Siyasetin kirliliği, politikanın zorunluluğu
Bugün haberleri açtığımızda siyaseti genellikle bir bataklık, entrika dolu bir güç oyunu, yozlaşmış bir gösteri veya sadece kişisel çıkarların kıyasıya çarpıştığı bir arena olarak görüyoruz. Sağ olsun AKP bu alana o kadar yüksek değer biçti ve buradan yürüdü ki yeni dönemde kimseye siyaset veya politikaya dair bir gerçeği ifade edemiyorsunuz. Bu öylesine yaygın ve haklılık payı olan bir algı ki, pek çoğumuz siyasete bir tür “tiksintiyle” yaklaşıyoruz.
Bu kanı dünyada genel olarak çok yaygın olduğu için Graeme Garrard ve James Bernard Murphy oturup bir çalışma yapmışlar. Çalışmanın adına da “Politik olarak nasıl düşünülmeli?” demişler. Dertleri, bizi bu yüzeysel bıkkınlıktan kurtararak daha derin bir soruyla baş başa bırakmak: “Gerçekte nasıl politik düşünmeliyiz?”
Çalışma “Politik düşünme en çok gündelik hayatın içinde başlar,” yorumu ile meselenin en iyi yerini yakalıyor diyebilirim. Çünkü politika, insanların birlikte yaşarken karşılaştıkları temel soruya verilen cevaptır.
Bu çalışma, bilgi bombardımanına tutulduğumuz; ama asıl ihtiyacımız olan bilgiye ve yoruma en çok aç olduğumuz bu dijital çağda, bize kuru veriler yerine yönünü düşünce tarihine çeviren bilgiler veriyor, dersler anlatıyor. Düşünürlerden de faydalanarak bir çeşit zihin haritası çıkarıyor. Çalışmanın bence güçlü tarafı, politikayı ne romantikleştirmesi ne de küçümsemesidir. Evet berbattır ama bir o kadar da hayatidir. Nereden baktığınıza bağlıdır.
İkilinin vardıkları sonuçlar özetle şöyle:
1- Politik düşünmenin alfabesi “Siyaset, en saf haliyle güç ve adalet kavramlarının zorunlu olarak kesiştiği” yerde başlar. Siyaseti sadece idealist bir “adalet arayışı” sanan naifler ne kadar safsa, onu sadece gücün, çıkarların ve tahakkümün çarpışması sanan kinikler de o kadar yanılmaktadır. Yaptırım gücü olmayan bir adalet sadece boş bir fanteziyken, adaletten yoksun bir güç ise düpedüz eşkıyalık ve zorbalıktır. Politik düşünmek, işte bu iki zıt kutup arasındaki ince ipte yürüyebilme becerisidir. Haklı ve adil olanı güçlü kılmak, gücü ise hakkaniyetle dizginlemektir.
2- “Nasıl politik düşünülmeli?” sorusunun en acımasız cevabı, insan doğasıyla dürüstçe yüzleşmekten geçer. Aziz Augustinus, siyaseti insanın içindeki “kötülüğü”, günahkarlığı ve yıkıcı kibri zapt etmek için gerekli olan zorunlu bir araç olarak görür. Eğer insanlar melek olsaydı, hiçbir devlete, yasaya veya siyasete gerek kalmazdı; bu ünlü tespiti yüzyıllar sonra Amerikan Anayasası’nın mimarlarından James Madison da tekrarlar. Madison’a göre politik düşünmek, yöneticilerin erdemli olacağını safça umut etmek değil; tam tersine “hırsların hırsları dengelediği”, güçler ayrılığına dayalı sağlam anayasal kurumlar tasarlamaktır ki, iktidar sahipleri birbirlerini denetlemek zorunda kalsın. Kötücül doğamızı, yine kendi hırslarımızı birbirine çarptırarak yönetmek politik aklın kendisidir.
3- Machiavelli’nin bize öğrettiği en sarsıcı gerçek “Siyasette her zaman iki iyi ya da bir iyi ile bir kötü arasında seçim yapma lüksümüz olmadığı”dır. Çoğu zaman elinizdeki tek seçenek iki felaket arasından “daha az kötü olanı” seçmektir ve bunu yapmak ahlaken en doğru olan eylemdir. Kendi vicdanını temiz tutmak adına, her ne pahasına olursa olsun mutlak ahlak kurallarına saplanıp kalan ve pratik sonuçları umursamayan Kant gibi katı idealistler gerçek hayatta çok daha büyük felaketlere yol açabilirler. Politik düşünmek, elini kirletme pahasına daha büyük kötülükleri önleme cesaretidir.
4- Politik düşünürken düşülen en büyük tuzaklardan biri, gerçek toplumu, masa başında tasarlanmış kusursuz ve soyut felsefi teorilere uydurmaya çalışmaktır. Muhafazakâr düşünür Edmund Burke bizi bu konuda şiddetle uyarıyor. “Siyaset, evrensel dogmaların dayatılacağı bir yer değil, pratik ve esnek olunması gereken bir deneyim alanıdır.” Fransız Devrimi’nde olduğu gibi, toplumu sıfırdan ve tamamen rasyonel teorilere göre yeniden yaratma arzusu genellikle teröre, giyotine ve sonunda diktatörlüğe yol açar. Onun yerine politik akıl; toplumun geçmişten getirdiği alışkanlıkları, gelenekleri ve kurumsal hafızayı dikkate almalı, “ihtiyat” denen o erdemle yavaş, kademeli değişimler planlamalıdır.
5- Alexis de Tocqueville’in muazzam tespitiyle, bir demokrasi kâğıt üzerindeki metinlerle değil; yerel düzeyde, insanların bir araya gelerek kendi sorunlarını çözdükleri ve birbirlerine katlandıkları yerde yaşar. Eğitimle, aileyle, komşulukla ve yerel sivil katılımla şekillenen bu erdemler olmadan anayasalar işe yaramaz. Binlerce yıl öncesinden Konfüçyüs ve Aristoteles’in de ısrarla vurguladığı gibi, politikadan önce kişinin kendi karakterini geliştirmesi şarttır.
6- Hannah Arendt, modern dünyanın siyaseti sadece ekonomiye ve maddi refaha indirgemesini şiddetle reddeder. Siyaset sırf hayatta kalmak için çalışmanın veya alet üretmenin çok ötesindedir. Siyaset, bir eylemdir. Politika, insanların birlikte konuşup eylemesiyle var olur. Farklı vatandaşların eşit bir kamusal alanda bir araya gelip konuştukları, karar aldıkları, kendi eşsiz kimliklerini ortaya koydukları ve o arenada kelimenin tam anlamıyla “özgür” oldukları en yüce insanlık halidir. Kendi kozasına çekilmiş, sadece kendi özel çıkarıyla ilgilenen biri siyasetten uzaktır ve tam insan sayılamaz. Martha Nussbaum’ın da felsefe ve ekonomiyi birleştirerek söylediği gibi, siyasetin nihai amacı sadece insanları karın tokluğuna hayatta tutmak veya milli geliri artırmak değildir; onlara insani kapasitelerini geliştirebilecekleri, okuyup düşünebilecekleri, doğayla ve sanatla iç içe tüm potansiyelleriyle “serpilebilecekleri” gerçek özgürlük fırsatlarını sunmaktır.
7- Ve politik düşünmek, tarihsel düşünmektir. Hiçbir siyasal olay boşlukta doğmaz. Her kriz bir geçmiş, her kurum bir hafıza taşır; her kavram bir mücadele tarihinden gelir. Mesela özgürlük dediğimizde Locke başka şey duyar, Rousseau başka, Marx başka. Mesela devlet dediğimizde Hobbes başka düşünür, Hegel başka, Arendt başka. Bu yüzden politik düşünmek, kavramların tarihini bilmek ama bugünkü kullanımını sorgulamaktır. Bir iktidar “güvenlik” dediğinde, onun gerçekten güvenlik mi yoksa denetim mi istediğini anlamak gerekir. Bir muhalefet “adalet” dediğinde, bunun soyut bir slogan mı yoksa kurum, yasa, hak ve eşitlik programı mı olduğunu görmek gerekir.
Peki, tüm bu anlatılanlardan sonra politik düşünmek nihayetinde nedir? Kitap aslında bir metaforla özetliyor; siyaset ve düşünce dünyası soğukta hayatta kalmak için birbirine sokulan ama çok yaklaştıklarında dikenleri yüzünden birbirine batan kirpiler gibidir. İkisi birbirine hem muhtaçtır hem de birbirini yaralar.
Diğer yandan politik düşünmek, tarafsız ve steril bir gözlem yapma noktasına geçmek değildir. Hayatın içine girmek, ama hayatın gürültüsüne teslim olmamaktır. Gücü görmek, ama güce tapmamaktır. Adaleti savunmak, ama adaleti boş bir dileğe çevirmemektir. Halkı önemsemek, ama halk adına konuşan her güce teslim olmamaktır. Devleti anlamak, ama devleti kutsallaştırmamaktır. Özgürlüğü savunmak, ama ortak yaşamın sorumluluğunu unutmamaktır. Özetle böyle bir şeydir deniyor… (SB/TY)