Bir taksicinin sorusu, bir ülkenin yüz yılı
Umberto Eco, New York’ta adı zor telaffuz edilen Pakistanlı bir taksi şoförünün kendisine sorduğu o can alıcı soruyu aktarır “Düşman Yaratmak”[1] adlı kitabında.
Soru şudur: “Sizin düşmanlarınız kimler?”
Şoförün zihnindeki dünya haritası; etnik nefretler, sınır ihlalleri ve yüzyıllık kan davalarıyla örülüdür; dolayısıyla düşmanı olmayan bir halkın var olabileceğine inanmakta güçlük çeker yazarımız. Eco’nun ona verdiği yarım yamalak barışçıl yanıtlar şoförü tatmin etmez; çünkü insanoğlunun en ilkel ve en sarsılmaz dürtülerinden biri, kendi sınırlarını çizebilmek için karşı tarafta bir canavar görme ihtiyacıdır. Zengin “öteki” literatüründen öğrendiğimiz üzere; düşman sahibi olmak, sadece kimliğimizi tanımlamak için değil, aynı zamanda kendi değer sistemimizi ölçebileceğimiz bir engel edinmek ve o engelle yüzleşirken kendi gücümüzü sergilemek açısından hayati bir önem taşır. Kısacası, insanoğlu düşmansız yapamaz. Dışarıda somut bir tehdit bulamadığında, kendi içine döner ve kendi kardeşlerini, komşularını ötekileştirerek yenilerini inşa eder.
Komisyondan geçen, bugün de TBMM Genel Kurulu’ndan geçecek olan, somut ve hukuki bir metne bağlanacak “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu”, tam da bu ebedi “düşman inşa etme” sarmalından çıkış arayışının en radikal, en sancılı ve en tarihi adımıdır. Bu yasa, onlarca yıldır güvenlik bürokrasisinin, medyanın ve siyasi söylemin dilinde sistemli bir şekilde “düşman” olarak kodlanan, her türlü insani farklılığı devlete ve birliğe yönelik varoluşsal bir tehdit sayılan “Kürt ötekisinin” nihayet hukuki ve eşit bir özne olarak tanınması yolundaki ilk kurumsal eşiktir. Bu vesileyle, Eco’nun düşman inşasına dair sunduğu antropolojik ve tarihsel perspektiften yola çıkarak, Kürt meselesinin çözümünde atılan bu hukuki adımın, düşmanlık aygıtından sıyrılıp “ötekiyle” yüzleşme etiğine nasıl bağlanabileceğini tartışmayı arzuluyorum.
***
Eco, iktidarların ve toplulukların kendilerini tahkim etmek adına ötekini nasıl canavarlaştırdığını tarihsel belgelerle gözler önüne serer. Barbarlar her zaman yassı burunlu, sakallı ve “dil kusuru” olan yaratıklardır. Yahudiler Tanrı’nın katili, kötü kokan ve çocuk kanı içen heretiklerdir. Kadınlar ahlaksızlığın ve çürümenin ta kendisidir. Düşman yaratma süreci, hedef alınan grubun farklılıklarını doğrudan bir suç ve tehdit belirtisi haline getirmekle başlar. Eco’nun deyimiyle “Tehditkâr olmalarının farklılıklarını vurgulaması yerine, farklı olmaları tehditkâr olduklarının belirtisi haline gelir.”
Kürt meselesinin Türkiye tarihindeki seyrine baktığımızda, tam da bu mekanizmanın tıkır tıkır işlediğini görürüz. Onlarca yıl boyunca Kürt kimliği, dili ve varlığı, devletin kendi sınırlarını koruma ve homojen bir ulus kimliği yaratma refleksinin karşısına dikilen en büyük “farklılık” ve dolayısıyla en büyük “tehdit” olarak konumlandırıldı. Tıpkı Roma kabartmalarındaki barbarlar ya da Orta Çağ engizisyonunun yarattığı cadı tasvirleri gibi, Kürt de kendi dağlık coğrafyasında yaşayan, medeniyetten uzak, dili “anlaşılmaz bir uğultudan” ibaret sayılan ve varlığı her an devleti parçalayacak bir “iç düşman” olarak inşa edildi. Yetmedi, fiziksel özellikleri çirkin olarak ilan edildi.
Türkiye’de genel olarak ifade ettiğim Kürt imgesi kadar ayakta tutulan ve yeniden üretilen bir imge yoktur. Öyle bir imge ki her türlü gerilim ve derde, konsolidasyona derman. Eco’nun belirttiği gibi, düşman olmadığında toplumun çözülme tehlikesi baş gösterdiğinden, egemenler için bu düşmanı üretmek ve öcüleştirmek her zaman pragmatik bir hayatta kalma stratejisi olmuştur.
Ancak düşman inşasının en büyük tehlikesi, bir süre sonra bu imgenin kontrolden çıkması ve hem kurbanı hem de celladı kendi yarattığı cehenneme hapsetmesidir. Sartre’ın Gizli Oturum oyunundaki meşhur “Cehennem ötekilerdir” düsturunda olduğu gibi, taraflar birbirlerinin celladı haline gelerek yeryüzündeki cehennemlerini yaratırlar. Türkiye, kırk yılı aşkın süredir bu karşılıklı öcüleştirme döngüsünün, dökülen kanın, feda edilen genç kuşakların ve karartılan geleceklerin yasını tutmaktadır. Barış ve diyalog vatan hainliği ya da teslimiyetçilik olarak damgalandı.
İşte tam bu noktada, Meclis’ten çıkan yeni yasa, bu estetik ve duygusal nefret sarmalından bir hukuki çıkış vadediyor. Bu kanun, sadece silahsızlanmanın ya da cezaların ertelenmesinin pratik yollarını arayan teknik bir metin değildir. Bu kanun, devletin kendi elleriyle inşa ettiği o devasa “düşman” kurgusunu feshetmeyi ilk kez içeriyor. İlk kez, devlet ile Kürt aktörler arasındaki ilişki, askeri operasyonların, gizli istihbarat pazarlıklarının ve “terörle mücadele” retoriklerinin gölgesinden çıkarılıp, parlamentonun resmi, gri ve soğuk hukuki diline tahvil ediliyor. Bu, devletin kendi tekelindeki şiddet hakkını sorgulaması, kendi yarattığı günah keçisi mekanizmasından vazgeçmesi anlamına gelir. (Bu hemen hayata geçmez tabi. Büyük bir mücadele gerekiyor) Hukuk, doğası gereği kategorize eder, sınırlar çizer ama aynı zamanda muhatap alır. Bu yasa ile Kürt meselesi, militarizmin sınır boylarındaki namlularından, Meclis’in sıralarına, anayasal ve yasal müzakere masasına taşınmıştır.
Umberto Eco, etiğe olan ihtiyacın, sanki hiç düşmanımız yokmuş gibi davrandığımız pembe hülyalarda değil; tam aksine, düşmanımızı anlamaya ve kendimizi onun yerine koymaya çalıştığımız o en zor anlarda doğduğunu söyler. “Ötekini anlamaya çalışmak,” der Eco, ”farklılığını inkâr etmeden veya görmezden gelmeden, onun etrafına örülen klişeleri yok etmek demektir.”
Meclis’ten çıkan bu yasa, tam anlamıyla bu etik eşiğin aşılması çabasıdır. Çünkü barış yapmak, düşmanla savaşmaktan çok daha büyük bir cesaret gerektirir. Savaşmak kolaydır; hazır şablonlara sığınırsınız, ötekinin kötü koktuğuna, hain olduğuna ve canavarca ritüeller gerçekleştirdiğine inanıp tetiği çekersiniz. Ancak barış yapmak, o güne kadar canavar saydığınızın gözlerinin içine bakmayı, onun acısını duymayı ve onunla aynı anayasal çatının altında yaşamayı kabul etmeyi gerektirir.
“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, bu yönüyle Türkiye toplumu için ortak bir geleceğin, yani “birlikte yaşama etiğinin” yasal manifestosu denilebilir. Kanun, geçmişin kanlı yaralarını sarmak adına geçici bir af ya da lütuf değil; iki halkın eşitlik zemininde, birbirlerinin varoluşsal haklarını tanıyarak yeniden kucaklaşmasının hukuki garantisidir. Güncelde, yeniden bir buluşmadır. Bu yasa sayesinde, Kürt ötekisi artık devletin güvenliğini tehdit eden bir “asayiş unsuru” değil, anayasal bütünleşmenin ve ortak demokratik yaşamın kurucu ortağıdır.
Sonuç olarak, Eco’nun en kötümser analizi, insanların bir düşman olmadan yaşayamayacağı ve eninde sonunda yeni canavarlar inşa edeceği yönündedir. Ancak insanoğlu, kendi yıkıcı dürtülerini dizginleyecek, vahşi doğasını ehlileştirecek ve onu cehennemden kurtaracak tek bir araç keşfetmiş: “Hukuk ve ortak akıl”.
TBMM’den çıkan bu tarihi çerçeve yasa, Türkiye’nin kırk yıllık cehenneminden çıkış biletidir. Eğer bu yasa, sadece kâğıt üzerinde kalan kuru bir metin olarak kalmaz, toplumsal hayatın her kılcal damarına sirayet edecek demokratik reformlarla desteklenirse; bu topraklar, Eco’nun o karamsar kehanetini boşa çıkaracaktır. Düşmanı yok etmek, onu öldürmekle değil; onun etrafına örülen nefret klişelerini parçalamakla ve onu kendimizle eşit kılmakla mümkündür. Bugün Meclis, bu ebedi kurguyu bozmuş, düşmanın sınırından hukukun ve barışın eşiğine doğru tarihi bir adım atmıştır. Artık yapılması gereken, bu eşikten cesaretle geçmek ve ötekinin gözlerinde kendi yansımamızı bularak birlikte yeni bir hikâye yazmaktır. Bunu yapabilecek irade var.
Dipnot:
[1] Umberto Eco, Düşman Yaratmak, Çev. Leyla Tonguç Basmacı, Doğan Kitap, 296 sayfa, 2017.
(SB/VC)
Yüzyıllık çıkmazdan rasyonel çıkışa
11 kanun, tek çözümsüzlük
“Barışa kirpinin inancı, siyasete tilkinin aklı” - Kürt stratejisi -4
Nixon Çin’e gider: Barış sürecinde Kürt stratejisi - 3
Barış sürecinde Kürt stratejisi 2