Bizim coğrafyada gazetecilik için sıkça “ateşten gömlek” denir. Hele bir de Kürt gazetecisiyseniz, bu ifade tam anlamıyla yerini bulur. Kimden bahsediyoruz? Elbette gazeteci Aziz Oruç’tan.
Birçoğunuz Aziz’i tanır, haberlerini takip eder. Ancak Aziz yalnızca bir gazeteci değil, aynı zamanda “Sınırların Arasında Bir Gazeteci” adlı kitabın da yazarı olarak okuruna merhaba dedi.
Luvî Yayınları’ndan çıkan bu eser, bir yol hikâyesi olarak yazarın başından geçenleri öyküsel ve akıcı bir dille okuyucuya sunuyor.
Yaşadığı coğrafyada gazeteciliğin artık yapılamaz hale geldiğini fark eden yazar, önce Rojava’ya, oradan da Güney Kürdistan’ın Süleymaniye kentine doğru yol alır. Gittiği her yerde farklı sorunlarla karşılaşır. Daha güvenli bir limana sığınmak için, birçok meslektaşı gibi Avrupa’ya gitmenin yollarını ararken, hikâye de buradan başlar.
“Sınırların Arasında Bir Gazeteci” adlı kitabı elime alıp okumaya başladığımda, hafızamda Bahman Ghobadi’nin “Sarhoş Atlar Zamanı” filminin sahneleri canlandı. Dört parçaya bölünmüş Kürt coğrafyasının sınırları arasında gidip gelen hayatlar gözümde belirdi. Sarhoş Atlar Zamanı filminde Ghobadi sınırları bilinçli biçimde izleyicinin belleğine kazımış, bu sınırların yapaylığını hissettirmek istemiştir.
“Taxtê Reş” (Kara Tahta) filminde de benzer sahneleri görmek mümkündür. Aziz’in başına gelenler de bundan çok farklı değildir. Gitmek istediği her Kürt kentinde karşısına yeni bir sınır noktası çıkar. Süleymaniye’den Pencewîn’e, oradan İran Kürdistanı’na geçmek ister. Büyük kaygılar ve belirsizlikler içinde yol alır. Hikâyeyi bir gazeteci titizliğiyle, ayrıntılı biçimde okuyucuya aktarır. Örneğin mola verdiği kahvehanelerde gözleri duvarlara asılı yerel lider portrelerine takılır. O portreler, her şeye rağmen otoriter varlıklarını hissettirir. İran sınır kapısına vardığında ise onu ilk karşılayan, Ali Hamaney’in sert ve otoriter yüzünü yansıtan duvardaki portre olur.
Aziz Oruç, akıcı diliyle okuru adeta sınırdan sınıra kendisiyle birlikte gezdirir. İran’a ilk adım attığı andan itibaren yaşadığı kaygılar, başına neler gelebileceğine dair merakı daha da artırır. Yolculuk sırasında karşılaştığı kolberlerden birine, “Siz bu tehlikeli işi yaparken korkmuyor musunuz?” diye sorar. Aldığı cevap çarpıcıdır: “Önceleri çok korkuyordum, ama artık alıştım; korkmuyorum.” Böylece insanın zamanla korkuyla yaşamaya nasıl alıştığını da bir kez daha görürüz.
Yazar, kafasındaki soru işaretlerini dağıtmak istercesine Kürdistan coğrafyasını seyrederek yolculuğunu sürdürür. Merîwan’dan geçerken hayranlıkla Zeribar Gölü’ne dikkat kesilir. Hiç duraksamadan bir an önce Ermenistan sınırına varmak ister, ancak yolda birçok tehlikeyle karşılaşır. Bir keresinde bindiği aracın kaza yapması sonucu kıl payı ölümden döner. Ancak bilinmezlik peşini bırakmaz.
Nihayet Merîwan, Seqiz ve Bokan’ı geride bırakıp Tebriz’e doğru yol aldığında, Tebriz üzerinden Ermenistan’a biraz daha yaklaştığı hissini okura da güçlü biçimde aktarır. İran sınır kapılarından sorunsuz şekilde geçip Ermenistan topraklarına ayak bastığında derin bir nefes almak üzeredir; ancak işlerin yeniden sarpa sardığını kısa sürede fark eder.
Pasaport kontrolü sırasında görevli memur, pasaportunda sorun olduğunu söyleyerek Aziz’i bekleme salonuna alır. Uzun süren bekleyişin ardından yanına gelen bazı polislerin kötü muamelesi ve şiddeti başlar. Aziz, çareyi iltica talebinde bulunmakta bulur ve gazeteci olduğunu söyler. Ancak bu kez de “Türk müsün, Kürt müsün?” sorularıyla karşılaşır. Kürt olduğunu belirtince tavırların daha da sertleştiğini, “Senin ataların bizim atalarımızı katletti” gibi suçlamalara maruz kaldığını aktarır.
Herhangi bir yasal işlem yapılmadan apar topar İran istihbaratına teslim edilir. Hukukun işlemediği bu süreçte Aziz’e türlü suçlamalar yöneltilir: Önce IŞİD üyeliği, ardından Türk istihbaratı bağlantısı, sonrasında ise İsrail ajanlığı… İdam tehdidine varan baskılara rağmen Aziz, gazetecilik kimliğini savunmaktan vazgeçmez.
Onu sorgulayanların da başından beri Aziz’in tek kimliğinin gazetecilik olduğunu bildikleri açıktır. Buna rağmen her türlü eziyet denenir. Kitabı okuyanlar, Aziz’in başından geçenleri çok daha çarpıcı biçimde görürler. Sonunda formalite bir mahkemeye çıkarılır ve apar topar Türkiye’ye teslim edilmek üzere sınıra götürülür. Ancak resmi yollardan değil, mayınlı bir araziye doğru yönlendirilir.
Bu bölümü okurken akla şu söz gelir: “Yiğidi öldüren çaresizliktir!” Sanki o an Aziz için söylenmiştir. Başka hiçbir çaresi kalmayan Aziz Oruç, bir Kürt askerle göz göze gelir. Asker eliyle yön göstererek, “Şuraya doğru yürürsen belki mayınlara basmadan geçebilirsin” der. Aziz, gecenin karanlığında İran sınırını aşarak Türkiye’ye geçer.
Bu yol hikâyesini okuyan, nefesini tutmadan ilerleyemez; yer yer gözyaşını içine akıtır. Bir Kürt gazetecinin başına nelerin gelebileceğini hafızaya kazıyan bu anlatıdan sonra hikâye burada da bitmez. Doğubayazıt’ta gri listedeki bir operasyonla gözaltına alınan Aziz’e son sözü bırakalım:
“Beni, Hollywood yönetmenlerini kıskandıracak bir operasyonla yakaladılar. Etrafım sarıldı, ellerimi yukarıya kaldırtıp üstüme çullandılar, yüzüstü yatırıp sırtıma basarak etkisiz hale getirip ellerimi arkadan kelepçelediler ve bu gösterişli tutuklamayı kayıt altına alıp, büyük bir operasyon olarak ulusal basına servis ettiler. Ama üzerimde mühimmat namına dört tane çikolata, yarısı yenmiş bir ciğer dürüm ve birkaç tane kıyafet bulduklarını söylemediler. Ele geçirilmiş tehlikeli bir “terörist” olarak geçtim haber bültenlerinde. Ancak tıpkı hapishanelerdeki diğer gazeteciler gibi sıradan bir insandım, sayısını kayıt altına almadığım pek çok haberim vardı ve kim olduğum yeterince belliydi.”
Künye

Yazar: Aziz Oruç
Yayınevi: Luvî Yayınları
Sayfa Sayısı:96
ISBN:9786259597720
Kitabın yayınevi sayfasına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz



