Ankara’da bir işyerinde, zihinsel engelli olduğu belirtilen bir işçi, birlikte çalıştığı kişiler tarafından ayağından bağlanarak bir vinçle havaya kaldırıldı. O anlar kayda alındı, paylaşıldı. Görüntülerin kamuoyuna yansıması üzerine üç kişi ile işyeri sahibi gözaltına alındı. Olay, “şaka” ya da “eğlence” olarak sunuluyor. Kimileri, bu “şaka”ya bıyık altından, kimileri karınlarını tuta tuta gülüyor.
Bu gülüşler masum değil. Çünkü burada olan biten, yalnızca bir şiddet eylemi değil; toplumsal olarak paylaşılmış bir mutabakatın sahnelenmesi: sağlamlık sözleşmesi…
Utku Tutar’ın Erkeklik Sözleşmesinin Reddi başlıklı yazısında işaret ettiği üzere, sözleşmelerin çoğu resmi değildir; imzalanmazlar, oylanmazlar ama kurumlarca yeniden üretilirler.[1] Erkeklik, ayrıcalıklarını sürdürebilmek için bu sözleşmeye uymayı talep eder. Sevgili Çiğdem Mater’in, Barış Ünlü’nün kavramsallaştırmasından ilhamla yazdığı Türklük Sözleşmesi’ni elinin tersiyle itenler yazısında ise imtiyazın asıl gücü, bilmemek, görmemek ve sorumluluk almamak hakkı olarak tarif edilir.[2]
Sağlamlık sözleşmesi de tam olarak bu biçimde işler.
Sağlamcılık: Doğallaştırılmış tahakküm
Engelli hareketinin dünyaya kazandırdığı sağlamcılık (ableism) kavramı, yalnızca engellilere yönelik dışlama ya da ayrımcılık değildir. Sağlamcılık; üretkenlik, hız, rasyonellik ve kontrol kapasitesi üzerinden bedeni ve zihni hiyerarşik olarak sıralayan bir iktidar rejimidir.[3] Bu rejimde “sağlam” beden ve zihin normdur; diğerleri ya ehlileştirilecek ya da nesneleştirilecektir.
Ayağından bağlanarak vince asılan zihinsel engelli işçi de bu rejimde bir özne değildir. O, disiplin altına alınabilecek bir beden, alay edilebilecek bir “şey”, bir eğlence nesnesidir. Julia Kristeva’nın abjeksiyon kavramıyla tarif ettiği o sınırdışına itme burada çalışır.[4] Bu beden, düzenin kendini korumak için dışarıda tutması gereken, tiksintiyle ama aynı zamanda saplantıyla baktığı, bırkaladığı, uğraştığı bedendir...[5]
Fakat mesele yalnızca “dışarı atma” değil; aynı zamanda içeride tutup aşağılamadır ve aşağılamanın dili, neredeyse her zaman aynı kipte kurulur: “için.”
“İçin” kipi
Lal Hitay’ın Pinokyo üzerine yazısında aktardığı Sercan Çalcı–Cemal Bali Akal tartışması, sağlamlık sözleşmesinin nasıl “kendiliğinden” kabul ettirildiğini anlamak için çok işe yarar.[6] Çalcı, Spinoza’nın meşhur sorusunu (“bir beden ne yapabilir?”) Pinokyo üzerinden yeniden kurarken, hikayenin yaygın pedagojik okumasını—itaatsiz çocuğun itaati öğrenmesi ve disiplinle “insan” olması—bir mantık eleştirisine bağlar: cezalandırma mantığı…
Bu mantık, olayları sürekli bir “neden-sonuç” zinciri olarak kurar: Şunu yaptığın için başına bu geldi. Böylece şiddet, zorunluluk gibi görünür.
“Neden polis var? Güvenliğiniz için.”
“Neden disipline ediyoruz? İyiliğiniz için.”
“Neden bu kadar kontrol ediyoruz? Sizin için.”
Çalcı’nın işaret ettiği gibi “için” kipi, zorunluluğun altındaki şiddeti saklar; otoriteyi görünmezleştirir.
Pinokyo’nun burnu meselesi de burada örnektir: “Yalan söylediği için uzar” diye kurulan pedagojik eşleştirme, metnin kendisinden taşan bir ahlak dersi icat eder; bedeni cezalandırma nesnesine çevirir. Oysa Çalcı’nın vurguladığı gibi, “yalan için” değil, “yalan olduğunda da” uzayan bir burun fikri, bizi bambaşka bir mantığa çağırır: belirtiler mantığı. Burada kesin hüküm yoktur; beden, sürekli oluş hâlinde, etkileşime açık bir eşiğe dönüşür.
Bu ayrım, engellilik açısından kritiktir: Zihinsel engelli işçiye yapılanı toplum neden kolayca “şaka”ya çevirebiliyor? Çünkü sağlamlık sözleşmesi, farklı bedeni/zihni zaten pedagojik bir nesne gibi kurar. “Onun için” yapılan şeyler…
“Eğlence için”… “Terbiye için”… “Ders olsun diye”…
Bu dil, insanı insanlıktan çıkarma işlemini normalize eder: Engelli kişi artık özne değil, üzerinde işlem yapılan bir “öğreti malzemesi” olur. İşyerindeki vinç sahnesi, bu pedagojik tahakkümün çıplak performansıdır.
Foucault: Normalizasyonun şiddeti
Foucault’nun disiplin toplumlarında beden, üretkenliğe göre biçimlendirilir.[7] Normal, ölçülebilir, eğitilebilir ve itaatkar beden makbuldür. Zihinsel engelli kişi ise bu normun sürekli istisnasıdır: Ne tam özne, ne de bütünüyle dışlanmış; ama sürekli gözetim altında, sürekli müdahaleye açık…
İşyerinde “getir götür işlerinde” çalışan M.S.’nin konumu tam da budur. Emek sürecine dahil edilir; ancak emekçinin sahip olması gereken onur, güvenlik ve söz hakkı kendisine tanınmaz. Bu, Foucault’nun tarif ettiği biyopolitikanın karanlık yüzüdür: Yaşamı koruma iddiasıyla başlayan iktidar, bazı hayatları yaşanmaya değer olmayan kategorisine sessizce iter. Burada şiddet bir sapma değil, sistemin mantıksal sonucudur.
Tam da bu yüzden Shelley Tremain’in Foucault’yu “engellilikten düşünen” bir filozof olarak geri kazanma ısrarı, yazının kalbine oturur: Foucault, engelliliği sonradan eklenen bir kategori olarak değil, modern öznenin kuruluşundaki sınır çizme pratiklerinin içinden okur. Engelliliğin felsefede marjinalleştirilmesi, bizzat sağlamcılığın felsefi biçimidir.[8]
Marx: Emek, beden ve artık insan
Marksist düzlemde beden, emeğin maddi taşıyıcısıdır.[9] Kapitalizm için değerli olan beden, artı-değer üretebilen bedendir.
Zihinsel engelli işçi, bu çerçevede “eksik” bir emek gücü olarak konumlandırılır; bu eksiklik, onun sömürüsünü meşrulaştıran ideolojik bir gerekçeye dönüşür. Marx’ın yabancılaşma kavramı burada derinleşir: İşçi yalnızca emeğine değil, insanlığına da yabancılaştırılır.
Bengtsson’un Marx okuması, bu noktada iki şeyi aynı anda görünür kılar.
Birincisi: Marx, kapitalizmi yalnızca “engelliliği dışlayan” bir düzen olarak değil, bizzat engellilik üreten bir düzen olarak da betimler; fabrika rejimi, kâr mantığı ve hız dayatısı, bedeni “normal gelişim koşullarından” yoksun bırakır; sakatlanma, hastalanma, yıpranma sistemin tali sonucu değil, sistemin işleyişine gömülü bir maliyettir.[10]
Bengstson’ın değerlendirmesine göre, engelliler çoğu kez kendi başına bir sınıf öznesi olarak değil, yoksullar, dullar, “çalışamaz” addedilenler gibi başlıkların içinde artık bir kategoriye itilir. Bu noktada zihinsel engelli işçi, Marx’ın metinlerinde doğrudan yer almayan ama kapitalizmin mantığında açıkça bulunan bir figür olarak belirir: artık insan.[11] Ne tam dışarıda ne de tam içeride. Çalıştırılır ama korunmaz, görünürdür ama kimse ona bakmaz. Ve burada “şaka”, artık olanın toplumsal hiyerarşideki yerini teyit eder: Engelli “insan” olarak değil, düzenin sınırında bir nesne olarak sabitlenir.[12]
Ankara’daki işyerinde yaşanan vinç olayı tam da bu yüzden yalnızca “münferit vaka” olarak kalır; bir siyasal kopuşa, kolektif bir kırılmaya dönüşemez. Görüntüler dolaşıma girer, infial yaşanır, gözaltılar yapılıyor ancak akıbetle ilgili haber yapılmaz. Fikri takip yoktur. Engellilerin maruz kaldığı yapısal şiddet, yine tekil bir “vahşet” başlığı altında tüketilir.
Sağlamlık sözleşmesi burada bir kez daha işler: Olay istisna olarak yorumlanır, failleri “kötü insanlar”a indirilir ve sağlam çoğunluğun kendi konforunu sarsacak bir yüzleşmeyi erteler. Böylece engellilik, politik bir öznelik olarak değil; teşhir edilebilir bir skandal, hızla unutulabilir bir utanç sahnesi olarak dolaşıma sokulur.
Sağlamlık sözleşmesinin gücü, engelliliğin başkasına ait bir kader olarak kurulabilmesindedir. Sağlam olan, ayrıcalığını “normallik” olarak deneyimler. Norm görünmez olduğu için sorgulanmaz. Sağlam olan, sözleşmeden fayda sağlar; bu fayda yalnızca ayrıcalık değil, aynı zamanda tahakküm uygulama hakkıdır.
Bu nedenle sağlamlık sözleşmesi çoğu zaman reddedilmez; çünkü reddetmek, bedensel ve zihinsel kırılganlığı kabul etmeyi gerektirir ve bunu en çok “için” kipinin kurduğu pedagojik şiddet düzeni zorlaştırır: Her zorunluluk, bir erdem gibi sunulur; her disiplin, bir kurtuluş masalı gibi.
Nörososyalizm: Yeni bir kurtuluş ufku
Tam da bu noktada, gelişmekte olan bir kavram olarak nörososyalizm önem kazanır. Nörososyalizm, nöroçeşitliliği kişisel bir “farklılık” olarak değil, kapitalizmin tek-tip akıl ve üretkenlik dayatmasına karşı kolektif bir siyasal itiraz olarak ele alır. Zihinsel farklılıkların bastırılması değil, toplumsal örgütlenmenin bu farklılıklara göre yeniden kurulması gerektiğini savunur.[13]
Bu yaklaşım, Marksizm ile engellilik çalışmalarının kesişiminde faaliyet yürüten Marxism and Disability Network’ün çizgisiyle de örtüşür.[14] Engelliliği hayırseverlik ya da uyum meselesi değil, sınıfsal, maddi ve politik bir mesele olarak ele almak; entelektüel üretimi bu eksende kolektifleştirmek amaçtır.[15]
Nörososyalizm, “herkes için aynı” olanı değil, herkes için adil olanı savunur. Sağlamlık sözleşmesini reddetmenin yolu da buradan geçer: Üretkenliğin, rasyonelliğin ve normalliğin tek ölçüt olduğu bir dünyayı değil; kırılganlığın, bakımın ve karşılıklı bağımlılığın politik değerler olduğu bir toplumu tahayyül etmekten…
Sonuç yerine
Sağlamlık sözleşmesi reddedilmeden engellilik etrafında kolektif bir siyasal öfke birikmez. Erkekliğin, Türklüğün ya da sınıfın ihlali, “bizim başımıza da gelebilir” korkusuyla tanınabilirken; engellilik, hâlâ “başkasının başına gelen” bir kader gibi kodlanır. Sağlamlık sözleşmesi, bugünden dışarıda tutulması gereken bir ihtar ancak gerçekliği reddedilen ve ertelenen bir ihtimal olarak kurar. Engellilerin maruz kaldığı şiddetle yüzleşmek, sağlam öznenin kendi bedensel ve zihinsel istikrar fantezisinden vazgeçmesini gerektirir. Bu vazgeçiş ise, kapitalist üretkenlik rejimiyle kurulan özdeşliği doğrudan tehdit eder.
Dolayısıyla örgütlenemeyiş, bir duyarsızlık meselesi değil; bilinçli ya da bilinçdışı bir kaçınma pratiği haline gelir… Engellilik etrafında siyaset kurmak, “herkes için” konuşma konforunu kaybetmeyi, normalliğin kendisini tartışmaya açmayı gerektiriyor. Bu yüzden engellilere yönelik zulüm, çoğu zaman hukuki reform, bireysel ceza ya da “farkındalık” söylemiyle soğurulur ama hiçbir zaman toplumsal düzenin kurucu ilkelerine yönelen bir itirazın merkezine yerleşemez.
Ayağından bağlanarak vince asılan zihinsel engelli işçi, bize yalnızca bir suçun değil, bir uygarlık tasarımının fotoğrafını sunar. Bu fotoğrafta erkeklik ve sağlamlık iç içe geçmiş durumdadır. Erkeklik sözleşmesini ve sağlamlık sözleşmesini birlikte reddetmeden, bu şiddetin “istisna” olduğunu söylemek mümkün değildir.
Sorulması gereken soru artık şudur: Sağlamlık sözleşmesini reddeden bir toplum, nasıl bir hayat kurar?
Canım Çiğdem’e özlem ve sevgi ile…
(DY/EMK)
[1] https://bulten.mmoizmir.org/bultenler/420/erkeklik-sozlesmesinin-reddi Aynı konunun sanatsal perspektiften ele alındığı yazı için bkz: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/12/27/bertolluci-neruda-eril-tahakkum-ve-erkeklik-sozlesmesi
[2] https://bianet.org/yazi/turkluk-sozlesmesini-elinin-tersiyle-itenler-306556
[3] DERECİ, Elif Başak, Sağlamcılık, Yarasa Hukuk Elektronik Dergi S. 2, Aralık 2022. https://gorevhukuk.org.tr/node/228
[4] KRISTEVA, Julia, Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme. (Çev.: Nilgün Tutal) İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2014, s. 12 vd.
[5] KANCI,Tuba/TARCAN Umutcan, Beden, Abjeksiyon ve Patriarkal Tahakküm, Alternatif Politika, 2022, 14 (2): 311-331
[6] https://birikimdergisi.com/guncel/10295/pinokyo-ve-peter-panin-yalnizligi-ii
[7] ÇELİK, Saadet, Foucault’nun İktidar Anlayışındaki Tarihsel Dönüşüm ve Beden Üzerindeki Yansımaları, İmgelem Dergisi, S. 15, Aralık 2024, 363-386
[8] https://biopoliticalphilosophy.com/2024/07/26/foucault-as-the-first-disabled-philosopher-of-disability-my-love-letter-to-foucault/
[9] CHİGNOLA, Sandra, Foucault, Marx: Beden, Iktidar, Savaş, Marx & Foucault Okumalar, Kullanımlar, Yüzleştirmeler, Der.: LAVAL, Christian, PALTRINIERI, Luca, TAYLAN, Ferhat, Çev.: BİRKAN, İsmet, İletişim, Ocak 2020, ss. 61-77.
[10] Ibid: https://biopoliticalphilosophy.com/2024/07/26/foucault-as-the-first-disabled-philosopher-of-disability-my-love-letter-to-foucault/
[11] Ibid.
[12] Ibid.
[13] https://marxismdisability.wordpress.com/
[14] https://marxismdisability.wordpress.com/constitution/
[15] BROWN, Nicholas, Marxism and Disability, Mediations: Journal of the Literary Group, Volume: 23, No: 2. https://mediationsjournal.org/articles/marxism-and-disability



