Süreç fena halde futbola benzer – II
Serdar Akar'ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar filminin final sahnesi, futbol üzerine söylenmiş en güçlü sözlerden birine ev sahipliği yapar. Mahallenin toprak sahasında Suat, çocuklara antrenman yaptırırken oyunun inceliklerini anlatır. Paslaşmayı, birlikte hareket etmeyi, takım olmayı... Sonra bütün bunları tek bir anlatıda toplar:
"Hayat, futbola fena halde benzer. Futbol, şahsi beceri gerektirir. Değişmez o da ayrı konu. Ama aynı zamanda da toplu oynanan yani insanların bir takım halinde oynadığı bir oyundur. Hayat da böyle değil mi? İstediğin kadar yetenekli ol, iyi bir takımın yoksa mantarlarsın…Hayat fena halde futbola benzer."
Futbol artık yirmi iki kişinin bir topun peşinden koştuğu basit bir oyun olarak anılmıyor. Yeni oyun anlayışları sahadaki her ayrıntıyı değiştirdi. Sistem artık iyi oyuncuların birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu doğru kurgulayabilmek üzerinden şekilleniyor.
Siyaset de böyle değil mi? İlk yazıda futbolun bize "alan yaratma" üzerine ne söyleyebileceğini tartışmıştık. Alan yaratabilmek, oyunun bir parçası. O alanlara ulaşabilmek için önce baskıyı aşmamız gerekir. Dolayısıyla futbolun önemli kavramlarından biri karşımıza çıkıyor: pres.
Pres, en basit haliyle, top rakipteyken baskı kurarak onu hataya zorlamak ve topu mümkün olan en kısa sürede geri kazanmaya çalışmaktır. Aynı zamanda rakibin seçeneklerini tek tek kapatmaktır. Onu istemediği pası atmaya, istemediği bölgeye gitmeye mecbur bırakmaktır. Bazen top rakipteyken bile oyunun kontrolünü elinde tutabilmektir. Futbolun en ilginç bulduğum yanlarından biri de budur. Bazen top rakiptedir ama oyunu siz oynarsınız.
Dolayısıyla futbol ile siyaset arasındaki benzerliği daha görünür hâle getirebiliriz.
Pres altında oyunu nasıl kuracağız?
Artık topu ayağında tutmak tek başına bir anlam ifade etmiyor demiştik. Mesele, rakibin baskısını aşarak oyunu istediğin şekilde kurabilmek. Peki bu baskıyı nasıl aşacağız?
Rakip sizi istediği şekilde oynamaya zorluyor. Pas kanallarını kapatıyor, merkezdeki bağlantıları kesiyor, sizi çizgiye doğru itiyor ya da uzun top oynamaya mecbur bırakıyor. Bir anlamda oyunun ritmini de yönünü de belirlemeye çalışıyor. Baskıyla beraber rakibin düşünme biçimi değişiyor.
Bugün Türkiye'de tartışılan yeni siyasal süreci de bu çerçevede düşünmek gerekiyor. Çünkü ortada bütün aktörlerin birbirini yeniden konumlandırmaya çalıştığı bir mücadele alanı var. Bu mücadelede kimin kimi hangi pozisyona zorladığı belirleyici olacak.
İyi takımların önemli bir bölümü topu rakibe bırakmaktan korkmuyor. Hatta bunu bilinçli olarak tercih ediyorlar bile diyebiliriz. İlk bakışta geri çekiliyormuş gibi görünüp rakibi kendi istedikleri bölgeye çekiyorlar. Belirli pas kanallarını açık bırakıyor ve oyunu önceden hesapladıkları alanlara yönlendiriyorlar. Futbol literatüründe buna çoğu zaman "pres tuzağı" deniyor. Rakip istediği yere oynayamıyorsa ve sürekli sizin öngördüğünüz kararları almak zorunda kalıyorsa top onda olsa bile oyunun kontrolü sizdedir.
Siyasal mücadele de çoğu zaman buna benzer refleksler gösteriyor.
Rakibin oyununu oynamak zorunda mıyız?
Uzun yıllardır muhalefetin temel reflekslerinden biri, iktidarın attığı her adıma doğrudan cevap vermek oldu. Gündem değiştiğinde gündem değiştirmek, bir açıklama geldiğinde ona açıklamayla karşılık vermek, her hamleyi anında karşılamaya çalışmak... Böyle olunca siyaset büyük ölçüde rakibin temposuna göre oynanan bir oyuna dönüşüyor. Rakibin temposuna teslim olan takımın oyunu kontrol etmesi neredeyse imkânsızdır.
"Süreç" etrafında yaşanan tartışmalar buna iyi bir örnek. Tartışmanın ekseni çoğu zaman "iktidar samimi mi?", "Bahçeli neden bunu söyledi?", "Erdoğan neyi hedefliyor?" sorularına sıkışıyor. Süreç devlet aklına ilişkin bir tartışma olarak kalırsa top rakibin istediği bölgede dolaşmaya devam eder.
Bizim yapmamız gereken şey oyunun hangi zeminde oynanacağını belirleyebilmektir. Kendimize şu soruyu soralım: Bu süreç, demokrasi güçlerine hangi yeni siyasal alanları açıyor ya da hangi alanlara müdahale etme imkânı sunuyor?
Futbolda pres yapan takım, baskı kurarken arkasında mutlaka boşluk bırakır. Aynı şeyi siyaset için de düşünebiliriz. İktidar bütün dikkatini güvenlik ve süreç tartışmalarına yoğunlaştırırken emek rejiminin derinleşen krizleri, kadınların ve LGBTİ+ların yaşam hakkı mücadelesi, MESEM uygulamaları, güvencesiz çalışma ya da barınma sorunu ortadan kalkmıyor. Bu başlıklar yeni siyasal müdahaleler için daha görünür hâle geliyor. Sorun, bu boşlukları görebilecek bir siyasal perspektife sahip olup olmadığımızdır.
Bahçeli bir günde demokrasi savunucusu olmadı, siyasal iktidarın karakteri de değişmedi. Buna karşın bugün böyle bir sürecin konuşuluyor olması, iktidarın da belirli siyasal basınçlar altında yeni hamleler yapmak zorunda kaldığını gösteriyor. Yani siyasal iktidar da belirli alanlara sıkıştırılabilir ve belirli pozisyonlara zorlanabilir.
Bu yüzden birincil soru "iktidar ne planlıyor?" yerine "biz nasıl bir oyun planı kuruyoruz?" sorusu olmalı. Toplumsal muhalefet kendi hattını örgütleyebilir ve demokrasiye uzanan talepleri ortak bir mücadele programında buluşturabilirse süreç iktidarın yönettiği bir oyun olmaktan çıkar. İyi bir takım, boşluğunu kendisi üretir.
Bu maçın sonunu bekleyenler var
Peki bütün bunlardan geriye ne kalıyor?
Bugün "süreç" üzerine yürüyen tartışmaların da anlamı burada düğümleniyor. Süreç, siyasal aktörlerin birbirleriyle kurduğu ilişkinin adı olarak kalacaksa tarihsel bir değer üretmeyecektir.
Sözü şöyle bağlayalım: Ezilenler FC'nin gole ihtiyacı var. Skoru değiştirecek olan birlikte oynayabilen ve birbirinin önünü açabilen bir takım olabilmek.
Şairin dediği gibi:
"Bunu bekliyor ıslak çukurlarda üşüyen şu yoksul çocuk,
bunu bekliyor gözevleri kurutulmuş analar,
bunu bekliyor zincirin oyduğu bilek,
bunu bekliyor açlık, kuraklık..."
Bütün bu tartışmaları bu yüzden yapıyoruz. Oyunun sonucuyla gerçekten ilgilendiğimiz için. Takımımıza bağlılığın gereği olarak...
Yazının ilk bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.
(ZA/NÖ)
Sosyalist hareket neden topu ayağında tutuyor?
"Kız çocukları için güvenli futbol ortamı sağlayamamak büyük bir sorun"
“Kadir İnanır, başka bir erkeklik ve Türklüğün mümkün olduğunu gösterdi”
Yapay zekâ hafızayı yeniden kurabilir mi?
“Dünya Kupası biraz ‘mış gibi’ bir organizasyon”