BM, devletleri işkenceye karşı "toplumsal cinsiyete duyarlı önleme mekanizmaları" oluşturmaya çağırdı
Birleşmiş Milletler (BM) işkenceyle mücadele kurumları, 26 Haziran Uluslararası İşkence Mağdurlarıyla Dayanışma Günü dolayısıyla yayımladıkları ortak açıklamada devletleri, kadınlar ve kız çocuklarının maruz kaldığı işkence ve kötü muamele biçimlerine karşı “toplumsal cinsiyete duyarlı önleme, hesap verebilirlik ve giderme” mekanizmalarını güçlendirmeye çağırdı.
BM İşkence Özel Raportörü, İşkenceyle Mücadele Komitesi, İşkenceyi Önleme Alt Komitesi ve BM İşkence Mağdurları Gönüllü Fonu’nun ortak açıklamasında “Bu 26 Haziran’da işkence ve kötü muamele mağduru ve hayatta kalanı kadınlar ve kız çocuklarının cesaretini ve direncini selamlıyoruz” denildi.
BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin aynı gün yayımladığı değerlendirme de sorunun toplumsal cinsiyet boyutunu öne çıkarıyordu “İşkence toplumsal cinsiyet bakımından asla nötr değildir.”
Açıklamada, kadınlar ve kız çocuklarının gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde, çatışma bölgelerinde, göç yollarında ve kapalı kurumlarda cinsel şiddet, çıplak arama, aşağılama, üreme sağlığına müdahale, sağlık hizmetlerinden yoksun bırakma, tehdit ve damgalanma gibi özgül işkence ve kötü muamele biçimleriyle karşılaştıkları vurgulandı.
BM mekanizmaları, devletlerin yalnızca işkenceyi yasaklayan mevzuatla yetinemeyeceğini; etkili soruşturma, cezasızlığın önlenmesi, mağdurların rehabilitasyonu ve adalete erişim için somut, erişilebilir ve güvenli mekanizmalar kurmakla yükümlü olduklarını hatırlattı.
İşkence mağdurlarıyla dayanışma gününün doğuşu
BM Genel Kurulu, BM İşkenceye Karşı Sözleşme’nin 1987’de yürürlüğe girdiği 26 Haziran gününü 1997’de İşkence ile Mücadele ve İşkence Görenlerle Dayanışma Günü ilan etti. Gün, işkence yasağının mutlak karakterini ve savaş, olağanüstü hal, terörle mücadele ya da kamu düzeni gerekçesiyle askıya alınamayacağını anımsatmayı amaçlıyor.
Hukuken yasaklanması işkenceye son vermedi
BM bu yılki açıklamasında, hukuki yasağın tek başına işkenceyi ortadan kaldırmaya yetmediğini de ortaya koydu. Dünyanın birçok ülkesinde polis merkezlerinde, hapishanelerde, göçmen gözaltı merkezlerinde, askeri operasyon bölgelerinde ve protestoları bastırma süreçlerinde işkence var olmaya devam ediyor. İnsan hakları örgütlerinin yıllık raporları, işkence ve kötü muamelenin yalnızca otoriter rejimlerin değil, kendilerini “demokratik” olarak niteleyen devletlerin güvenlik aygıtlarında da tekrar tekrar devreye giren bir uygulama olduğunu gösteriyor.
İşkenceyle mücadele neden geriye gidiyor?
Son yıllarda işkenceyle mücadelede gözlenen gerilemede üç etmenin öne çıktığı belirleniyor.
► Birincisi, güvenlikçi siyasetin yükselişi. “Terörle mücadele”, “sınır güvenliği”, “düzensiz göçle mücadele”, “suçla savaş” ya da “kamu düzeni” gibi gerekçeler altında devletler, kapalı kurumları ve kolluk gücü merkezlerini daha az denetlenebilir mekânlara taşıyor. ABD’de göçmen gözaltı merkezlerindeki ölümler ve kötü muamele iddiaları güncel örnekler arasında: BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Volker Türk, kısa süre önce ICE gözetimindeki ölümler için bağımsız soruşturma çağrısı yaptı; HRW de Trump’ın dönüşünden sonraki ilk 500 günde ICE gözetiminde 52 ölüm kaydettiğini, ölüm oranının son on yılın en yüksek düzeyine çıktığını bildirdi.
Avrupa’da ise sığınmacılara yönelik geri itmeler ve AB’nin sınır denetimini üçüncü ülkelere havale etmesi, insan hakları ihlallerini sınırların dışında icraya yönelik bir güvenlik yaklaşımı olarak eleştiriliyor. 2025 verilerini derleyen HRW raporu, Polonya ve Bulgaristan’daki on binlerce geri itmeye ve AB destekli Libya sahil güvenliğinin 27 bini aşkın insanı Avrupa sınırlarına ulaşmadan durdurma seferberliğine işaret ediyor. Amnesty’nin küresel raporlarında Ortadoğu ve savaş bölgelerinde savaş esirleri ve sivillere yönelik kötü muamelenin yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’daki işgal bölgelerindeki zorla kaybetme, işkence ve savaş esirlerinin infazı iddiaları da yer alıyor; Asya’da Sri Lanka örneğinde ise HRW, “terörle mücadele” yasalarının keyfî gözaltı, zorla kaybetme ve işkence pratikleriyle iç içe işlediğini vurguluyor.
► İkincisi, cezasızlık. İşkence vakaları çoğu ülkede ya hiç soruşturulmuyor ya da fail kamu görevlileri idari koruma, yargısal dokunulmazlık, delil karartma veya “görev gereği güç kullanımı” savunmalarıyla korunuyor. BM İşkenceyle Mücadele Komitesi’nin 2026 oturumunda Gabon, İtalya, Pakistan ve Tacikistan’a ilişkin sonuç gözlemlerinde de, sözleşmenin uygulanmamasında cezasızlık, etkili soruşturma ve gözaltında temel güvencelerden yoksunluk merkezi yer tutuyordu.
Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi’nin 2026 yıllık değerlendirmesi de polis merkezleri, cezaevleri, göçmen gözaltı merkezleri ve kapalı bakım kurumlarında uzun süredir uygulanmayan tavsiyelere, kötü muamele risklerine ve cezaevlerinde aşırı kalabalığın normalleşmiş olmasına dikkat çekiyor. Mağdurların şikâyet mekanizmalarına erişimi çoğu yerde sınırlı kalıyor; avukata erişim, bağımsız tıbbi muayene, hızlı yargısal denetim ve güvenli başvuru yolları kâğıt üzerinde bulunsa bile, BM ve bölgesel önleme mekanizmalarının ısrarla vurguladığı gibi, kapalı kurumlarda bağımsız ve düzenli denetim olmadıkça gerçek koruma mümkün olamıyor.
► Üçüncüsü, zulüm ve şiddet kültürünün toplumsallaşması. İşkence yalnızca kapalı kapılar ardındaki bir devlet güvenliği tekniği olarak kalmıyor; “terörist”, “suçlu”, “kaçak göçmen”, “hain” gibi kategoriler üzerinden mağdurun toplumsal söylemde insanlıktan çıkarılması, devlet şiddetine toplumsal rıza üretiyor. Bu kültür, devlet şiddetini görünmezleştirirken mağduru hak öznesi olmaktan çıkarıyor; kolluğu, hapishane personelini ve askeri birimleri hukukun değil, intikamın aracı haline getiren siyasal iklimi besliyor.
Kadınlar ve kız çocukları iki kat işkence mağduru
BM’nin bu yıl işkenceyle mücadele bağlamında kadınlar ve kız çocuklarını merkeze alması yalnızca tematik bir tercih değil, işkencenin bu toplumsal arka planını görünür kılma çabası. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik işkence çoğu zaman cinsel şiddet, namus ve utanç tehdidi, aileye zarar verme, annelik ve üreme kapasitesi üzerinden baskı, çıplak arama ve mahremiyetin sistematik ihlali biçiminde ortaya çıkıyor. Bu nedenle işkenceyle mücadelenin, yalnızca ceza soruşturmasıyla değil; toplumsal cinsiyet eşitliği, sağlık hakkı, psikososyal destek, güvenli başvuru mekanizmaları ve mağdur odaklı adalet politikalarıyla birlikte ele alınması zorunlu.
STÖ’ler de işkencenin toplumsal cinsiyet boyutuna yoğunlaşıyor
İşkence Mağdurları Merkezi (Center for Victims of Torture) öncülüğünde yayımlanan ve 120’den fazla örgütün imzaladığı ortak açıklamada, “Hayatta kalanlar için adalet bir hayır işi değil, hukuki bir yükümlülük ve ahlaki bir zorunluluktur” denildi. Açıklamada, işkencenin etkilerinin işkence eylemi sona erdiğinde bitmediği; mağdurların bedenlerinde, zihinlerinde, ailelerinde ve topluluklarında yıllarca süren sonuçlar bıraktığı belirtildi.
Uluslararası denetim zorunluluğu
İşkenceyle mücadelede son yıllarda öne çıkan yaklaşımlardan biri de denetimin yalnızca devletlerin iç mekanizmalarına bırakılamayacağı fikri. BM İşkenceye Karşı Sözleşme’ye ek İhtiyari Protokol olan OPCAT, kapalı kurumların bağımsız ve düzenli biçimde denetlenmesini öngörüyor. Bu model, uluslararası düzeyde İşkenceyi Önleme Alt Komitesi’ne, ulusal düzeyde ise bağımsız “ulusal önleme mekanizmalarına” dayanıyor. Ana fikir basit: Polis merkezleri, cezaevleri, göçmen gözaltı merkezleri, psikiyatri kurumları ve çocuk kapalı kurumları kamuoyunun gözünden ne kadar uzaksa, işkence riski o kadar yüksek; bu nedenle kapalı mekânların düzenli, habersiz, bağımsız ve sivil denetime açılması gerekiyor.
Ancak bu mekanizmaların etkili olabilmesi için yalnızca yasayla kurulmaları yetmez. Ulusal önleme kurumlarının hükümetten bağımsız olması, yeterli bütçeye sahip bulunması, tüm kapalı kurumlara engelsiz erişebilmesi, mağdurlarla gizli görüşme yapabilmesi ve raporlarının kamuoyuna açıklanabilmesi gerekiyor. Aksi halde önleme mekanizması da devletin vitrinine dönüşebilir.
Daha fazla özerk denetim
Bazı insan hakları çevreleri bu nedenle işkenceyle mücadelenin daha fazla özerk toplumsal mekanizmaya devredildiği; baroların, tabip odalarının, kadın örgütlerinin, sendikaların, göçmen dayanışma ağlarının, mahpus ailelerinin, rehabilitasyon merkezlerinin ve yerel insan hakları örgütlerinin kapalı kurumları izleyebildiği, mağdurlara doğrudan ulaşabildiği, tıbbi ve hukuki belgelemeyi bağımsız biçimde yapabildiği bir model öneriyor. Bu yaklaşımda işkenceyle mücadele yalnız mahkeme salonuna bırakılmıyor; toplumun örgütlü hafızası, belgeleme gücü ve dayanışma kapasitesiyle yürütülmesi hedefleniyor.
(AEK)