Feminist webinarda dijital şiddet ve algoritmik sansür uyarısı
Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Association for Progressive Communications (APC) ve Genderscope iş birliğiyle düzenlenen “Türkiye’de Dijital Baskının Derinleşmesi ve Feminist Dayanıklılık: GisWatch 2026 Türkiye Özel Sayısı” webinarında, Türkiye’de dijital haklar, sansür ve feminist direniş ekseninde yaşanan gelişmeler ele alındı.
İstanbul Almanya Başkonsolosluğu desteğiyle gerçekleştirilen etkinlikte, haziran ayında yayımlanması planlanan GisWatch 2026 Türkiye Özel Sayısı raporunun temel bulguları ilk kez kamuoyuyla paylaşıldı.
Webinarda, dijital alanların yalnızca iletişim mecrası değil; aynı zamanda gözetim, sansür, çevrim içi şiddet ve direniş pratiklerinin iç içe geçtiği politik bir zemin haline geldiği vurgulandı.
Feministler, LGBTİ+’lar, gazeteciler, hak savunucuları ve bağımsız medya çalışanlarının artan dijital baskılar karşısında geliştirdiği dayanışma ve mücadele yöntemleri tartışılırken, teknoloji destekli toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin mevcut patriyarkal yapıların dijital araçlarla yeniden üretilmesi olduğu ifade edildi.
Moderatörlüğünü CŞMD’den Nurgül Öz’ün üstlendiği webinarda, dijital alanların feminist hareketler açısından yalnızca iletişim kurulan mecralar değil, aynı zamanda sansür, gözetim, çevrim içi şiddet ve direniş pratiklerinin iç içe geçtiği politik alanlar olduğu vurgulandı.
Teknoloji destekli toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin (TFGBV) yeni bir şiddet biçiminden çok mevcut patriyarkal baskı mekanizmalarının dijital araçlarla yeniden üretimi olduğuna dikkat çekildi. Öz, “Teknoloji aracılığıyla gerçekleşen toplumsal cinsiyete dayalı şiddet yeni değil; sansürün, gözetimin, tacizin ve baskının dijital alanda sürdürülmesi” diyerek dijital alanın nötr bir alan olmadığını vurguladı.
Hija Kamran: “Dijital şiddet kadınları ve LGBTİ+’ları hedef alıyor”
Etkinliğin ilk konuşmacısı olan APC Kadın Hakları Programı Savunuculuk Strateji Uzmanı ve Baş Editörü Hija Kamran, teknoloji destekli şiddetin yalnızca bireysel saldırılar olarak ele alınamayacağını belirtti. Kamran’a göre dijital şiddet; devletlerin sansür politikaları, teknoloji şirketlerinin algoritmik tercihleri ve toplumsal nefret ikliminin kesişiminde şekilleniyor.
Kamran konuşmasında, “Şiddet yalnızca insanların söyledikleri nedeniyle değil, kim oldukları nedeniyle gerçekleşiyor” diyerek özellikle kadınların ve LGBTİ+’ların dijital alanda sistematik biçimde hedef alındığını ifade etti. Ayrıca, APC’nin Feminist Internet Research Network, Safety for Voices ve Global Information Society Watch (GisWatch) gibi çalışmalarıyla feminist hareketlerin küresel ölçekte bilgi üretimi ve politika savunuculuğu geliştirdiğini vurguladı.
Çevrimiçi ve çevrimdışı şiddetin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Kamran, yakın dönemde ortaya çıkan bazı vakalarda fiziksel olarak gerçekleşen cinsel şiddetin dijital dolaşıma sokularak milyonlarca kişiye ulaştırıldığını hatırlattı. “Dijital sistemler mevcut şiddeti büyütüyor, kalıcı hale getiriyor ve sınırların ötesine taşıyor” diyen Kamran, platformların yalnızca iletişim araçları değil; aynı zamanda şiddetin yeniden üretildiği politik alanlar haline geldiğini söyledi.
“Sivil toplum dijitalleşti ama baskılar da dijitalleşti”
Webinarın ikinci bölümünde konuşan Sinem Hun ise 2014’ten bu yana yayımlanan GisWatch Türkiye raporlarının izini sürerek Türkiye’de dijital baskının nasıl dönüşüm geçirdiğine dair kapsamlı bir değerlendirme sundu. Hun, 12 yıllık sürecin aslında Türkiye’de internet özgürlüklerinin sistematik biçimde daraltılmasının tarihini ortaya koyduğunu belirtti.
Hun’a göre 2014 yılında iletişim gözetimi ve internet yasaklarıyla başlayan süreç; OHAL döneminde artan denetim mekanizmaları, algoritmik sansür, yapay zekâ destekli içerik kontrolü, sosyal medya yasaları ve platform bağımlılığıyla yeni bir aşamaya taşındı. “Her dönemde yeni bir sansür biçimi devreye girdi” diyen Hun, doğrudan erişim engellerinden algoritmik görünmezleştirmeye uzanan çok katmanlı bir baskı mekanizmasının oluştuğunu ifade etti.
Hun’un dikkat çektiği en önemli noktalardan biri ise sivil toplumun dijitalleşme süreciydi. Gezi sonrası feminist hareketlerin, LGBTİ+ örgütlerinin ve ekoloji aktivistlerinin dijital alanı stratejik biçimde kullanmaya başladığını belirten Hun, pandemiyle birlikte bu dönüşümün hızlandığını söyledi. Ancak bu dijitalleşme süreci aynı zamanda daha yoğun gözetim, veri takibi ve platform bağımlılığını da beraberinde getirdi.
Hun, özellikle Gezi sonrası feminist hareketlerin, LGBTİ+ örgütlerinin ve ekoloji aktivistlerinin dijital alanı stratejik biçimde kullanmaya başladığını; pandemiyle birlikte bu dönüşümün daha da hızlandığını ifade etti. Ancak bu süreç, aynı zamanda yoğun gözetim, veri takibi ve platform bağımlılığını da beraberinde getirdi. “Sivil toplum dijitalleşti ama baskılar da dijitalleşti” sözleriyle dijital alanın çift yönlü doğasına dikkat çekti.
Algoritmik sansür

Webinarın son konuşmacısı olan Gürkan Özturan ise “Baskı Karşısında Direniş ve Dayanıklılık” başlıklı 2026 Türkiye raporunun öne çıkan bulgularını paylaştı. Özturan, Türkiye’nin uzun süredir Freedom House tarafından “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde değerlendirildiğini hatırlatarak, dijital alan üzerindeki baskının artık gündelik yaşamın her alanına yayıldığını söyledi.
Özturan’a göre özellikle 5651 sayılı yasa yıllar içinde yalnızca internet düzenlemesi olmaktan çıkarak kapsamlı bir gözetim ve denetim mekanizmasına dönüştü. Veri yerelleştirme politikaları, sosyal medya platformlarına temsilcilik açma zorunluluğu, kullanıcı verilerinin paylaşılması ve içerik kaldırma talepleriyle birlikte dijital alanın yoğun biçimde kontrol altına alındığını ifade etti.
Konuşmasında özellikle algoritmik sansüre dikkat çeken Özturan, artık yalnızca devlet sansüründen değil, platformların ekonomik ve politik tercihlerinden de söz etmek gerektiğini belirtti. X’in (Twitter) algoritma değişiklikleri, Google’ın bağımsız medyayı görünmezleştiren politikaları ve ücretli görünürlük sistemlerinin özellikle bağımsız medya ile hak savunucularını etkisizleştirdiğini söyledi.
Kadın düşmanlığı ve LGBTİ+ karşıtlığı üzerinden organize edilen trol saldırılarının sistematik hale geldiğini belirten Özturan, özellikle 8 Mart ve Onur Yürüyüşü sonrasında aktivistlerin doxxing (kişisel bilgilerinin yayılması), ölüm tehditleri ve cinsel içerikli saldırılarla hedef gösterildiğini ifade etti.
Kolektif mücadele
Webinar boyunca yalnızca baskılar değil, feminist ve queer hareketlerin geliştirdiği dayanıklılık ve direniş pratikleri de tartışıldı. Katılımcılar, dijital alanın yalnızca savunma hattı değil; aynı zamanda hafıza üretimi, görünürlük, dayanışma ve uluslararası ağ kurma alanı olarak da kullanıldığını vurguladı.
Kadın Cinayetleri Anıt Sayacı, İstanbul Sözleşmesi kampanyaları ve deprem sonrası kurulan psikososyal destek ağları, dijital feminist dayanışmanın önemli örnekleri arasında gösterildi. Özellikle İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme sürecinde dijital kampanyalar sayesinde sözleşmenin bilinirliğinin önemli ölçüde arttığı ifade edildi.
Ayrıca küreselin yerelden, yerelin küreselden öğreneceği çok şey olduğu vurgulandı ve dayanışma ağlarının yalnızca yerelde değil, uluslararası ölçekte düşünülmesi önerildi. Hem küreselden yerele hem yerelden küresel çift yönlü bir biçimde dayanışma ağlarının kurulması; yereldeki iyi örneklerin yaygınlaştırılması, uluslararası iyi örneklerin yerelleştirilmesi, özellikle de psikososyal destek ağları gibi örneklerin genişletilmesi gerektiği vurgulandı.
Güvenli alanlar
Webinar sonunda katılımcılar; baskıcı internet yasalarına karşı direnç gösterilmesi, İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülmesi, dijital güvenlik, dijital ve hukuki okur yazarlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması, güvenli dijital araçlara erişimin artırılması ve uluslararası feminist dayanışma ağlarının güçlendirilmesi çağrısında bulundu.
(EMK)