21. yüzyıl insanının ruh hâli (1)
Ayakta ölmüş bir ağacın
Hala yaşıyormuş gibi durması
Bir sigaranın dudakta sönmesi gibi
İnsanı teslim almış olan nihilizm enfeksiyonunu
Gizliyor bugünün neoliberal rasyonalizmi...
Belirsizlik çağında, ruhsal bir fırtınanın içinde insan
İnsan, yalnızca bulunduğu koşulların içinde değil, o koşullara verdiği anlamın içinde de yaşar. Tarihin her dönemi kendi ruh hâlini üretmiştir. Savaşlar, ekonomik krizler, toplumsal dönüşümler ve kültürel kırılmalar yalnızca toplumların yapısını değil, insanların kendilerini ve dünyayı algılama biçimlerini de değiştirmiştir.
21. yüzyıl insanı ise kendine özgü bir çelişkinin içinde yaşamaktadır. Hiç olmadığı kadar fazla bilgiye, iletişim imkânına ve seçeneğe sahip olan insan; aynı zamanda yoğun bir belirsizlik, yalnızlık ve anlamsızlık duygusuyla karşı karşıyadır.
Bugün birçok insan, ne olup bittiğini tam olarak anlayamadığı büyük bir fırtınanın içinde yaşıyor gibidir. Dünya hızlı biçimde değişmekte; ekonomik ilişkiler, teknolojik dönüşümler, çalışma biçimleri ve toplumsal bağlar sürekli yeniden şekillenmektedir. Ancak insanın ruhsal yapısı bu değişim hızına her zaman aynı hızla uyum sağlayamamaktadır.
Belki de çağımızın en belirgin özelliklerinden biri, “normal” kabul ettiğimiz şeylerin değişmesidir. Sürekli rekabet, sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğu, sürekli daha fazlasını isteme baskısı ve hiç bitmeyen performans beklentisi zamanla sıradanlaşmıştır. Fakat sıradanlaşan her şey insan için sağlıklı ya da doğal olmayabilir.
Bugünün insanı çoğu zaman yalnızca dış dünyayla değil, kendi iç dünyasıyla da mücadele etmektedir. Gelecek kaygısı, başarısızlık korkusu, yalnızlık ve anlam arayışı birçok insanın hayatının görünmeyen ama güçlü parçaları hâline gelmiştir.
Burada bence en temel soru, “İnsanların yaşadığı bu yaygın mutsuzluğun kaynağı nedir?” biçiminde olmalıdır. Bu soruya verilecek ilk cevaplardan biri toplumsal koşullardır. Çünkü insan, içinde yaşadığı dünyadan bağımsız değildir. Ekonomik düzen, kültürel değerler ve siyasal atmosfer insanın düşünme biçimini, beklentilerini ve ruh hâlini etkiler. Ancak insanı yalnızca dış koşulların sonucu olarak görmek de eksik kalır. Çünkü insan yalnızca toplumun içinde yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda kendi iç dünyası, geçmişi, korkuları, umutları ve anlam arayışı olan bir varlıktır.
Bu nedenle 21. yüzyıl insanının ruh hâlini anlayabilmek için iki ayrı alana aynı anda bakmak gerekir: İnsan, hangi dünyada yaşıyor ve insan kendi içinde nasıl bir dünya taşıyor. Belki de bugün ihtiyacımız olan yaklaşım tam olarak budur: Ne insanı yalnızca sistemin kurbanı olarak görmek ne de bütün sorumluluğu bireyin omuzlarına bırakmak. İnsan, toplumsal koşullar ile ruhsal gerçekliğin kesiştiği yerde anlaşılabilir.
Carl Gustav Jung’ın insanın iç dünyasına ilişkin düşünceleri bu noktada bize önemli bir kapı aralar. Jung, insanın yalnızca bilinçli tercihleriyle açıklanamayacağını, görünmeyen ruhsal süreçlerin de insan yaşamında etkili olduğunu savunur.
Jung şöyle der: “Kendi bilinçdışını bilinçli hâle getirmediğin sürece, bilinçdışı hayatını yönlendirecek ve sen buna kader diyeceksin.” (Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri) Bu ifade, bugünün insanının yaşadığı ruhsal sıkışmayı anlamak açısından önemlidir. Çünkü insan yalnızca dış dünyanın etkisi altında değildir; aynı zamanda farkında olmadığı iç süreçlerin de etkisi altındadır.
Kişi kendi korkularını, arzularını, bastırılmış yönlerini ve iç çatışmalarını tanımadığında, yaşamını anlamlandırmakta zorlanabilir. Bu nedenle çağımızın sorunu yalnızca dışarıdaki dünyanın karmaşası değildir; aynı zamanda insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu bağın zayıflamasıdır.
Yabancılaşmanın yeni biçimleri
İnsan, içinde yaşadığı dünyadan bağımsız değildir. Düşünceleri, beklentileri, korkuları ve hayalleri büyük ölçüde içinde bulunduğu toplum tarafından şekillenir. Bu nedenle insanın yaşadığı ruhsal sıkışmayı anlamak için yalnızca bireyin iç dünyasına değil, o iç dünyayı kuşatan toplumsal koşullara da bakmak gerekir.
Modern çağın önemli kırılmalarından biri, insanın kendisini giderek daha fazla bir “proje” olarak görmeye başlamasıdır. İnsan artık yalnızca yaşamını sürdürmeye değil; sürekli kendini geliştirmeye, kendisini pazarlamaya, daha başarılı, daha üretken ve daha görünür olmaya zorlanmaktadır. Kendi varlığını olduğu hâliyle kabul etmek yerine, sürekli değiştirilmesi ve iyileştirilmesi gereken bir eksiklik gibi algılayabilmektedir.
Özellikle neoliberal dönemle birlikte rekabet yalnızca ekonomik alanla sınırlı kalmamış, insanın kendi benliğiyle kurduğu ilişkiye de taşınmıştır. İnsan sadece işinde değil, hayatının her alanında kendisini ölçmek, karşılaştırmak ve kanıtlamak zorunda hissedebilir.
Başarı artık salt yapılan işle değil; sahip olunanlarla, ulaşılabilenlerle ve dışarıya yansıtılan imajla da belirlenmektedir. Bu dönüşüm, insanın yalnızca emeğine değil, zamanla kendi duygularına ve ihtiyaçlarına da yabancılaşmasına yol açabilir. Erich Fromm, modern insanın yaşadığı bu yabancılaşmayı anlamaya çalışan önemli düşünürlerden biridir. Fromm’a göre insanın temel sorunlarından biri, “olmak” ile “sahip olmak” arasındaki dengenin bozulmasıdır. İnsan kendisini giderek sahip oldukları üzerinden tanımlamaya başladığında, kendi varlığıyla kurduğu ilişki zayıflayabilir.
Fromm, bu ayrımı şöyle ifade eder: “Sahip olmak yönelimi, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi bir edinme ve kullanma ilişkisine dönüştürür. Olmak yönelimi ise insanın kendi güçlerini canlı biçimde ortaya koymasıdır.” (abç. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak)
Fromm’un dikkat çektiği nokta, sahip olmanın kendisinin kötü olduğu değildir. İnsan, elbette ihtiyaçlarını karşılamak, üretmek ve yaşamını güvence altına almak ister. Sorun, insanın varlığını yalnızca sahip olduklarıyla açıklamaya başlamasıdır. Çünkü sahip olmak üzerine kurulan bir hayatın sonu yoktur. Daha fazla başarı, daha fazla tüketim, daha fazla kabul görme ve daha fazla güvence arayışı insanı sürekli bir eksiklik duygusunun içinde bırakabilir.
İnsan, bir şeylere ulaştığında bile kısa süre sonra yeni bir yetersizlik hissiyle karşılaşabilir. Burada önemli olan nokta şudur: Sorun yalnızca tüketmek ya da başarılı olmak değildir. İnsan elbette üretmek, gelişmek ve daha iyi bir yaşam kurmak ister. Sorun, insanın kendi değerini yalnızca dış ölçütlere bağlamasıdır.
Kişi, kendi iç dünyasıyla bağını kaybettiğinde, sahip oldukları artsa bile kendisini daha boş hissedebilir. Bugün birçok insanın yaşadığı anlamsızlık duygusunun bir boyutu da burada ortaya çıkar. İnsan, sürekli bir şeyler yapmaktadır; ancak yaptıklarının kendisiyle gerçek bir bağ kurup kurmadığını sorgulamaya başladığında içsel bir boşluk yaşayabilir.
Fromm’un yabancılaşma kavramı bu dönüşümü açıklamaya yardımcı olur. İnsan sadece emeğinin ürününden değil, zamanla kendi insani kapasitesinden de uzaklaşabilir. Sevmek, düşünmek, üretmek, dayanışmak ve anlam kurmak gibi insani olgular ikinci plana itildiğinde kişi kendi yaşamına dışarıdan bakmaya başlayabilir. Fakat bu noktada başka bir hataya düşmemek gerekir.
İnsanların yaşadığı sorunları yalnızca sisteme bağlamak da yeterli değildir. Sistem, insanın koşullarını etkiler; ancak insanın bütün ruhsal gerçekliğini açıklamaz. Çünkü insan yalnızca içinde bulunduğu ekonomik düzenin bir ürünü değildir. Aynı koşullarda yaşayan insanlar farklı anlam dünyaları kurabilir, farklı direnç biçimleri geliştirebilir ve yaşadıklarıyla farklı ilişkiler oluşturabilirler.
Bu nedenle insanı anlamak için iki gerçeği aynı anda kabul etmek gerekir: İnsan, toplumsal koşullar tarafından şekillenir; fakat bu koşullar karşısında tamamen edilgen değildir. Belki de asıl mesele burada başlar. İnsan, kendisini kuşatan dünyayı değiştirme çabası ile kendi iç dünyasını anlama çabasını birlikte yürütmek zorundadır.
Anlam arayışı ve psikolojik dayanıklılık
İnsan üzerine düşünürken karşımıza çıkan en önemli sorulardan biri şudur: Aynı koşullar altında yaşayan insanlar neden birbirlerinden farklı tepkiler verir?
Toplumsal koşullar insan üzerinde güçlü etkiler yaratır. Yoksulluk, savaş, baskı, güvencesizlik ve ayrımcılık insanın ruhsal dünyasında derin yaralar açabilir. Bunları görmezden gelen bir yaklaşım, insan deneyiminin önemli bir bölümünü dışarıda bırakır. Ancak insanı maruz kaldığı koşullar üzerinden açıklamak da yeterli değildir. Çünkü yaşam bize sürekli olarak şunu gösterir: Benzer acıları yaşayan insanlar, bu acılarla farklı biçimlerde ilişki kurabilirler.
Kimi insan yaşadığı kırılmalar karşısında içine kapanabilir, umudunu kaybedebilir ve kendisini bütünüyle yaşadıklarının tanımı hâline getirebilir. Kimi insan ise yine aynı zorlukların içinden geçerken farklı bir anlam kurabilir, dayanışmaya yönelebilir ve yaşadığı acıyı kendi varoluşunun bir parçası olarak yeniden yorumlayabilir.
Burada önemli olan, insanın direncinin nereden geldiğidir. Viktor Frankl’ın yaklaşımı bu soruya farklı bir bakış açısı sunar. Frankl, Nazi toplama kamplarında yaşadığı korkunç deneyimlerden sonra insanın anlam arayışı üzerine yoğunlaşmıştır. Onun temel düşüncesi, insanın her koşulu seçemeyeceği; ancak yaşadığı koşullar karşısındaki tutumuyla ilgili belirli bir içsel alana sahip olabileceğidir.
Frankl bu düşüncesini şöyle ifade eder: “İnsandan her şey alınabilir; ancak bir şey hariç: İnsanın elinden alınamayacak son özgürlüğü, hangi koşul altında olursa olsun, yaşadıklarına karşı takınacağı tutumu seçme özgürlüğüdür.” (Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı) Bu ifade çoğu zaman yanlış anlaşılabilir. Frankl, insanın iradesiyle her türlü acıyı ortadan kaldırabileceğini söylemez. Böyle bir yaklaşım, yaşanan gerçek acıları küçümsemek anlamına gelir. İnsan bazen ağır travmalar yaşayabilir; bazen içinde bulunduğu koşullar gerçekten yıkıcı olabilir.
Frankl’ın vurguladığı şey daha farklıdır. İnsan, başına gelen olaylardan ibaret değildir. Yaşadıklarıyla kurduğu anlam ilişkisi, onun ruhsal varlığının önemli bir parçasıdır. Bu nedenle Frankl’ın düşüncesi, bireysel sorumluluğu toplumsal gerçekliğin yerine koymaz. Tam tersine insanın hem koşullar tarafından etkilenen hem de bu koşullar karşısında belli bir özne olma kapasitesine sahip bir varlık olduğunu gösterir.
Psikolojik dayanıklılık kavramı da bu noktada önem kazanır. Dayanıklılık yalnızca güçlü bir karakter özelliği değildir. Bir insanın dayanma gücü; yaşam deneyimleri, ilişkileri, anlam dünyası, toplumsal desteği ve kendisiyle kurduğu bağın bir sonucudur. Bu nedenle psikolojik dayanıklılığı yalnızca bireysel özelliklere bağlamak da yalnızca toplumsal koşullarla açıklamak da eksik kalır. Örneğin bir insan sınıfsal eşitsizlikleri, ekonomik adaletsizlikleri ve toplumsal sorunları çok iyi analiz edebilir. Ancak bu bilinç, kişinin kendi iç dünyasıyla sağlıklı bir ilişki kurmasını otomatik olarak sağlamaz.
Toplumsal farkındalık, kişinin kendi korkuları, kırılganlıkları ve iç çatışmalarıyla yüzleşmesinin yerine geçmez. Aynı şekilde kişinin kendi ruhsal dünyasına dönmesi de toplumsal gerçekliklerden kopması anlamına gelmez.
İnsan, hem kendi yaralarını anlamaya hem de içinde yaşadığı dünyanın sorunlarını görmeye ihtiyaç duyar. Belki de asıl olgunluk burada ortaya çıkar: İnsan, kendi acısını anlamlandırırken başkalarının acılarına da duyarlı kalabilmelidir. Çünkü insan yalnızca kendisini iyileştiren bir varlık değildir; aynı zamanda başkalarıyla bağ kurarak güçlenen bir varlıktır. Bireysel dönüşüm ile toplumsal dayanışma birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine çoğu zaman biri diğerini besler.
Frankl’ın düşünceleri bize şunu hatırlatır: İnsan hayatında her zaman kontrol edemediği durumlarla karşılaşabilir. Ancak insanın kendisiyle, yaşadıklarıyla ve gelecekle kurduğu ilişki değişebilir. Bu, bireyin bütün sorumluluğu tek başına taşıması gerektiği anlamına gelmez. Aksine insanın anlam arayışı çoğu zaman başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde güçlenir. Sevgi, dayanışma, ortak mücadele ve aidiyet duygusu insanın ruhsal dayanıklılığının önemli kaynaklarıdır.
Bu nedenle insanı anlamak için, “Hangi koşullarda yaşıyor?” sorusunu sormak yeterli değildir. Bunun yanında “Yaşadıklarına nasıl bir anlam veriyor?” sorusu da sorulmalıdır. Çünkü insan, yalnızca başına gelenlerin toplamı değildir; insan, başına gelenlerle ne yaptığıdır.
(MY/VC)