Türkiye, okul saldırılarını kendine ait olmayan, dışarıdan gelmiş, istisnai dehşet anları gibi düşünmek istiyor. Böyle olunca açıklama da hazır oluyor: bilgisayar oyunları, diziler, sosyal medya, dijital bağımlılık. Suçlu hızla bulunuyor; toplumun kendisine bakmasına gerek kalmıyor. Oysa Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan saldırılar, yalnızca iki korkunç adli vaka değil. Bunlar, şiddetin Türkiye’de yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bir dil, bir duygu rejimi ve bir toplumsal ilişki biçimi haline gelmiş olabileceğini düşündüren alarm işaretleri.
14 Nisan 2026’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde eski bir öğrenci lisede ateş açtı ve çok sayıda kişi yaralandı. Ertesi gün, 15 Nisan’da Maraş’ta bir ortaokulda 14 yaşındaki bir öğrenci sekiz öğrenciyi ve bir öğretmeni öldürdü; çok sayıda kişiyi yaraladı. İki gün içinde yaşanan bu iki saldırı, Türkiye’de nadir görülen bir şiddet türünü bir anda ülke çapında düşünülmek zorunda kalan bir meseleye dönüştürdü. Çünkü burada yalnızca şiddetin yaşanması değil, birbirini izleyen iki olay üzerinden toplumsal hayal gücüne çarpması söz konusuydu. Ne var ki bu tür anlarda kamusal tartışmanın ilk refleksi neredeyse hiç değişmiyor. İlk hedef yine ekrandaki içerik oluyor. Şiddet oyunları, diziler, mesajlaşma uygulamaları, sosyal medya platformları, “zehirli dijital kültür.” Bu açıklama gayet rahatlatıcıdır. Çünkü sorunu toplumun kendi içinden değil, dışsal bir kültürel kirlenme olarak tarif eder. O zaman aileye, okula, siyasete, bürokrasiye, medyaya ve gündelik hayata bakmak gerekmez. Suç içerikte bulunur, toplum aklanır.
Sorun şu ki bu açıklama hem kolaycı hem de eksik. Bilgisayar oyunları, diziler ve dijital ağlar elbette önemsiz değildir. Şiddetin estetize edilme, taklit edilme ve hızla dolaşıma sokulma biçimlerini etkileyebilirler. Ama bunlar tek başına şiddeti açıklamaya yetmez. Dijital referanslar ancak zaten mevcut olan bir kültürel anlam dünyası içinde iş görür. Kıvılcımı konuşup yanıcı maddeyi görmezden gelmek, meselenin özünü kaçırmaktır. Bir genç, okulda ateş açmayı yalnızca korkunç bir suç olarak değil, sesini duyurmanın, intikam almanın, görünür olmanın ya da korku üretmenin bir yolu olarak tahayyül edebiliyorsa, burada sorun sadece ne oynadığı ya da ne izlediği değildir. Sorun, şiddetin toplumsal dolaşımdaki anlamıdır. Başka bir deyişle mesele, yalnız temsil değil; temsilin hangi toplumsal iklimde anlam kazandığıdır.
Tam burada, şiddeti yalnız bireysel sapma ya da kültürel bozulma olarak değil, siyasal ve toplumsal bir düzenin parçası olarak düşünmek gerekiyor. Gramsci bu noktada hâlâ güçlü bir rehber olabilir. Çünkü onun hegemonya kavramı, egemenliğin yalnız zorla değil, rızayla kurulduğunu söyler. Bir iktidar düzeni, yalnız baskı uyguladığı için değil; kendi değerlerini, duygu biçimlerini ve davranış kodlarını “doğal”, “normal” ve “makul” hale getirebildiği için kalıcı olur. İnsanlar sadece korktukları için değil, belirli ilişki biçimlerini meşru gördükleri için de o düzene uyum sağlar.
Şiddetin üretilmesi
Bu açıdan bakıldığında, bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca şiddet olayları değil; daha derinde, bir tür “şiddet hegemonyasıdır”. Bu, sürekli fiziksel saldırı hali demek değildir. Asıl olarak sertliğin güç, korkutmanın otorite, aşağılamanın üstünlük, tehdidin ise kararlılık gibi okunmaya başlaması demektir. Şiddet böylece ceza hukukunun konusu olmaktan çıkar, kültürel bir mantığa dönüşür. İnsanlar şiddeti sadece gördüklerinde değil, düşündüklerinde de tanımaya başlarlar. Daha kötüsü, onu kimi zaman etkili, anlaşılır, hatta gerekli bulurlar.
Türkiye’de son yirmi yıla bu gözle bakıldığında ciddi bir süreklilik görülüyor. Şiddet yalnız sokakta, karakolda, cezaevinde ya da sınır hattında üretilmedi. Aynı zamanda televizyon ekranlarında, köşe yazılarında, resmî açıklamalarda, mahkeme dilinde, haber başlıklarında ve gündelik siyasette üretildi. Bir grup önce “tehdit” olarak işaretlendi. Sonra “marjinal”, “provokatör”, “terör uzantısı”, “ahlak düşmanı”, “dış bağlantılı” gibi kalıplarla meşru siyasal alanın dışına itildi. Ondan sonra o gruba yönelik daha sert muamele daha az şaşırtıcı görünmeye başladı. Burada mesele kaba küfür değil. Daha derindeki teknik, insanları ve grupları kamusal gözde tehdit nesnesine dönüştürmektir. Muhaliflerin, gazetecilerin, aktivistlerin, farklı kimliklerin, azınlıkların ya da itiraz eden öğrencilerin “hain”, “ajan”, “terörist”, “milli bünyeye / birliğe tehdit” gibi etiketlerle damgalanması yalnızca sert siyaset değildir. Bu dil, insanları önce yanlış, sonra tehlikeli, en sonunda da bastırılması meşru figürler haline getirir. Düşman bir kez kurulduğunda, şiddet de en azından söylemsel düzeyde daha kolay düşünülebilir hale gelir.
Bu yüzden Althusser’in ideoloji yaklaşımını de devreye sokmak gerekir. İdeoloji, insanların dünyayı belli kurumlar ve pratikler içinden algılamasını sağlayan maddi bir işleyiştir. Okul, aile, medya, din, hukuk ve bürokrasi yalnızca bilgi taşımaz; insanları belli türde öznelere dönüştürür. Kimin makbul, kimin tehlikeli, kimin makul, kimin aşırı sayılacağını öğretir. Böyle bakıldığında şiddetin sıradanlaşması da bir anda ortaya çıkan bir bozulma değil; uzun süredir işleyen bir özneleştirme rejiminin sonucudur.
Bir toplumda sürekli olarak tehdit dili dolaşıma sokuluyorsa, insanlar birbirlerini sadece farklı değil, potansiyel tehlike olarak görmeyi öğrenir. Eğer siyasal dil muhalefeti meşru rakip değil de bastırılması gereken unsur gibi kodluyorsa, bu yalnız parlamenter tartışmanın sertleşmesi değildir. Bu, kamusal algının yeniden örgütlenmesidir. Böyle bir iklimde gençler de yalnızca ders, sınav ve başarı baskısı içinde değil; aynı zamanda öfke, aşağılanma, güç, intikam ve görünürlük arasındaki bağları öğrenerek büyürler.
Tam bu noktada Bourdieu’nün simgesel güç ve simgesel şiddet kavramları belirleyici hale gelir. Çünkü tahakküm çoğu zaman tahakküm gibi görünmeden işler. Aşağılama, dışlama, alay, sınıflandırma, değersizleştirme, korkutmayı otoriteyle karıştırma, sertliği doğal sayma gibi pratikler çoğu zaman şiddet diye adlandırılmaz. Bunlar “disiplin”, “ciddiyet”, “hayatın gerçeği”, “karakter”, “güçlü duruş” gibi sunulur. Ama tam da bu yüzden daha tehlikelidir. Fiziksel şiddetin kültürel önkoşullarını üretirler. Şiddet önce tokat olarak değil, değer hiyerarşisi olarak gelir. Önce bedeni değil, özsaygıyı, konumu ve meşruiyeti hedef alır.
Fiziksel patlamaların nedeni
Aidiyet, rekabet, utanç ve hiyerarşinin yoğunlaştığı alanlarda bu daha da görünürdür. Öğrenciler yalnızca matematik, tarih ya da dil öğrenmez. Aynı zamanda toplumun öfke biçimlerini, üstünlük kodlarını, korku repertuvarını ve meşru saydığı saldırganlık biçimlerini de öğrenir. Bir toplumsal iklimde aşağılanma normalse, korkutma etkiliyse, sertlik saygınsa, dışlama anlaşılır hale gelmişse, fiziksel şiddetin toprağı çoktan hazırlanmış demektir. Elbette her aşağılanma saldırı üretmez, her dışlanma cinayete dönüşmez. Ama bu, o kültürel altyapının önemsiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, fiziksel patlamaları tek başına fail psikolojisine kapatmak bu altyapıyı görünmez kılar.
Bu nedenle okul saldırıları üzerine kurulan tartışmanın yalnızca güvenlikçi zeminde kalması da yetersizdir. Elbette güvenlik önemlidir. Kapılarda denetim, erken uyarı sistemleri, kriz protokolleri, psikolojik destek mekanizmaları ve risk takibi gereklidir. Bunlar küçümsenemez. Ama bunlar sonuca dönüktür; nedene değil. Kapıya daha çok kamera koymak, turnike artırmak, polis görevlendirmek ya da dijital içeriği silmek bir iklimi tek başına değiştirmez. Çünkü asıl soru, silahın okula nasıl girdiği kadar, şiddetin neden bazı gençler için etkili, anlamlı ve görünürlük sağlayan bir eylem biçimi olarak tahayyül edilebilir hale geldiğidir.
Tam da bu nedenle oyunları ve dizileri hedefe koyan açıklamalar politik olarak da kullanışlıdır. Çünkü bu açıklamalar, toplumun kendisiyle yüzleşmesini engeller. Sanki aile içinde aşağılayıcı dil yokmuş, sanki okulda küçük düşürücü ve hiyerarşik ilişki biçimleri yokmuş, sanki siyasette sürekli düşman üretimi yokmuş, sanki bürokraside korkutma ve yıldırma yönetim tekniğine dönüşmemiş gibi davranılır. Böylece sorun dışsallaştırılır, sorumluluk yer değiştirir. Oyunları suçlamak bu yüzden sadece kolaycılık değil; aynı zamanda toplumsal öz eleştiriden kaçış tekniğidir.
Burada bir yanlış anlamayı önlemek gerekir. Söylenmesi gereken şey, “siyasette sert dil var, o halde okul saldırılarının nedeni budur” değildir. Böyle bir doğrusal nedensellik kaba olur. Daha dikkatli ve doğru cümle şudur: Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları, şiddetin Türkiye’de toplumsal hayal gücünde giderek daha tanınabilir, dolaşıma sokulabilir ve etkili görülebilir hale geldiği bir iklimde yaşandı. Bu saldırılar, şiddet söyleminin hegemonikleştiğinin tek başına kanıtı değil; ama bu hegemonikleşmenin güçlü semptomlarıdır. “Semptom” demek önemlidir. Çünkü semptom, tek başına neden olmayan ama derindeki yapıyı görünür kılan belirtidir. Bu iki olay da tam olarak bunu yapıyor. Şiddetin artık sadece bedene yönelmiş bir suç değil, aynı zamanda kamusal dolaşım kazanan bir dil ve temsil rejimi haline geldiğini görünür kılıyor. Şiddet artık yalnız yaşanan değil; paylaşılan, yankılanan, taklit edilen, tehdit üretmek ve görünür olmak için kullanılan bir iletişim biçimi haline geliyor.
O halde asıl soru şudur: Türkiye’de neden tehditkâr dil bu kadar kolay meşrulaşıyor? Neden aşağılayıcı üslup kararlılık gibi, korkutma otorite gibi, sertlik ise güç gibi okunabiliyor? Neden kamusal hayatın bu kadar geniş bir kısmı suçlama, damgalama, düşmanlaştırma ve korku üzerinden işliyor? Bu soruların cevabı oyun menülerinde ya da dizi sahnelerinde değil. Cevap, özellikle son yirmi yılda siyasette, bürokraside, medyada ve dijital dolaşımda yerleşen dil rejiminde aranmalı. Çünkü okul, toplumdan ayrı bir ada değildir. Toplumda ne dolaşıyorsa, gecikmeli de olsa okula sızar. Siyasette düşmanlaştırma normalse, bürokraside korkutma yönetim tekniğine dönüşmüşse, medyada hakaret tartışmanın yerini almışsa, sosyal medyada tehdit ve linç olağan görünüyorsa, okul steril kalmaz. Çocuklar ve gençler sadece bilgi öğrenmez; toplumun duygusal ve siyasal dilini de öğrenir. Bu yüzden asıl mesele çocukların ne oynadığı değil, yetişkinlerin nasıl bir ülke dili kurduğudur.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki saldırılar tam da bunu hatırlatıyor. Okulları korumak istiyorsak yalnız giriş kapılarını değil, kamusal dili de tartışmak zorundayız. Çünkü topluma yerleşen şiddet önce eylemde değil, konuşma biçiminde yerleşir. Çocuklara bırakılan en tehlikeli miras bazen silah değil; sertliği normal, aşağılamayı meşru, tehdidi etkili gösteren dildir. O dil sorgulanmadan, oyunları ve dizileri suçlamak yalnızca kolaycı bir kaçıştır. Mesele daha derindedir. Tam da bu yüzden daha ciddidir.
(AK/Mİ)




