Engellinin mekanı cennet olmak zorunda...
“Uygarlık, cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı’ymış.” — İsmail Gezgin
Kimin anne, kimin evlat olduğu tartışmalarının ateşler içinde sürdüğü Anneler Gününü atlatıp 10–16 Mayıs Engelliler Haftasına geldiğinizde, yılın yalnızca bir haftasına sıkıştırılmış engellilerle karşılaşırsınız. Şirketler erişilebilirlikten söz etmeye başlar. Belediyeler “engelleri birlikte aşacağız” gibi 5N1K sorularından arınmış içerikler hazırlar. Haber bültenleri “azmiyle herkese örnek olan engelli kardeşlerimizi” göstermeye başlar.
Her yıl olduğu gibi aynı gösteri yeniden sahnelenir. Mikro saldırıların, merhamet gösterilerinin ve önyargının organize edildiği kısa süreli bir toplumsal vicdan sezonu açılır.
Engelliler ya “hepimize ders veren kahramanlar” olur ya da “yardım edilmesi gereken kırılgan insanlar.” Ya alkışlanırlar ya acınırlar. Ama neredeyse hiçbir zaman eşit yurttaş olarak görülmezler.
Çünkü bu düzen engellileri anlamak değil; onları sembole dönüştürmek ister.
İstanbul Barosu Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Komisyonunun değerli başkanı, biricik meslektaşım ve arkadaşım Av. Birsen Avcı’nın emekleri sayesinde yazınıyla tanıştığım Prof. Dr. İsmail Gezgin’in söylediği gibi, uygarlık “cennet vaadiyle insanı felaketlerin eşiğine taşıyan bir Truva Atı”na dönüşür. Marshall Sahlins’in işaret ettiği o eski “bolluk dünyası”ndan bugüne gelirken, uygarlık yalnız şehirler kurmaz; bedenler arasında hiyerarşi de kurar.
Kimin bağımsız hareket edeceğine, kimin görünür olacağına, kimin hızının “normal” kabul edileceğine, kimin sesinin kamusal alanda değerli sayılacağına karar veren uygarlık, bu kararı mimariye, hukuka, eğitime, işe, dile ve hatta merhamet anlatılarıyla icra eder.
Bu yüzden engellilerin yaşadığı dışlanma yalnız teknik bir erişilebilirlik problemi değil; uygarlığın beden politikalarının sonucu…
Marksist yazar Roddy Slorach’ın dikkat çektiği gibi, kapitalist toplum engelliliği yalnız biyolojik farklılık üzerinden değil; üretim ilişkileri üzerinden tanımlar. Çünkü kapitalizm açısından “değerli beden”, mümkün olan en yüksek verimlilikle çalışabilen, hızlanabilen, kesintisiz üretim döngüsüne uyum sağlayabilen bedendir. Bu nedenle engellilik çoğu zaman bireysel bir durum gibi değil; sistemin üretkenlik normlarına uymayan bedenlerin dışlanması biçiminde ortaya çıkar. Sorun bedenin kendisinden çok, toplumun hangi bedenleri “işe yarar” kabul ettiğidir.
Bu ülkede engelli olmanın bir çıktısı da insan olamamak sanırım… Herkes engelli bir anca ölsün de cennete gitsin istiyor galiba, engelliyi gören cennetlik olamadı ama herkes engelliyi cennetlik olduğuma ikna etmeye çalışıyor... İstanbul Barosu Engelli Hakları Merkezinin Sedat Yılmaz’ın yönetmenliğinde kayıt altına aldığı, Av. Hikmet Topal’ın da isim babası olduğu Kanatların Olacak! belgeselinde benzerini duyduk. “Üzülme oğlum, dedi bana, ölünce uçacaksın, kanatların olacak…”
Engellilerin kaldırımsız şehirlerde “maneviyatı güçlü insanlar” olmaları, işaret dili tercümanı olmadan mahkemeye çıkarılırken sabır öğüdü “dinlemeleri”, eğitime erişemezken azimleriyle örnek olmaları gerek! Engellinin dünyevi yaşamı cehennem ama kimse üzülmesin; uhrevi yaşamında mekanı cennet olmak zorunda!
İTek dişiyle yoksulu, engelliyi, çocuğu, lubunyayı, kadını kemiren uygarlık, insanı kendi bedenine ve yaşamına yabancılaştırırken; bazı bedenleri de sistematik biçimde norm dışına iter. Engelli beden tam da burada uygarlığın ilerleme anlatısının gerisinde bırakılan beden olarak ortaya çıkar. Bu nedenle erişilebilirlik meselesi hiçbir zaman yalnız mimari değildir.
Çünkü mekan nötr değildir.
İnsanın mekanı yalnız fiziksel değil; güvenlik, aidiyet ve toplumsal uyum üzerinden deneyimlediği söylenir. Mekan, kişiye yalnızca nerede olduğunu değil, oraya ait olup olmadığını da hissettirir. İnsan çevreyi yalnız görmez; çevrenin kendisini kabul edip etmediğini de algılar.
Rampasız bina bu yüzden yalnız eksik bina değildir. “Sen hesaba katılmadın!” demektir. Sesli yönlendirmesi olmayan metro istasyonu yalnız teknik yetersizlik değildir. “Bağımsız hareket hakkın yok sayıldı!” demektir. Şehir planlamacılara düşman bir sistem, elbette engelliyi de güvercin ürkekliğine mahkum edecektir.
Engellilik de nüfus politikalarının sonucu olabilecektir ama özel olan gibi, engellilik de, engellenmek de politiktir. Yok sayılmanın yarattığı algıyla şekillenir. Algının nötr olmadığını, toplumsal pratik tarafından kurulduğu açıktır. İnsan her şeyi değil; görmesi isteneni, anlaması öğretileni algılar. Mekanı kuran iktidar, aynı zamanda o mekanın nasıl deneyimleneceğine de karar verir.
Bugün şehirlerin tamamı, sağlam beden varsayımı üzerine kurulu ve engelliler çoğu zaman şehrin içinde değil, şehrin istisnası olarak yaşıyor.
Pieter Brueghel’in 1568 yılında tamamladığı Körlerin Yürüyüşü tablosu bu yüzden hala çağdaş bir resim gibi durur karşımızda. Brueghel’in janr resimleri yalnız gündelik hayatı değil, toplumun iktidar ilişkilerini, kırılganlıklarını ve dışlama biçimlerini görünür kılar. Kör bedenlerin birbirine tutunarak ilerlediği o resimde mesele yalnız düşmek değildir. Asıl mesele, dünyanın zaten körlerin düşmesine göre kurulmuş olmasıdır.

Bugün engellilerin deneyimlediği şey de tam olarak budur. Dünya körler düşsün diye açılmış çukurlarla doldurulur; sonra düşenlere “sabır” dilenir.
Oysa BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi, erişilebilirliği yardım ya da iyi niyet meselesi olarak değil; bağımsız yaşamın önkoşulu olarak tanımlar. Fiziksel çevreye, ulaşıma, bilgiye, iletişime ve kamusal hizmetlere eşit erişimin sağlanmasını devlet yükümlülüğü olarak tarif eder. Çünkü erişilebilirlik olmadan diğer hakların hiçbirinin fiilen kullanılması mümkün değil.
Nitekim erişilebilirlik alanındaki uluslararası çalışmalar da erişilebilirliği yalnız bina meselesi olarak değil; adalete erişimden eğitime, ulaşımdan dijital teknolojilere kadar bütün yaşam alanlarının yeniden örgütlenmesi olarak tarif eder.
Ama tam da burada uygarlığın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çünkü sosyal hukuktan, sosyal tıptan uzaklaşmış piyasa devleti için erişilebilirlik maliyet demek. Bağımsız yaşam bütçe demek. İşaret dili tercümanı istihdam etmek kamusal sorumluluk demek. Erişilebilir şehir kurmak rant düzenine dokunmak demek. Bu yüzden sistem açısından “yardım edilen engelli”, “hak talep eden engelli”den daha güvenli. Sadaka ucuz, hak pahalı.
Helen Keller’ın yüzyıl önce söylediği söz de burada yankılanır: Açları doyurmaya çalışıyoruz ama yoksulluğun nedenini bilmiyoruz; hastalara yardım ediyoruz ama hastalığın nedenini anlamıyoruz; sosyal reform yapmaya çalışıyoruz ama ihtiyacımız olan şey sosyal dönüşüm. 10-16 Mayıs Engelliler Haftası’nın bütün steril cümleleri bu yüzden eksik kalıyor. “Engelleri birlikte aşacağız” denir ama engelleri kimin koyduğundan bahsedilmez. “Azim” kutsanır ama sömürü düzeninin sakatlayan, yoksullaştıran, eve kapatan yapısı görünmez bırakılır.
Bu nedenle engelli bireylere ilişkin egemen anlatı sürekli maneviyat üretir. “Sabır”, “azim”, “engel tanımamak”, “cennetle müjdelenmek” gibi söylemler; çoğu zaman erişimsizliğin üzerini örten ideolojik örtülere dönüşür. Bu dönüşüm, sadece kültürel bir mesele değildir; hukuki sonuçlar doğurur.
İHAM kararları yıllardır aynı şeyi söyler: Engellinin ihtiyaçlarını hesaba katmayan devlet, yalnız ihmal değil hak ihlali üretir.
Strazburg, gözaltındaki sağır ve dilsiz bireyin iletişim kurmasının sağlanmamasını yaşam hakkı ihlali saydı. Kesişimsel kimlik sahibi engelli bir kişinin ihtiyaçlarına uygun düzenleme yapılmadan tutulmasını insanlık dışı muamele olarak değerlendirdi. Ağır fiziksel engelli bir kişinin erişilemez cezaevi koşullarında tutulmasının aşağılayıcı muamele oluşturduğunu belirtti. Strazburg bile sonunda şu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Nötr mekan yok. Nötr şehir yok. Nötr uygarlık yok.
Sağlam bedenler düşünülerek kurulan her düzen, diğerlerini dışarıda bırakır.Belki de bu yüzden engellinin mekanı hep cennet olarak tarif edilir.
Çünkü bağımsız yaşam kamusal sorumluluk istiyor. Çünkü erişilebilir şehir, erişilebilir eğitim, erişilebilir ulaşım ve erişilebilir adalet; merhamet değil hareket ister. Bu yüzden engelli bireye çoğu zaman dünyada eşit yaşam değil, ölümden sonra vaat edilen kusursuz beden anlatılır. “Orada yürüyebileceksin.” “Orada duyabileceksin.” “Orada kanatların olacak.” Erişilemeyen dünyanın bedeli ahirete ertelenir. Oysa insan, nasıl, kimden, ne şekilde nereye doğarsa doğsun, insan onuruyla doğar. Sevgili Selçuk Kozağaçlı’nın dediği gibi, kutsal olan onurlu yaşamdır. Onur, ölüm sonrasına bırakılabilecek bir vaat değildir.
Bir yıl 365 gün altı saat, ömürse ölüme dek. Engellileri haftalara sıkıştırıp, cennete yollamaktansa dünyada bir şeyler değiştirsek, olmaz mı?
Sahlins, M. (2016). Taş devri ekonomisi (çev. T. Doğan & Ş. Özgül). BGST Yayınları. Ayrıca bkz. Kulak, A. (2022, 18 Ağustos). İsmail Gezgin ile söyleşi.
Roddy Slorach, A Very Capitalist Condition: A History and Politics of Disability. https://www.marxists.org/history/etol/newspape/isj2/2011/isj2-129/slorach.html
Edgü, E. (t.y.). Hayatta kalma güdüsü: Bir mekânsal algı süreci.
Ibid.
Köktürk, E. (t.y.). Mekan algısı ve mekan ilişkisi üzerine.
Ibid.
Pieter Brueghel’in janr resimlerinde toplumun izleri. (t.y.).
United Nations. (2006). Convention on the Rights of Persons with Disabilities: Article 9 – Accessibility.
Ibid.
Crow, L. , Helen Keller: Rethinking the Problematic Icon.
Jasinskis v. Letonya, İHAM.
Z.H. v. Macaristan, İHAM.
Price v. Birleşik Krallık, İHAM.
(DY/EMK)