Bu hafta size Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazılar (1956-1971) isimli kitabından bahsedeceğim. Kitap, zamanında ünlü bir Çin uzmanı olan Stuart Schram (1924-2012) tarafından derlenmiş 1974'te basılmış (Penguin Books), dilimize ise Fatmagül Berktay çevirmiş ve 1976'da May Yayınları neşretmiş.
Şimdi çoğu yönüyle tarih olmuş bu kitap nereden çıktı diyeceksiniz. Normal fakat önce biraz yazıda yol alın derim sonra karar verirsiniz kimin, neyin geçmişte kaldığına.
Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazılar'ını geçmişten hayal meyal anımsasam da asıl olarak ona dikkatimi sevgili arkadaşım Ümit Özger çekti. Ümit'le rutin sohbetlerimizden birini yaparken kitaplar üzerine laflıyorduk, çok kitap yayınlandığından, hafif gülümseyerek Başkan Mao'nun da zaten "çok kitap okumaya da gerek yok" türünden şeyler söylediğinden bahsetti. Benim de bir süredir konuşmak, yazı, kitap gibi şeyler dünyada olanın bitenin karşısında ne işe yarıyor sorusu kafamda takılı olarak duruyordu ve hâlâ orada. Nerede söylemiş falan derken adetim olduğu üzere başka bir dala sıçradım, Çin'in bugün İran savaşındaki politikalarını biçimlendiren şeylerin izini Mao'da bulabilir miyim diye beni bir merak daha sardı. Ümit sağ olsun kitabı anında ulaştırdı. Şimdi onun üzerine konuşmaya başlayalım.
Kitap tanıtımında da ifade edildiği üzere 1956-1971 döneminde Mao'nun yaptığı 26 konuşma ve mektuplarından oluşuyor. Bir de bunların aralarında Mao'nun yeğeni Yuan Sin'i sigaya çektiği sohbet var. Kitabın sonunda ise notlar başlığında metni daha anlaşılır kılmak için genişçe bir bölüm ayrılmış.
Kitabı derleyen Stuart Schram'ın yaşam hikâyesi ilginç. ABD vatandaşı Schram kariyerine fizikçi olarak başlıyor ve atom bombası yapan ekibin bir parçası olarak rol oynuyor. 2. Dünya Savaşı sonrası siyaset bilimine merak sarıp, Çince öğreniyor ve Mao üzerine yoğunlaşıyor. Çokça bu başlıkta kitaba imza atıyor. Batı'da Maocu düşüncenin tanınmasına ön ayak olanlardan biri diye nitelenebilir.
Kitabın girişinde Fatmagül Berktay, Mao Zedung'un Yayınlanmamış Yazıları'nı tanıtırken kitapta yer alan metinlerin kaynağının neresi olduğu, kitabın nasıl şekillendiğini izah ederek sanıyorum o günün koşullarında oluşabilecek spekülasyonların önüne geçmeye çalışıyor.
Okuma meselesi
Evet Mao yer yer özellikle militanlara seslenirken çok kitap okumak yerine gerekli kitapları okumaktan bahsediyor ve "Tarihte her zaman az okumuşlar çok okumuşları alt etmiştir." gibi sözler sarfederek aslında gençlik, atılganlık ve politik pratiğe vurgu yapıyor yani meşhur 11. tezdeki aslolanın yorumlamak değil değiştirmek olduğu düşüncesini ön plana çıkarıyor. Ancak yeri geldiğinde çok okumak gerektiğini de söylüyor ve bunun planlı yapılmasında ısrarlı. "Temel mesele yönünüzün doğru olup olmaması ve çalışmalarınıza dört elle sarılıp sarılmamaktır" diyerek de pekiştiriyor. Mao bu anlamda aslında halkına ait geleneksel düşüncelerden uzaklaşmış değil. Örneğin Konfüçyüs de "Hiçbir zaman minderimi ısıtacak kadar uzun oturmam." diyerek hem zamanın hem pratiğin önemine dikkat çekiyor. Mao bu yaklaşımını bir klasik roman kahramanı olan Van Si Feng'den bir aktarımla "Bin bıçak darbesiyle ölmekten korkmayan, imparatoru tahtından alaşağı eder." diyerek işe cüret öğesini de eklemeyi unutmuyor. Mao'nun başka metinlerinde de göze çarpan bir diğer yön ise değiştirebildiğimiz ölçüde bilebileceğimiz düşüncesidir.
Elbette bu konular çok daha geniş bir biçimde tartışmayı hak ediyor. Ancak günümüzde "bilme"nin kısaca nereye oturduğu üzerine konuşmayı tercih edeceğim. 60'lı yılların dünyasında "biliyorum öyleyse yapıyorum" türünden bir düşüncenin özellikle gençlik kesimlerinde bir karşılığı vardı. Bu zeminin şekillenmesinde elbette Sovyetler Birliği'nin varlığı ve "Soğuk Savaş" çekişmelerinin yarattığı psiko-politik ortam ve o günün kapitalizminin dinamikleri etkiliydi. Bu yüzden özellikle üniversite gençliğinin "aydın" olma hâlinin toplumsal mücadelede yankılandığı görülüyordu. Bu akademisyenler için de kısmen geçerliydi. Bugünse biliyor olmanın ne bireysel ne de toplumsal bir sorumluluk yüklediğinden söz edemiyoruz.
Bilgi denilen şey önemli ölçüde bir mülkiyete dönüşmüş durumda ve paylaşılan olmaktan uzak. Sosyal medya bunun alabildiğine çarpıtıldığı kırık bir ayna. Geçenlerde bu zırva tünelinin saçmalığının bir ucu sonunda bir kitap sayesinde Cereyanlara kapılma/kaptırma korkusuna bile vardı.
Özellikle basılı kitaplara ilgi azaldı. Artık insanlar daha kısa metinlere ve videolara göz atmayı tercih ediyor. Buna rağmen iki dakika sonra unutulan bol laf/yazı üretiyoruz. Politikacı için bu unutkanlık hâli epey kullanışlı. Oligarşilerin düşüncelerimizin sınırlarını ve bunları nasıl kullanacağımızı belirlediği zeminde ütopyaların üretilememesi ve bugününü aşamayışımız çok normal.
Başkasından öğrenmek
Mao, Çin'le Batı arasında bazı büyük farklılıklar olduğunun bilincinde. Ancak bu durum ayrımı büyütmek yerine "diğer ülkelerden öğrenmek" ilkesini önüne koymasını sağlıyor. Mao bu çerçevede halka ve partililere en az 3-4 dil öğrenmeyi öğütlüyor. Çünkü ona göre bütün ülkelerin milliyetlerin iyi yanlarını öğrenmeli, kötü ve zayıf yanlarını da bilmeliyiz.
"Gelecekte sanayi tarımımız hızla gelişse de bilimsel ve kültürel düzeyimiz yükselse de mütevazı ve ihtiyatlı davranmayı sürdürmeli ve kibirlenmemeliyiz. Hâlâ başkalarından öğrenmeliyiz" gibi sözler söyleyerek aslında kendinden sonra Çin'in izlediği gelişim politikasının da çerçevesini çiziyor. Bütün bu yaklaşımın temelini ise diyalektiğe dönük bakış açısı şekillendiriyor. Mao çelişkileri çoğu zaman uzlaşmaz değil birbirine dönüşebilen ögeler olarak görüyor. Mütevazı olmakla diyalektik değişim birbirini tamamlıyor. "Bütün olumlu unsurları ve mevcut güçleri harekete geçirmek daima bizim siyasetimiz olmuştur." derken ise bunun politik sahnedeki yansımasını tasvir ediyor.
Çin şimdi ne yapıyor?
Çin'in bugün sürmekte olan post modern karakterli yeniden paylaşım savaşının merkez cephesi Batı Asya'daki tutumu bence Mao'nun "başkasından öğrenme" ilkesiyle uyumlu. Çin emperyalizmi kazanmak için Batı'nın genelde uyguladığı "böl-yönet" politikası yerine yerel sermaye ve politik güçlerle bütünüyle uzlaşma çizgisi üzerinden ilerliyor. Dolayısıyla hiçbir rakibi olmuyor. Bugün somutta İran savaşında bölgeye istihbarat gemileri göndererek savaşan güçleri analiz ediyor. Yer yer İran'a istihbari destek verdiği iddiaları basına yansıyor. Çatışma başlamadan önce ise İran'a 290 km menzilli balistik füze satışı yaptığı/yapacağı türünden haberleri okumuştuk. 3. Dünya Savaşı'ndaki ana rakibi ABD alabildiğine içte ve dışta yıpranırken, Çin ilave olarak ihracatını Şubat ayında yüzde 21.8 oranında artırdı. Bu artış 213.6 milyar dolara tekabül ediyor. Ayrıca Mayıs ayından itibaren Afrika ülkelerinden ithalata sıfır gümrük vergisi koyacağını açıkladı. Yani Trump'ın zırvalıklarının tam tersi.
Bütün bu politik tutumların iyi ya da kötü olmasının ötesinde başka bir anlamı var. Çin geleneksel yaklaşımı terk etmeden ısrarla sabırlı, ihtiyatlı, planlı ve öngörülü olmayı tercih ediyor. Örneğin ABD'nin Venezuela hamlesiyle birlikte petrol kaynaklarını çeşitlendirmeye yöneldi ve artırdı. Çin yönetimi ABD'nin askeri gücünün büyüklüğünün de bilincinde olduğu için doğrudan karşı karşıya gelmek yerine diyalogla ve farklı yöntemlerle karşı tarafı yıpratmayı sürdürüyor. Mesela Batı Asya geçici bile olsa bir ateşkes sağlandığında Körfez ülkeleri çöken altyapılarını ayağa kaldırmak ve güvenlik için kime koşmak zorunda kalacak? Trump'a olmadığı kesin.
Bu bölümü gerçekleşmiş bir "kehanetle" bitirmek istiyorum. Mao "Batı burjuvazisinin başardığını Doğu proletaryası neden başarmasın? Selefimiz Sun Yat Sen Çin'de büyük bir ileri atılımın olacağını söylemişti. Onun kehaneti mutlaka 20-30 yıl içinde gerçekleşecektir." diyor. Evet, Mao’suz ve kapitalist yoldan da olsa böyle bir durum gerçekleşti, onların beklentileri bu yönde miydi bilmiyorum ancak mevcut Savaş'ta Pekin, Washington'un ana rakibi hâline geldi.
Mao'yla ilgili elbette hala çok tartışacak yan var. Onları daha sonraya bırakalım. Uluslararası siyasetin Savaş'ın eşliğinde her geçen gün daha fazla yamyamlaştığı bir sürecin içindeyiz. Düşüncenin katılaşmasının yol açacağı tehlikelerin elbette çoğumuz bilincindeyiz ancak salt fikrin kendisinin dünyanın seyrinde belirleyici bir önemi olmadığının ne kadar farkındayız? Aslında o düşüncelerin herhangi bir metadan daha kutsal olduğunu, gevezelikten ibaret olmadığını kim söyleyebilir?
(AS/HA)







