2026 yılının baharında, Basra Körfezi’nin sularında sadece petrol tesisleri değil, Amerikan hegemonyasının o sarsılmaz zannedilen yenilmezlik efsanesi de yanıyor, yanmaya da devam edecek gibi. ABD ve İsrail’in İran’a karşı giriştiği bu yıkıcı savaş, sınırları belli bir cezalandırma operasyonunun çok ötesine geçerek, uluslararası sistemin dikişlerini patlatan devasa bir jeopolitik depreme dönüştü. Washington’un kibir ve İsrail’in de tüm tuşlara basarak “kısa sürede rejimin başını ezeceğini” varsayarak başlattığı askerî serüven, bugün küresel ekonomiyi felç eden, ittifakları parçalayan ve çok kutuplu yeni bir dünya düzenini kanla inşa eden tarihsel bir kırılma anına kapı araladı dersek abartmış olmayız.
ABD, Körfez’deki üslerini korumak uğruna stratejik füze stoklarını eritip trilyonlarca doları çöpe atarken; Çin, Amerikan ordusunun taktiksel zaaflarını gerçek zamanlı bir laboratuvarda keyifle izledi. Bu bakımdan 40 günü aşan bu savaşın en büyük kazananı tartışmasız Çin’dir. Batı dünyası Hürmüz Boğazı’nın abluka altına alınmasıyla enerji krizi ve enflasyon sarmalında boğulurken, Çin bayraklı gemilerin bu ateş çemberinden rahatça geçmesi tesadüf değildi. Tersine bu durum, gücün eksen kaymasının en çıplak fotoğrafıdır. Çin, sadece enerji piyasalarının dolarsızlaşmasını hızlandırmakla kalmıyor, aynı zamanda silah endüstrisinin can damarı olan kritik minerallerin tedarikini elinde tutarak Batı’nın toparlanma ihtimalini dahi tekeline alıyor. Bu gerçeğin yankılarını önümüzdeki günlerde daha fazla konuşacağız. Görünen o ki, ABD 20. yüzyılın güvenlikçi refleksleriyle savaşırken, Çin 21. yüzyılın ekonomik ve stratejik altyapısını çoktan fethetmiş durumda.
Yani Satranç değil Go stratejisi kazanıyor.
Körfez Arap devletlerinde yaşanan uyanış ise Amerikan dış politikası için tam bir hezimet. On yıllardır süregelen “güvenlik şemsiyesi karşılığında ucuz petrol” denklemi artık iflas etti diyebiliriz. Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi aktörler, Washington’un kendilerini salt birer “enerji kumbarası” ve sadık birer ileri karakol olarak görme ısrarını reddederek yüzlerini tamamen Doğu’ya dönecekler mi göreceğiz ama emareleri yok değil. Artık ekonomilerini salt petrole bağlamaktan vazgeçen bu devletler; yapay zekâ, yenilenebilir enerji ve petrokimya devrimlerini Çin devlet fonlarıyla inşa ettikleri devasa ortaklıklarla taçlandırıyorlar. Körfez artık Amerika’nın sadık bir tebaası değil, kendi çıkarlarını küresel enerji tedarik zincirlerinin merkezine yerleştiren otonom bir güç merkezidir.
Bölgenin diğer aktörleri ise bu devasa fırtınada kendi bekalarının derdine düşmüş durumda. İsrail cephesinde savaşın tek rasyoneli, Netanyahu’nun kendi siyasi ömrünü uzatma çırpınışlarıdır. Hamas ve Hizbullah’ı ezerek, Lübnan’ı işgal ederek ve İran’ı kışkırtarak yaklaşan seçimleri kazanmayı ve uluslararası mahkemelerdeki soykırım yargılamalarından kaçmayı hedefleyen Netanyahu yönetimi, aslında ülkesini eşi benzeri görülmemiş bir stratejik yalnızlığa mahkûm etmiş durumda. Mesih’i getirme hikayesi de bir yere kadar tuttu. Askerî asimetriye rağmen direnen “Direniş Ekseni” tam yok olmadı, aksine gelecek nesiller için çok daha intikamcı ve radikal bir faza evrilme tablosu da ortaya çıkardı denilebilir.
Eski dünyanın ölüm ilanı
Diğer yanda savaşın trajik kurbanı Irak, ekonomik olarak boğuluyor ve siyasi olarak parçalanıyor. Hürmüz’ün kapanmasıyla devlet gelirlerinin yüzde 90’ını kaybeden Bağdat, İran yanlısı milislerin eylemleri yüzünden topraklarının doğrudan Amerikan füzeleriyle vurulduğu bir savaş alanına döndü. Aralık 2024’te Esad rejiminin çöküşüyle sarsılan Suriye ise, yeni lideri Ahmed eş-Şara idaresinde krizden pragmatik bir çıkış arıyor. Şimdiye kadar da fena gitmedi. İran ekseninden hızla koparak Sünni Arap dünyasına yaranmaya çalışan Şam yönetimi, sınırındaki Hizbullah unsurlarını temizleme niyetini dahi masaya yatırarak bölgesel bir meşruiyet devşirme peşinde.
Yaşanan bu kaotik tablonun yanı başındaki Türkiye için ise durum, bir “düşmansız rekabet” krizidir. Ankara; yüzyıllardır yapısal bir güç dengesi içinde olduğu, tarihsel rakibi İran’ın zayıflamasından, bilhassa Suriye sahasında jeopolitik çıkarlar elde etmekten memnun gibi. Ancak bu memnuniyet, savaşın kontrolden çıkma ihtimalinin yarattığı derin bir korkuyla gölgelenmiyor değil. İran’daki olası duruma dair çokça senaryo çalıştığı bir sır değil. Oradaki Türkmenleri askeri anlamda yakından beslediği de sosyal medyada yer yer yazıldı. Zira İsrail’in fütursuzca sınırları yeniden çizme gayreti ve İran devlet aygıtının olası bir çöküşü, Türkiye için birçok anlama geliyor. O anlamda rejimin değişmesini çok isteyen bir yerde değil. Yani İngiltere çizgisini takip ediyor. 95 milyonluk devasa bir komşunun otorite boşluğuna düşmesi; Türkiye sınırlarına dayanacak apokaliptik bir mülteci dalgası, enerji hatlarının felç olması anlamına gelmektedir. Kürt meselesi bağlamı ise bambaşka bir yazı konusu. Bu sebeple Türkiye, krizin daha fazla tırmanmasını engellemeye çabalayan ve kaotik bir boşluktansa sınırları belli bir İran’ı tercih eden bir mecburiyet diplomasisi yürüttü.
Günün sonunda İran, devasa Amerikan ve İsrail bombardımanlarına rağmen ayakta kalarak “direniş” rüştünü kanıtlamışa benziyor. Bunun çokça sonuçları olacak. Ancak sırf bu psikolojik zafer hissi uğruna ülkenin sivil ve altyapı kaynaklarını dipsiz bir kuyuya atmak stratejik bir körlük olacaktır. İlan edilen ateşkes, ateşkes olarak kalmayacaktır. Bir ara raund gibi duruyor. Takip edebildiğim kadarıyla Tahran’a dair yapılan en somut çıkış önerisi şu: “Elde ettiği bu asimetrik hayatta kalma başarısını masada somut bir diplomatik kazanıma dönüştürmek, düşmanlıkları sonsuz bir yıpratma savaşı yerine kalıcı bir saldırmazlık ve ekonomik entegrasyon paktıyla noktalamak.”
Özetle, 2026 İran Savaşı sadece bölgesel bir çatışma değil; eski dünyanın ölüm ilanıdır. ABD, devasa silah gücünün artık siyasi bir zafer getiremediği bu yeni çok kutuplu anarşide, kendi kurduğu düzenin enkazı altında siyasal-sosyal can çekişiyor. Ortadoğu artık dışarıdan dizayn edilecek uysal bir satranç tahtası değil; aksine, pragmatik ittifakların kurulduğu, kimsenin kimseye şartsız boyun eğmediği, acımasız ve yepyeni bir güç merkezi olmaya da bir adım daha ilerledi. (SB/TY)






