Ütopya kavramına, ilk dile getiriliş hâli nedeniyle olsa gerek, olumlu bir anlam yüklüyoruz. Zira Thomas More, 1516’da yazdığı Ütopya adlı kitabında dönemin toplumsal düzen ve siyasal anlayışının bir eleştirisini yaparak; özel mülkiyetin, paranın olmadığı, eşitlikçi ve barışçıl bir düzen hayali kurar.
Ancak bu “olmayan yer”i insanlar zamanla başka anlam ve biçimler vererek oldurmaya çalıştılar. Abya Yala kıtası daha fethedilmeden, “El Dorado” efsaneleri sömürgeci aklın fantezilerini süslüyordu. More’u okuyan Tata Vasco (1470-1565) adlı bir piskopos, İspanyol işgalcilerle birlikte gelip yerleştiği Meksika’nın Michoacán bölgesinde, yerlileri “uygarlığa kavuşturmak” adına Hristiyanlaştırırken, aynı zamanda onları ekonomik ve toplumsal bir model içinde örgütledi. Bu deneyin yerli toplulukları daha verimli kıldığı, ticari faaliyeti geliştirdiği ve hâlen bölgede bu ütopyadan izler kaldığından bahsediliyor. Ancak Tata Vasco’nun yaptıklarını, işgalcinin şiddetinin yumuşatılarak yerli toplulukların çok yönlü sömürüsü için “ütopya”nın hizmete koşulduğunu düşünenler de var.
Trump’ın ütopyası
Epstein vakasının temsil ettiği suç ağı, aynı zamanda Trump gibilerinin ütopyası. Egemen kesimlerin –oligarşinin– ortak olduğu ve birçok açıdan kendi hukuk kurallarını dahi çöpe atan bu zihniyet, yine onlara ait erkek egemen, cinsel-politik-ekonomik bir fantezi yığını. Paralel/derin devletlerin âlâsı. Bugün Trump rejimi, geçmişte gizli kapaklı yapılan işleri açık şiddete dayalı bir biçimde bütün dünyada uygulamaya çalışıyor. Amerikan ordusunun bir kısmını iç savaş gücüne dönüştürürken; baskı, ayrımcılık ve tasfiyelerle Amerikan halklarını faşistleştirme uğraşında. Trump, yeni Hitler olma hayalinin taklitle pek de mümkün olmadığını, daha önce orduya Nürnberg Mitingleri tarzında bir yürüyüş yaptırmak isteyip beceremeyince gördü. Ancak bu derdinden vazgeçtiği söylenemez. Örneğin yakılmaya, yıkılmaya devam eden Gazze’de onun da payı var…
Trump rejiminin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırdığı ve Delcy Rodriguez yönetimindeki yeni hükümeti hizaya getirdiği iddiaları da gündeme geldi. Sonrası, gerçekliği farklı olsa da bir ütopya olarak düşünebileceğimiz Küba’yı hedefine koydu. Küba halkı ağır ambargo eşliğinde Trump rejimine boyun eğmeye zorlanıyor. Trump ve ekibinin düşlerini, 1959 Küba Devrimi öncesine dönme fikrinin süslediği bir gerçek. Çünkü başkalarının özgürlük ve eşitlik hayali kurması onların kabusu. Gelecek umudu bugün de mümkünse, Küba Devrimi’nin payı bunda az değil.
Oryantalistler de Doğu ile ilgili çokça ırkçı-sömürgeci fantezi kurdu. Ancak bu, bütünüyle karşılıksız değildi. Uzun zamandır sürmekte olan postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşının yarattığı anafor, insanlığı her anlamıyla varlık-yokluk ikilemine sürüklüyor. Bu nedenle yaşadığımız sorunlara ciddiyet ve itinayla yaklaşmak zorundayız. Nitekim oligarşiye hısım olmaya çalışmak da çare değil; Chomsky örneği, boylu boyunca önümüzde bir ibret vesikası olarak duruyor.
Bizim ütopyamız
Bizim gelecek arayışımız, More’un kitabındakinin aksine bir adayla sınırlı değil; bütün dünyayı ve evreni kapsar. Zira “ada” fikri, pisliklere bulaşmama hesabına da olsa, sınırlayıcı ve dışlayıcıdır. Başka örneklerin yanı sıra Küba gerçeğinde olduğu gibi, kendi başına varlığını sürdürmesi de mümkün değildir.
Bizim ütopyamızın, yani komünizmin bayrağına yazılması gerekenler arasında ise insanlığın barış içinde, özgür, eşit ve bir arada yaşama arzusu mutlaka olmalıdır…
(AS/VC)







