kendisiyle konuşma biçimini de değiştirir. Aşk, insanı kendisiyle yüzleştirir; bu yüzleşme hâli, en gerçekçi deneyimlerden biridir.
Bu nedenle aşk, sadece yaşanan bir duygu değil; insanın varoluşuna kök salan, onu dönüştüren bir sarmaşıktır. Sökülüp atılamaz; iz bırakır. Bazen acıtır, bazen iyileştirir ama mutlaka değiştirir.
Aşkın bireysel ve toplumsal boyutu
Sabahları Lazkiye’de
Güneşin Adonis’in şiirlerine doğması gibi
Her birimizin ve bir arada hepimizin
Bir şiirin mısralarında kardeşleşmesi gibidir aşk...
Aşk, çoğu zaman bireyin iç dünyasına ait, mahrem ve kapalı bir duygu gibi düşünülür. Oysa aşk, yalnızca kalpte yaşanan bir hâl değil; insanın dünyayla kurduğu ilişkinin biçimini kökten değiştiren, bireysel olduğu kadar toplumsal bir güçtür. Birini sevmek, yalnızca duygulanmak değildir; yaşamın anlamını çoğaltan, insanı sorumluluk almaya ve yaratıcı olmaya çağıran bir eylemdir. Bu yönüyle aşk, kişisel bir hazdan çok daha fazlasıdır; bir direniş ve bir bağlılık biçimidir.
İnsan sevdiğinde, yalnızca kendisi için sevmez. Sevgi, insanı kaçınılmaz olarak başkalarını düşünmeye zorlar. Sevilenin varlığı, insanın dünyaya bakışını değiştirir; adalet duygusunu, merhametini, vicdanını keskinleştirir. Bu yüzden aşk, bireyin içe kapanması değil; tersine, dışa açılmasıdır. Bu durum, kişiyi toplumsal basamaklara doğru taşır.
Aşkın bireysel deneyimi, toplumsal bağlardan bağımsız değildir. Cemal Süreya’nın “Gitmekle gidilmiyor ki… Gönlün kalır, anıların kalır” dizelerinde işaret ettiği gibi aşk, yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir hâl olarak kalmaz; hafızaya, zamana ve ortak yaşantılara yayılır. Anılar, mekânlar, tanıklıklar ve suskunluklar aracılığıyla çoğalır. İnsan sevdiğinde, sadece bir kişiye değil, aynı zamanda bir hayata, bir zamana ve bir dünyaya bağlanır.
Bu nedenle aşk, insanı sorumluluk almaya çağırır. Sevmek, bir başkasının varlığını önemsemek demektir; onun acısına, sevincine, kırılganlığına duyarlı hâle gelmektir. Bu duyarlılık, insanı yalnızca bireysel ilişkilerinde değil, toplumsal hayatta da karşılık bulur. Sevgiyle bakan bir insan, adaletsizliğe daha az tahammül eder; eşitsizliğe, şiddete ve yabancılaşmaya karşı daha fazla itiraz geliştirir.
Aşkın devrimsel yönü tam da burada görünür hâle gelir. Kişi kendi sınırlarını aşarken, farkında olarak ya da olmayarak toplumsal bir dönüşümün de zeminini hazırlar. Çünkü aşk, mevcut düzenin dayattığı yalnızlık, rekabet ve parçalanma hâllerine karşı bir itirazdır. Aşk, insanı yalnızca kendisi için değil, başkalarıyla birlikte var olmaya çağırır. Bu çağrı, politik olduğu kadar etik bir çağrıdır.
Aşkın bireysel ve toplumsal boyutları birbirinden ayrılmaz. Birini sevmek, dünyayı sevmeyi öğrenmenin ilk adımıdır. Bu yüzden aşk, yalnızca iki kişi arasında yaşanan bir duygu olarak sınırlanamaz. O, insanın topluma, hayata ve geleceğe bağlanma biçimidir. Sevgi, insanın dünyayla kurduğu en gerçekçi ilişkidir; insanı yalnızlıktan kurtaran, onu başkalarıyla birlikte düşünmeye ve üretmeye yönelten bir güçtür.
Özetle aşk, hem kişisel hem kolektif bir deneyimdir. İnsan, sevdiğinde yalnızca kendi varoluşunu derinleştirmez; aynı zamanda dünyayla etkileşime geçer, onu dönüştürme ihtimalini de büyütür. Aşk, bireyi tamamladığı kadar toplumu da dönüştüren, insanı insan yapan en güçlü bağlardan biridir.
Kapitalizm, yabancılaşma ve aşkın metalaşması
Aşk, tarih boyunca insanın en sahici, en dönüştürücü deneyimlerinden biri olagelmiştir. Ancak modern kapitalist toplumda aşk, giderek kendi doğasından koparılarak tüketilebilir, pazarlanabilir ve denetlenebilir bir nesne hâline getirilmiştir. Reklamlarda, dizilerde, sosyal medyada ve popüler kültürde aşk; hızlı yaşanan, çabuk tüketilen ve kolayca ikame edilebilen bir “duygu ürünü” olarak sunulur. Bu sunum, aşkın derinliğini ve dönüştürücü gücünü aşındırırken, insanı da giderek daha yalnız ve yabancı bir hâle sürükler.
Kapitalist düzen, her şeyi ölçmek, sınıflandırmak ve kâr üretir hâle getirmek ister. Tam da bu nedenle aşk bu düzen için tehlikelidir; çünkü insanı yalnızca tüketen bir özne olmaktan çıkarır, düşünen, hisseden ve bağlanan bir varlık hâline getirir. Bu nedenle aşk, ya romantik bir masala indirgenir ya da hızla tüketilip unutulması gereken bir heyecana dönüştürülür.
Bu metalaşma sürecinde aşk, emekten koparılır. Oysa gerçek aşk emek ister; zaman, sabır, sorumluluk ve karşılıklı dönüşüm gerektirir. Kapitalist kültür ise emeği görünmez kılar, kolay olanı yüceltir. “Mutlu aşk” imajları, pürüzsüz ilişkiler ve zahmetsiz bağlanma vaatleri, aşkın gerçek doğasını örter. Böylece insanlar, sevmenin zorluğunu ve gereklerini değil, sadece sonucunu talep eder hâle gelir. Bu da aşkı yüzeyselleştirir.
Yabancılaşma tam da bu noktada derinleşir. İnsan, hem kendisine hem de başkalarına yabancılaşır. Sevgi, bir paylaşım ve ortaklaşma hâli olmaktan çıkar; kişisel tatminin aracı hâline gelir. Oysa aşk, “ben”den çok “biz”le ilgilidir. Kapitalist bireycilik, bu “biz” hâlini aşındırır; bağlanmayı zayıflık olarak gösterir.
Buna rağmen aşk, bütünüyle ehlileştirilemez. Ne kadar metalaştırılmaya çalışılsa da aşk, her zaman bir fazlalık üretir; düzenin sınırlarını aşar. Beklenmedik bir anda ortaya çıkar, hesapları bozar, planları altüst eder. Bu yönüyle aşk, kapitalist aklın karşısında bir direnç alanıdır. Aşk, hızın değil sürekliliğin; tüketimin değil bağlılığın; sahip olmanın değil paylaşmanın dilidir.
Bu nedenle aşk, yabancılaşmaya karşı bir panzehirdir; kapitalizme karşı devrimcidir; ama aşk böyledir; imitasyon aşklar, neoliberal alışverişler, al-sat, yap-boz ilişkiler değil. İnsan, sevdiğinde kendine geri döner; duygularını, kırılganlığını ve insani ihtiyaçlarını hatırlar. Aşk, insanın yalnızca ekonomik bir varlık olmadığını; hisseden, özleyen ve anlam arayan bir canlı olduğunu yeniden görünür kılar.
Aşkın metalaştırılması, onun gücünü yok etmeye yetmez. Aşk, her şeye rağmen kendini yeniden üretir; yasaklandığı, küçültüldüğü ve sıradanlaştırıldığı her yerde başka biçimlerde ortaya çıkar. Çünkü aşk, insanın vazgeçemediği bir ihtiyaçtır. Yabancılaşmış bir dünyada, insanı yeniden insana bağlayan en güçlü köprüdür. Ve belki de tam bu yüzden, aşk hâlâ en devrimci imkânlardan biridir.
Aşk, Şiir ve Sanat
Aşk, çoğu zaman kelimelere sığmaz denir; ama insan yine de onu anlatmaya çalışmaktan vazgeçmez. Çünkü aşk, anlatılamadığı ölçüde dile ihtiyaç duyar. Aşk, dili zorlar; dil yetersiz kaldıkça şiir devreye girer.
Şiir, aşkın vatanıdır. Mantığın ve gündelik dilin açıklamakta zorlandığı hâlleri, şiir ifade eder. Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum” demesi, adeta anlatamamanın kendisini anlatıya dönüştürür. Bu, aşkın diliyle sanatın dili arasındaki ortak noktadır.
Sanat, aşkı idealize etmekten çok onu derinleştirir. Gerçek aşk, şiirde ya da romanda bir “mutlu son”dan ibaret değildir; acıyı, ayrılığı, özlemi ve çelişkiyi de içinde taşır. Cemal Süreya’nın, Turgut Uyar’ın dizelerinde aşk, kusurlu ama sahici bir hâl olarak karşımıza çıkar. Bu sahicilik, insanı kendi kırılganlığıyla yüzleştirir. Sanat, aşkı estetize ederken onu yumuşatmaz; tam tersine, daha görünür ve daha yakıcı kılar.
Aşk ve sanat arasındaki bağ, insanın kendini aşma isteğinden beslenir. Seven insan, sadece bir başkasına değil; dünyaya, hayata ve insana dair yeni bir bakış kazanır. Bu bakış, yaratıcıdır. Ressamın rengine, müzisyenin notasına, yazarın cümlesine sinen şey çoğu zaman aşktır. Aşk, yaratma cesareti verir; insanın içindeki sesi dışarı çağırır.
Bu yüzden aşk, insanın içindeki suskun alanları konuşturan bir dildir. İnsanı sadece biyolojik bir varlık olmaktan çıkarır; anlam arayan, değer üreten, düş kuran bir özneye dönüştürür. Sanat da bu dönüşümün izini sürer. Aşkla yoğrulmuş bir sanat eseri, izleyeni ya da okuru geliştirir; ona kendini ve başkasını yeniden düşündürür. Aşk, burada bireysel bir duygu olmaktan çıkar; kolektif bir hafızaya dönüşür.
Aşk, sanat aracılığıyla yalnızca anlatılmaz; çoğalır. Bir kişinin yaşadığı duygu, başkalarının hayatına dokunur. İnsan, bir şiirde kendini bulur, bir şarkıda teselli olur, bir romanda yalnız olmadığını fark eder. Aşk ve sanat, insanı bu ortak duyguda buluşturur. Ve belki de tam bu yüzden, aşkı anlatma çabası hiç bitmez. Çünkü insan, insan kalabilmek için aşka ve onun diline sürekli olarak ihtiyaç duyar.
Aşkın Yaratıcı ve Dönüştürücü Doğası
Aşk, nihayetinde bir cesaret meselesidir. İnsanın kendini açması, incinebilir hâle gelmesi, kaybetmeyi göze almasıdır. Bu yüzden aşk, güvenli alanları sevmez; konforu dağıtır, alışkanlıkları bozar. Seven insan, başına ne geleceğini bilmeden adım atar. Aşkın bu gözü kara hâli, onu devrimle bir kez daha buluşturur; her ikisi de korku engelini aşarak yapılan bir tercihtir.
Cesaret, burada kararlılık ve ısrardır; sevmekte ısrar etmek, vazgeçmemekte ısrar etmek, dünyanın hoyratlığına rağmen yüreğini kapatmamak. Sevdiğinde insan, yalnız kendisi için değil, başkası için de yaşamayı öğrenir. Bu, bencil bir varoluştan etik bir varoluşa geçiştir.
Aşkın cesareti, umudu da beraberinde getirir. Aşk, umudu diri tutar; en karanlık anlarda bile “başka bir ihtimal” olduğunu hissettirir. Yabancılaşmaya, hoyratlığa, hızın ve tüketimin dayattığı yüzeyselliğe karşı bir dirençtir. Aşk, insanı nesneleşmekten kurtarır; başkasını da bir nesneye indirgemesine izin vermez. Sevilen, sahip olunan değil; tanınan, gözetilen, önemsenendir.
Aşkın umudu, dünyayı bütünüyle değiştirmese bile insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirir. Seven insan, doğaya başka bakar, başkasının acısını daha yakından hisseder, haksızlığa daha az tahammül eder. Aşk, duyarlılığı artırır; duyarlılık ise dönüşümün ilk adımıdır. Büyük toplumsal kırılmalar, çoğu zaman küçük insani bağlardan filizlenir.
İnsan, aşk sayesinde kendini aşar ama kendinden vazgeçmez. Aşk, benliği yok etmez; derinleştirir. Kişi, sevdiğinde çoğalır; toplumsallaşır. Bu, pasif bir kabulleniş değil; aktif bir katılımdır. Hayata seyirci kalmamak, acıya sırt çevirmemek, güzelliği savunmak vb. Bunların hepsi aşkın olumlu yansımalarıdır.
Sonunda aşk, bize şunu öğretir; yaşamak, sadece hayatta kalmak değildir. Yaşamak, bağ kurmaktır; anlam üretmektir; risk almaktır. Aşk olmadan sürdürülen bir hayat eksik değildir belki, ama sığdır. Aşk, derinliktir. İnsan, o derinlikte kendini de bulur.
Bu yüzden aşk, geçici bir hâl değil; bir tutumdur. Umudu diri tutar, cesareti besler. Aşk, her şeye rağmen yaşamın güçlüklerine “evet” diyebilmektir. Ve belki de tam bu yüzden, insanlık tarihi boyunca en çok yara alanlar, en çok sevenler olmuştur; ama dünyayı daha yaşanır kılanlar da hep onlardır.
(MY/EMK)







