Kanadalı şarkıcı Céline Dion, stiff-person sendromu (katı kişi sendromu) tanısı aldığını 2022’de kamuoyuyla paylaştı. Bu nadir nörolojik durum, acı veren kas spazmları ve hareket kısıtlılığına yol açabiliyor. Dion’un katı kişi sendromu nedeniyle yaşadığı kriz anlarının 2024 yapımı “I Am” isimli belgeselde yer alması, engelliliğin nasıl görüldüğü, kim tarafından ve hangi koşullarda gösterildiği sorularını yeniden gündeme taşıdı.
Tartışmanın merkezinde, bir yandan “farkındalık” ve “görünürlük” iddiaları; diğer yandan mahremiyet, rıza ve acı teşhiri eleştirileri var. Asıl sorun ise bu tartışmanın nasıl yapıldığından çok, nerede ve neyin yerine kurulduğu…
Ancak mesele, bu tartışmanın neden yine magazinsel bir figür üzerinden yürütüldüğü ve neden yanı başımızdaki soykırımlar, coğrafyamızda engellilere yönelik gündelik şiddet ve kurumsal ihlaller üzerinden kurulamıyor olduğu sorusunda düğümleniyor.
Bu düğümü çözmek için Başkalarının Acılarına Bakmak ile Görme Biçimleri birlikte okunabilir.
Susan Sontag, Başkalarının Acılarına Bakmak isimli kitabında acının görüntüsünün masum olmadığını, izleyeni çoğu zaman ahlaki bir özneye dönüştürmeden yalnızca seyirci konumunda bıraktığını söyler. Acı, görüntüye dönüştüğünde her zaman politize olmaz; çoğu zaman estetik bir nesneye indirgenir ve bu indirgeme, izleyicinin sorumluluk duygusunu artırmak yerine onu edilgen bir seyir konforuna sürükler.
John Berger ise Görme Biçimleri’nde görmenin tarihsel ve sınıfsal olarak kurulduğunu, neyi görmeye değer bulduğumuzun iktidar ilişkileriyle belirlendiğini hatırlatır. Görüntü yalnızca olanı göstermez; bakışı örgütler. Kimi acıları merkezileştirirken kimilerini sistematik biçimde görünmez kılar.
Bu iki çerçeve, Céline Dion’un belgeselindeki sahnelerin neden etik olarak sorunlu bir çekim alanı yarattığını açıklar. Buradaki etik sorun, bir insanın acısının “gerçek” olup olmaması ya da acı çekenin rızası değildir. Sorun, bu acının hangi bağlamdan koparılarak, kimin için ve neyin yerine dolaşıma sokulduğudur.
Engellilik deneyimi, ünlü bir beden üzerinden sunulduğunda, izleyiciye kontrollü, güvenli ve duygusal olarak tüketilebilir bir temas sunar. Oysa aynı izleyici, engellilerin gözaltında maruz kaldığı kötü muameleye, erişilebilirlikten yoksun bırakılmaya, kurumsal ihmale ya da savaş ve soykırım koşullarında engellilerin sistematik biçimde terk edilmesine bakmak zorunda kalmaz.
Burada Türkiye edebiyatının değerli iki yazarı Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’un on yılı aşkın süredir devam eden Diyaloglar etkinliklerinden birinde, yanılmıyorsam Adeniyye Şibli’nin Küçük Bir Ayrıntı kitabı üzerine diyaloglarda söz ettikleri etik felç kavramından bahsetmemek olmaz.
Etik felç, acının bolluğu ya da şiddetin eziciliği karşısında değil; yanlış seçilmiş odaklar nedeniyle ortaya çıkan bir donukluk halidir. Bu donukluk, ahlaki bir yoksunluktan değil; bakışın hangi acılara yöneltileceğinin önceden belirlenmiş olmasından kaynaklanır. Toplumsal vicdan, magazinsel olarak paketlenmiş acılara tepki üretirken, yapısal ve süreğen haksızlıklar karşısında hareketsizleşir.
Dion’un kriz anları üzerine uzun tartışmalar yapılabilirken, aynı günlerde giderek ağırlaşan savaş ve çatışma koşulları altında engellilerin savaştan kaçamaması, yardıma erişememesi ya da gündelik şiddete maruz kalması kamusal bir tartışma başlığına dönüşmez. Bu durum duyarsızlıktan ziyade, bakışın politik olarak örgütlenmiş olmasının sonucudur.
Sontag’ın uyarısı burada belirleyicidir: Acıya bakmak, eğer eylemle ve bağlamsal kavrayışla birleşmiyorsa, izleyeni ahlaki olarak yüceltmez; aksine onu pasifleştirir. Berger’in eserinden çıkarabileceğimiz gibi, neyi gördüğümüz kadar neyi görmediğimiz de politiktir.
Engelliliği bir ünlünün bedeni üzerinden “görmek”, engelliliği sınıfsal, coğrafi ve siyasal bağlamlarından koparılarak, engelliliği herkesin başına gelebilecek bireysel bir kader ihtimaline indirger. Böylece engellilik, hak ihlallerinin ve yapısal şiddetin konusu olmaktan uzaklaşır; siyasal bir talep değil, empatiye dayalı bir duygulanım nesnesi haline gelir.
Sonuç olarak, Céline Dion belgeseli etrafında yürüyen tartışma, engelliliğin temsiline dair önemli sorular üretse de, bu soruların nerede sorulmadığı daha çarpıcıdır. Engelliliği istisnai bedenlerin dramatik anlarına indirgemeden; gözaltında, cezaevinde, kamplarda, savaş alanlarında, geri gönderme merkezlerinde erişimsiz kentlerde süregiden ihlallerle düşünebilmek empati değil, hak talebi, siyasal sorumluluk ve eylem çağrısı üretecektir.
Nereye baktığımız kadar, neden oraya baktığımızı ve hangi acılardan uzak tutulduğumuzu kendimize ve birbirimize sormak mümkündür. Bu sorular sorulduğunda gerçek olmayan suçluluk duygusu, yerine harekete geçiren bir toplumsal sorumluluğa bırakabilir. İşte bu değişimle bakış, müdahale edilebilir bir pratiğe dönüşebilir; yeniden politize edilebilir. Acı, tüketilen bir görüntü olmaktan çıkarılıp dönüştürücü bir güç kazanabilir.
Engellilik magazinsel bir kader anlatısı olarak değil, süreğen bir hak mücadelesi olarak yeniden kurulduğunda, acıya bakmak bir son değil, bir başlangıç haline gelebilir.
(DY/HA)


