Asuman Bayrak’la son romanı üzerine: Yaşıyorsak yazalım bari
Hüzün. Her kitap bittiğinde hüzünleniyorum. Uzun süre birlikte yaşadığım, her şeyi paylaştığım kahramanlarımdan ayrılmak, kelimenin tam anlamıyla hüzünlendiriyor. Umarım kitabın yolu açık olur.
Asuman Bayrak, Çarşambanın Kötüsü romanıyla ilgili “hüzün” derken kitaplarının okurla buluşmasından önceki son durağındaki hissini paylaşıyor. Romana veda kahramanlarının hayata karışması, bizlerle buluşmasının heyecanını yaşamak olsa gerek. Veda hem gitmek hem de gidememek değil mi? Hem gönüllülük hem de gönülsüzlük. Roman için bir yandan bitirmek, bir yandan da yeni bir başlangıç galiba.
Bayrak ilk kitabı “Kayıp Taşlar”da Habil'le Kabil'in kız kardeşleri Aklima ile Lebuda'nın hikayesini anlattı. Devamla “Eğrelti Otları Şarkı Söyler Mi?” anneler ve kızları hakkında. “Yalnız Kadın Cinayetleri” polisiye bir çalışmayla karşımıza çıktı. Şimdi de Çarşambanın Kötüsü.
Aynı zamanda bianet’te, kitaplarla, sinemayla, geçmiş ve gelecekte dolaşarak yazılar yazıyor. Şanslıyız, teşekkürlerle.
Çarşambanın Kötüsü üzerine, önceki romanlarında uğrayarak birkaç soru sorduk Bayrak’a.
"Bu memlekette gazetecilik yapamayacağımı anlayınca edebiyat dünyasına daldım"
Gerçekle kurgunun iç içe geçtiği bir üslupla yazıyorsun. Yazdıklarının hangisi gerçek, hangisi kurgu?
Edebiyat hayattan doğmalı ve hayatın içinde dolaşmalı bence. Yazarken gerçeklerden kopamıyorum. Bir önceki kitabım Yalnız Kadın Cinayetleri’nde, 1997 yılında geçen olayları anlatmıştım. O kitabım epey farklıydı.
Bu kez, özel olan politiktir, diyerek yola çıkıp bir fotoğraf çekmek istedim. Geçmişi deşip kurcaladım, bende kalanları ortaya döktüm. Arşiv taradım. Eski notlarımı düzenledim.
2007 Nisan’ında üç günü yazdım. Kadın dergisi çalışanlarından pazarda tezgah kuranlara, belgesel film yönetmeninden, dört duvar arasında yaşamak zorunda kalanlara hayat hikayeleri derledim.
Bir kadının boğazı kesilerek öldürülmesinin yanı sıra Hrant Dink, Önder Babat, Zirve Yayınevi katliamı gibi siyasi cinayetleri ele alırken devletin rolüne, güçlülerin ayak oyunlarına dikkat çekiyorsun. Çarşambanın Kötüsü daha politik bir roman...
Evet. Siyasi cinayetlerin yanı sıra, memleket devasa bir kadın mezbahası. Barajlarda, yol kenarlarında kadın cesetleri bulunuyor, ya da ceset asla bulunmuyor, bazıları kimsesizler mezarlığına gömülüyor, bazıları teneke bidonlarda yakılıp yok edilmeye çalışılıyor.
Neler olup bittiğini genellikle adliye ve polis muhabirleri biliyor, en tepeden en aşağıya suç örgütlerini, suçları, çürümeyi onlar görüyor, gösteriyor. Neticede ben de eski gazeteciyim. Kayıtsız kalamazdım. Şiddet ve cinayetler üzerine yazmak istedim.
On, on beş yıl gazetecilik yaptıktan sonra, her şeyi bırakıp Urla’da köyüne çekildin.
Yalnızlığı seviyorum. Yazan biri için yalnızlık şans. Kelimeler ise dostum, düşmanım; onlarsız yapamam. Ursula Le Guin “biz kelimeci bir türüz” der. Kelimeler insanı büyüler, başka diyarlara götürür; ancak, onların gizemine, güzelliğine saplanıp kalmamaya çalışıyor, ayağımı toprağa, hayata basmak istiyorum, o yüzden de yaşadıklarımı, hayatın bende bıraktığı izleri takip ediyorum.
Gazeteciliğe başlayınca ilk şefim Cemal Süreya’ydı. Yazdıklarımı önce onun okuması ve eleştirmesi şansım oldu. Yazıp yazıp silmeyi öğrendim. Bu memlekette gazetecilik yapamayacağımı anlayınca edebiyat dünyasına daldım. Roman yazmaya başladım. Başucu kitaplarım oldu. Bilge Karasu’yla yaşarken tanışamadığım için hayıflandım. Yazının olmazsa olmaz dinamiklerini onun kitaplarında keşfettim. Brezilya’dan bir dost buldum: Clarice Lispector.
"Kendi romanlarım üzerine konuşmakta zorlanıyorum"
Brezilya edebiyatının yıldızı. Edebiyatta devrim yaptığından bahsediliyor.
Doğru. Kural dışı/sıra dışı metinler yazan bir kadın. Büyüleyici, hatta büyücü. Sanki kelimeleri iğne oyası gibi işliyor. Tül gibi, arka tarafı/içeriyi net göstermiyor, sezdiriyor. Zaman zaman sert; mekik oyası gibi. Dik duruyor. Batıyor, çıkıyor. Tavizsiz. “Sözüm sana” diyor. Karşımda oturduğunu hissediyorum.
Senin yazdıklarına gelirsek...
Kendi romanlarım üzerine konuşmakta zorlanıyorum. Onlar orada, kitapçı raflarında, yani beni terk ettiler. Terk etmek doğru tanım olmadı. Ben onları yolcu ettim. Uzunca bir süre birlikte yaşadık. Yazdığım herkes, yazdığım sürece sabah akşam yirmi dört saat benimle birlikte olur.
Aynı evde yaşarız. Onlarla bazen kavga ederim. Bazen şaşırtırlar, istemediğim yollara girer, beni zor durumda bırakırlar. Derken maceramız biter ve ben haydi “güle güle” derim.
Çarşambanın Kötüsü’nde bir kadın dergisinden bahsediyorsun ve epeyce bir eleştiri var.
Doğru. Kıssadan hisse. Yaşadıklarımdan yola çıkarak yazmayı denedim. Umarım doğru anlaşılır. Hayat kolay değil. Değişikliği talep eden, bunun için yola çıkanların işi daha da zor. Edebiyat, biraz da bu zorlukları aşma çabasıyla hemhâl olmalı.
Kitapta yazanın notları da ilgi çekici...
Okurların ne düşüneceğini, nasıl yorumlayacağını merak ettiğim cümleler kurdum. Önce daha uzundu, sonra kısalttım. Dilerim derdimi anlatabilmişimdir. Kendi kendime konuştuğum satırlar bana iyi geldi, bir anlamda devam etmemi sağladı.
"Artık durup kendimize bakmanın zamanı gelmedi mi?"
Yapay zekayla aran nasıl? Her alanda etkili. Edebiyatı da değiştirip dönüştürüyor. Kitap sayısında patlama yaşanmasının nedeni yapay zeka diyorlar. Ne düşünüyorsun?
O konuya hiç girmesek. İsteyen istediğini yapar ve kendini yapay zekayla kandırabilir, ama asla yaratıcı olamaz. Salt kuru gürültü. Bence asıl mesele edebiyatçıların kendi aralarındaki kopukluk, benmerkezcilik. Aslında hep öyle olmuş, ama artık bir durup kendimize bakmanın zamanı gelmedi mi? Karşılıklı konuşabilmenin bir yolu olmalı.
Tezgahta ne var? Yeni misafirler geldi mi?
Evet. Bu günlerde 2017 yılında yaşıyorum. Yani yine bir on yıl sonrası. Onar yıllık aralarla Türkiye gerçekleri elime ayağıma dolaşıyor. Şiddet, cinayet yine eksik değil. Galiba biraz da karamsarım.
Dünyanın haline bakıyorum da karamsar olmamak mümkün değil, ama Adalet Ağaoğlu’nun anısına ithafen ‘yaşıyorsak yazalım bari’ diyorum. Eli kalem tutan herkes, özellikle de kadınlar yazmalı.
Kelimelerle kavga edip onları dönüştürmeli ve kendi dilini icat etmeli.
Asuman Bayrak hakkında
Yazar, gazeteci. Urla’da yaşıyor, roman yazıyor, arada bianet’e de yazıyor. Kayıp Taşlar (Ayrıntı-2012), Eğrelti Otları Şarkı Söyler mi? (Edebiyatist-2021) Yalnız Kadın Cinayetleri (Su Yayınları-2023), Çarşambanın Kötüsü (Telos-2026). Türkiye’nin ilk feminist haber dergisi Pazartesi’nin kurucu ekibinde yer aldı. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Birçok gazete ve dergide toplum ve kültür sanat muhabirliği yaptı.
Polatlı-Ankara doğumlu. Altı çocuklu bir memur ailesinin ilk çocuğu. Ortaokul ve liseyi Erenköy Kız Lisesinde parasız yatılı okudu. Marmara Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla ilişkiler mezunu. Özgür Doğu’nun annesi.
*Çarşambanın Kötüsü, Asuman Bayrak, Telos Yayınları, Nisan 2026, 176 s.
(APK/HA)
Sürgünde “sultan” olmak
"TANIK OLDUĞUM HİKÂYELER" KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Işıl Özgentürk: Onlar anlattı, ben de yazdım
GÖÇMEN/BANLİYÖ İSYANINDAN NOTLAR
Fransa | "Her şey polise keyfi 'insan öldürme yetkisi' verilmesiyle başladı"
8-9 EKİM KONFERANSI
Derya Aydın | Ölüye saygı ve adalet: Neden ve nasıl?
BİANET MUHABİRİ TACİZİ ANLATTI
"Yalnızca tacizle kalmadı, haberimi yapmamı da engelledi"