Bir kurumun tarihini kendi hayatının zamanıyla bir tutmak, sık rastlanır bir şey değil. Agos’un otuz yılı demek, otuzunda birden doğrudan yer almasam da, bana böyle hissettiriyor. Bu ismin arkasında saklı ruhu anlatabilmek için kişiselle örülen kısa bir hikâye anlatacağım o yüzden. Bir birlikte büyüme hikâyesi.
Başarılı bir öğrenci oldum hep. Öğrenmeye, keşfetmeye dönük, kaybetmemek için özen gösterdiğim merak ve hevesim vardı. Bir de sınav ve puanlarla ölçülen bir sistemde başarı denen şeyin, uyumsuz olduğun her alan için bir koruma kalkanı oluşturduğunu içgüdüsel olarak fark etmiştim küçük yaştan. Gel gör ki okul ve mahalle, kitaplarda gördüğüm dünyaya kıyasla hep küçük kalıyordu sanki. İlk kez ülkenin tamamına dair bir duyguya üniversite kantinlerinde yan yana oturduğum, hikâyesi benden farklı yaşdaşlarım sayesinde kapılabildim. İnsandan ve yoldan öğrenmek gerektiğini bildim.
Agos, hayatın tam damarından aktığımı hissettiğim, müfredat dışı her şeyi bir arada ve eşzamanlı sunan en önemli durak oldu benim için. İlk öykülerini yayımlayan, gencecik bir üniversite mezunuydum 1996’da. Bir hayat çaylağı. Hrant Dink, pek çoğumuz gibi beni de yol üstünde buldu ve macera başladı.
Dolapdere’deki küçücük alandan alt katları kumaşçı ve dikimhanelerle dolu Saksı Han’ın en üst katına konduk. Ressam Kristin Saleri’nin eski atölyesine. Herkesin el yordamı bir şeyleri öğrenmeye çalıştığı karmakarışık bir pazar yeriydi Agos. Ofis eşyalarımız bile uzun yıllar boyunca sağdan soldan toplanmış ev mobilyalarından ibaretti. Yemek masası, camlı büfe, kışın akıtan dam, dolayısıyla bir dolu leğen, gazetenin bağlandığı Çarşamba geceleri ortaya çıkan ve fayanslar üzerinde ahenkle dans eden, boz renkli minik faremiz Mıgırla bir cümbüş yeriydik. Bu dönemin hikâyesini bütün tanıklıklarıyla birlikte Tûba Çandar’ın unutulmaz emeğinin ürünü Hrant biyografisinde ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Bir iki profesyonel isim dışında gazetecilikle doğrudan bağlantısı olan yoktu içimizde. Türkçe yayın yapan Ermenice gazete olarak örnek alınacak bir model de yoktu. Hrant Dink’in tezcanlılığı ve inancı vardı en çok. Bir de zaman bizden yanaydı. Sanki tam olması gereken yerdeydik. Öyle ilerledik.
Agos’un ben dahil çoklarımız için hayat okulu olması tuhaf bir özgürlük hissiyle doğrudan bağlantılı. Deneme ve yanlış yapma hakkımız vardı. Kuşaklararasılık, adı konmamış bir kanundu sanki. İlkokul Ermenicemle köşe yazısı yazmaya teşvik edildiğimde Ermeni basın tarihinin duayeni, gazetenin de isim babası Rupen Maşoyan, bir elinde bastonu bir elinde kırmızı kalemi ve olanca zarafetiyle yanı başımdaydı. Basın ve edebiyatın bir diğer ustası Yervant Gobelyan’ın pelür kağıt üzerine daktilo edilmiş yazılarına bakardım hayranlıkla. Masası Anadolu’dan topladığı taşlar ve Anahit heykelleriyle süslü, babam saydığım Baron Seropyan (Sarkis Seropyan), cuma oldu mu tiyatro tarihinin cisimleşmiş hâli olarak ziyaretimize gelen Hagop Ayvaz demirbaş olarak yâd ettiğim isimler. Baron Ayvaz’ın yazıları eski takvimlerin arka sayfalarından kesilerek hazırlanmış bloknotlara yazılıydı. Bir kuşağın çektiği çileyi gösterircesine. Böyle sadece görmeyi ve bir masa kenarına ilişip dinlemeyi bilerek öğreneceklerimiz vardı. Tıpkı o okul kantinleri gibi.
Gelenimiz gidenimiz eksik olmazdı. Ninesinin köyünü, Ermeni kökenini bulmaya çalışanlar, yurt dışından İstanbul’a gelmişken uğrayanlar, sonraki dönemlerde konsoloslar, politikacılar, Ermeni okullarından geziye gelen gençler, çocuklar, müdavim aboneler… Tekke ve Zaviye Kanunu’na rağmen kapatılması unutulmuş yer diye takılırdım hatta. Yüz yüzeliğin genel olarak çok belirleyici olduğu bir zamandı. Taksim ve civarı, nabız gibi atar, belli birkaç mekânda içinden geçilen bütün siyasi gündem ete cana bürünürdü. Hayatını cemaate adamış avukatlar Diran ve Luiz Bakar eşliğinde Ermeni toplumunun en can alıcı sorunları orta yerimize düşerdi.
Sadece haber yapan değil gündem belirleyen bir mecra
Böyle bir arka planda Hrant Dink’in motor gücü eşliğinde sadece haber yapan değil gündem belirleyen bir mecra olabildik. Yayın toplantılarına o sırada kaç kişiysek hep birlikte ve hiyerarşisiz girerdik. Acemi, genç denmez, hepimizin fikri önemli sayılırdı. Böylelikle zamanla önemli olmayı hak eden fikirler sahibi olmayı da öğrendik. Bazen fazla hoyrat kavgalar olsa da dinlemeyi, satır arası okumayı, ayrıntıların kudretini keşfettik. Temas ederdik bir de. Kimsesiz kalmış Ermeni çocukların haberini yapıyorsak, arka taraftaki tuvaletimizin küvetinde; bu yakınlarda kaybettiğimiz, kaybına da inanamadığım, abone, dağıtım ve reklam sorumlusu, bel kemiği Talin Çortan (Garibgün) o çocukları eliyle yıkayıp giydiriyor olurdu. Haber yayımlandığında o çocuklar çoktan bir eve yerleştirilmişti bile.
Bütün bunları bir nostalji hissiyle, eski zaman güzellemesi yaparak yazdığım sanılmasın. Tanrı biliyor, Agos’la hep hesaplaşmış, yeri gelip de yutulduğumu ya da aidiyetsiz kaldığımı hissettiğimde, cemaat ve Türkiye idealleri yanılsamaya dönüştüğünde başka hayat olanaklarının peşi sıra mekândan çıkmış biriyim. Aras-Agos hattından yoldaşım Rober Koptaş ve o kuruluş yılları karmaşalarımızın yakın tanığı Yetvart Danzikyan dönemlerinde de gazetede oldum. O yeni zamanlarda artık sosyal medyanın hızı devreye girmişti. Bir zaman sonra, mekân olarak kendi yeni tarihini yazmaya koyulmuş Anarad Hığutyun binasına geçtik. Sebat Apartmanı durağı bin bir emekle 23.5 Hafıza Mekânı’na dönüştü. Bütün bu kıymetli koordinatlara karşın ayağımın altından zeminin kaymış olması hissim bâki kaldı. Kayıpla birlikte yaşama dersinin doğal bir sonucu bu da. Tıpkı ölümler ve taşınmalar sonrası çocukluk aile evlerinin dağılması gibi. O yüzden belki, bu yeni dönemlerde en çok başka mekânlarda olabildiğim zamanları sevdim. Vakıflı haberleri için Berge Arabian’la yolda olmayı, yine onun ve yüz yüze temas mirasının taşıyıcısı Pakrat Estukyan ve Zakarya Mildanoğlu eşliğinde hanların Ermeni ustaların yanına uğramayı, birbirinden farklı insanlarla kendi dünyalarında söyleşiler yapmayı… Bütün döngülerini tamamlamış bir insanın yakın döneminden gülümseten anlar bunlar.
Nice badireden geçmiş kurumlar, kaçınılmaz olarak pek çok eşik barındırır içinde. Söz konusu Agos olunca eşikten öte bir de ortak 19 Ocak miladımız var. Agos’un geleceği olacakların zaman ve mekânda kendi aidiyet koordinatlarını sil baştan oluşturabilmeleri en büyük dileğim. Yeni hikâyeler ancak böyle yazılabiliyor. Bunu yaparken bir avuç çılgının o ilk dönem merak ve hevesleri ve elbette bütün resmî anlatıları, yalanı, riyayı yıkmaya muktedir bire bir insan hikâyeleri eşlikçileri olsun hep. Bir kaldırım hatrına. İnadına. (KK/TY)





