Çerçeve yasa: Şüphe ve umut ikilemi
İnsanın kendi yaşam tecrübesi bir yönüyle olay/olgular karşısındaki refleksini belirler. Bunun dildeki karşılığı, “Durduğu yerden bakmak” deyimi olabilir kanımca. Böyle bir durumda kişi, içinde yetiştiği koşulların ve sahip olduğu düşüncenin sınırları içinden karşıya bakar. Böylece iletişim azalır, fikirler doğru anlaşılmaz ve empatiye alan açılmaz. Sonrası malum; herkes kendi yankı odasında saadetli bir şekilde yaşar. Elbette bunun izdüşümü, Platon’un mağara alegorisidir. Gerçek, mağaranın dışındadır; fakat bir şeye ihtiyaç vardır, zincirlerden kurtulmak.
Kürt meselesinin onlarca yıllık hikâyesinde de yansımaların yanılsamalarıyla kaybedilen zamanın, yaşamın, emeğin ve paranın haddi hesabı yok. Ne var ki devlet ve devleti yöneten akıl da gecikmeli olarak bunu kabul etmiş durumda. Bugünlerde Kürt meselesinin ilk defa Meclis düzleminde ve hukuki bir zeminde ele alınıyor olması, onlarca yıllık tecrübelerin kaçınılmaz sonucu olsa gerek. Rötarlı da olsa “çerçeve/kök yasa” dediğimiz “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçerek Genel Kurul aşamasına kadar geldi. Siz bu satırları okuduğunuz sırada Genel Kurul’da büyük bir konsensüsle kabul edilmiş olması da muhtemel.
Uzun ince yolun başında
Çerçeve yasayla ilgili tartışmalar da var elbette. Yasayı “Barış ve Demokratik Toplum” sürecine cepheden bir karşıtlıkla tartışan da var, iyi niyetle eksiklik ve handikapları dile getirip destek olan da. Bir de üçüncü bir taraf var ki belirttiğimiz iki durumla da örtüşmeyen bir tutum içinde. Bardağın dolu tarafından bakarsak, süreç tartışma/eleştiri/öneri üzerinden interaktif bir boyut kazanır, böylece ülkenin en önemli meselesine yönelik toplumsal bir ilgi oluşabilir. Tabii çatışma çözümü süreçlerinde “tahammül” kilit bir kavram. Çünkü hiçbir çözüm modelinde yüzde yüz herkesin tatmin olması mümkün değil. Buna rağmen barışta, çözümde ısrarcı olmak; toplumun sürece ilgisini artırıp süreci toplumsallaştırmaya çalışmak politik bir sorumluluktur.
Şablonik bir yaklaşım, çerçeve yasanın yanlış anlaşılmasına giden yolda kritik bir handikap. Çünkü kalıplaşmış ifadeler, barış için ortaya konulan emeği de iradeyi de toptan mahkûm edebilir. Oysaki genel kanı, bu yasanın demokratik zeminin genişlemesine hizmet edecek bir “başlangıç” olduğu yönünde. Ortada “the end” diyebileceğimiz bir son(uç) yok -ki sürecin önemli aktörlerinden Abdullah Öcalan da mevcut aşamayı, bir “ilk adım” olarak nitelendirip bin kilometrelik yolun ancak bir adımla başlayabileceğine vurgu yapıyor. Dolayısıyla inatla yolda olma hali, uzun yolun sabırla yürünerek menzile ulaşılması için hayati önemde.
Burada “yolda olma hali” önemli; “yol” metaforu, Chloé Zhao imzalı Nomadland filminde bir zorunluluk olduğu kadar, var olma mücadelesinde bir hayatta kalma taktiğidir. Yolda olunduğu sürece hayat akar, dostlara ulaşılır. Bu sebeple “Yolda görüşürüz” sözü sadece filmin mottosu değildir, bir yönüyle birliktelik ve ortak mücadele arzusudur. Bugün uzun bir yolculuğun ilk etabında, “yol” olduğu sürece umut olacaktır. Bu anlamda çerçeve yasa, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde tarafların birlikte inşa ettikleri bir yoldur. Önemli olan ise inşa edilen yolda kimlerin nasıl ve hangi ritimle yürüyeceğidir.
Nehri geçerken taşları hissetmek
Hukukçuların sıklıkla kullandıkları bir ifade vardır; “Usul, esasa mukaddemdir.” Yani “usul, esastan önce gelir.” Bununla doğru bir sonuca ulaşmak için doğru kurallar, süreler ve yöntemler kastedilir. Çerçeve yasa, Meclis’ten geçtikten sonra “usul” hayati önemde olacaktır şüphesiz. Çünkü uygulamada esas alınacak kurallar, hangi sürelerde dosyaların neticelendirileceği ve nasıl bir işleyiş yönteminin kullanılacağı merak edilen noktalardan… Bu anlamda yasanın icrasında barışçıl bir motivasyonun tahkim edilmesi şart. Bunun için de dönüşlerin doğru bir şekilde koordine edilmesi, komisyon ve gözlem heyetlerinde çoğulculuğa özen gösterilmesi, kamu diplomasisi açısından kullanılan dilin özenle seçilmesi gerekiyor.
Sürecin buraya kadar gelmesinde; tarafların gösterdikleri azami dikkatin ve Öcalan’ın kriz düğümlerini birer birer çözmesinin etkili olduğu aşikâr… Çünkü değişen bölgesel denklemler ve yükselen kuralsız/hukuksuz dünya düzeni, Kürt meselesine de yeni bir perspektiften bakmayı ve buna yeni yöntemlerle yaklaşmayı gerekli kılmış durumda. Buna rağmen “ihtiyat ama iyimserlik”, “şüphe ama umut” daima birlikte yol yürüyen iki kardeş olacaklardır. Bugüne kadar olduğu gibi, önümüzdeki süreçte de göreceğimiz şey; Çin Halk Cumhuriyeti’nin önemli liderlerinden Deng Xiaoping’in şu sözünde saklı: “Nehri içindeki taşları hissederek geçmek!”
“Keşke daha erken başlasaydık”
Kürt tarafı, süreci başından itibaren “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” olarak çerçeveledi. Çünkü süreçle birlikte Kürt siyasi hareketi, üzerine düşen sorumluluğun bilincini taşıdı daima. Bu sebeple meseleye “yenme-yenilme” üzerinden değil; tüm halkların kazanımı üzerinden bakıldı. Bunun için de barışın toplumsallaşması ve toplumun demokratik birlik anlayışıyla yeniden örgütlenmesi gerekliliği kapsamında önemli çalışmalar yapıldı. Uzun yıllara yayılan ulusal ve politik Kürt meselesinin bir yasayla çözüleceğini ifade eden de olmadı. Dolayısıyla demokrasi, adalet, emek ve eşitlik mücadelesi; Kürtçenin önündeki engellerin tamamen kaldırılması ile kayyımlara son verilmesi vb. talepler siyasal zeminde daha güçlü yükselmeye devam edecektir.
En nihayetinde tünelin sonundaki ışığı arıyorsak öncelikle “elde var bir tünel” diyebilmeliyiz. Çerçeve yasa tam da buna zemin hazırlayan bir mahiyette. Ne yazık ki bazı çevreler süreci, günlük seçim hesaplarına boğmaya çalıştıkça “en kötü barışın, en iyi savaştan da iyi olabileceği” ihtimali es geçiliyor. Oysa daha yakın zamanda büyük acılara tanıklık edildi, gencecik insanlar yaşamdan koptu. Bugün de izleri görülen en büyük hukuksuzluklar, bilakis savaş/çatışma/gerilim süreçlerinde ilk önce hakikatlerin ölmesinin eseri değil mi? Dolayısıyla George Santayana’nın dediği şekliyle; “Geçmişi hatırlayamayanlar, onu tekrar etmeye mahkûmdur.”
Sonuç olarak, bir süreç eğer ölümleri durdurabilmişse gidilen yolun varacağı menzil de güzel olacaktır. Bunun için öncelikle siyasi iktidarın, icra makamı olması hasebiyle çerçeve yasayı zamana yayılmadan uygulamasını sağlaması elzemdir. Çünkü sürecin toplumsallaşmama gibi bir sorunu yok; sorun, siyasal öznelerin aynı oranda ve bilinçle bunu Türkiye halklarına anlatmaması. Yine yaygın medyanın dili de hiç değilse yasanın uygulanması sürecinde negatif bilinç üretmekten arınmalı, tarafları halkın bilincinde olumsuz kodlamaktan vazgeçmeli.
Son sözümüz, Güney Afrika’da muhatapların Nelson Mandela ve De Klerk olduğu barış sürecinden olsun. Önceki çözüm sürecinde (2013-2015) iktidar ve muhalefet mensupları birçok ülkeye gidip çatışma çözümü süreçlerini yerinde izlemişlerdi. Güney Afrika’ya giden heyetteki bir milletvekili, oradaki yetkililere “Sürecin sonunda şurada yanlışlık yaptık dediniz mi?” diye soruyor. Güney Afrikalı baş müzakereci aynen şu cevabı veriyor: “Tek bir yanlışımız vardı. O da daha erken başlamamak. Keşke daha erken başlasaydık.”
(İG/VC)