İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmi 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde (Berlinale) Altın Ayı ödülünü kazandı. Ben de filmi festivalde, salondaki 4 binin üzerindeki insanla izleme imkânı buldum. Benzer bir süreç yaşamış olduğum için kimi sahneleri yumruk yemiş gibi, nefesimi toparlamakta zorluk çekerek izledim. Güncel tabirle, tetiklendim. 2016’daki İmzacı Akademisyenler olarak eski eşimle 15’er ay ceza aldığımız, onun üniversitedeki işini kaybettiği, bir yandan çocuklarla bir yandan geniş ailelerle uğraştığımız, nihayetinde yeni bir hayat kurmak zorunda kaldığımız bir süreç yaşadık. Diğer pek çok insan gibi, filmde anlatılan hikâye gibi...
Öncelikle bu filmde emeği geçen herkese teşekkür etmek isterim. Yaraların hâlâ açık olduğu, üstünde toplumsal uzlaşma sağlanmamış bir konuyu ele almak gerçekten riskli bir iş. Hem süreci yaşayanların hem devlet kanadının hışmına uğramaları mümkün. O anlamda cesur bir yapım ve bence sırf bu bile takdiri hak ediyor.
Bu yazıda süreci yaşayanlardan biri olarak filmin bana düşündürdüklerini paylaşmak istiyorum. Önce neleri beğendiğimi, sonda da kendi gördüğüm yerden neleri eksik bulduğumu anlatacağım.

Sessiz mücadelenin ve ilişkilerin evrensel hikâyesi: Sarı Zarflar
Yazının bundan sonrası, filme dair gelişmeleri açık ediyor.
Film, tiyatro oyuncusu Derya (Özgü Namal) ile akademisyen ve oyun yazarı Aziz’in (Tansu Biçer) politik sebeplerle işlerini kaybetmelerini, sonrasında hayata tutunma çabalarını ve bu esnada hem birbirleriyle hem de kimi meslektaşlarıyla aralarının açılmasını anlatıyor.
Sarı Zarflar’ın tamamı Almanya’da çekilmiş; Berlin Ankara olmuş, Hamburg ise İstanbul. Muazzam bir fikir. Birbirine dolanmış mekânlar... Türkiyeliliğin bir kısmı hâlihazırda burada (Almanya’da) yaşanıyor gerçekten de. Berlin’de, Köln’de, Hamburg’da İstanbul’un yahut Ankara’nın bir semtindeymiş gibi hissedebiliyor insan. Stand-up’lar, konserler, siyasî partilerin etkinlikleri, camiler, kahvehaneler, Türkçe kitabevleri, söyleşiler...
Filmde şehirler saklanmamış, Almanca yazılar silinmemiş, görüntüler değiştirilmemiş. Daha ziyade mekânlar birbirine kaynaştırılmış. Hamburg’da vapurla boğazı geçiyoruz, Berliner Fernsehturm’u görüp Ankara’yı anıyoruz, ezan sesi duyuyoruz, polis tehdidi altında eylemlere katılıyoruz. Almanya’da yeri geldiğinde Türkiye’yi yaşayan bir göçmen olarak, bu iç içelik hayatımın kimi kesitleriyle çok güzel örtüştü.
Hikâyenin ana temalarından biri, devlet şiddetiyle baş edilemediği durumlarda insanların yakın çevreleriyle nasıl didişmeye başladığı. Derya ve Aziz de gelirlerini kaybedince evlerinden çıkmak zorunda kalıyorlar, İstanbul’da Aziz’in annesinin evine taşınıyorlar. Bir düşüş hikâyesi. Bir yandan kızlarını özel okula göndermeyi arzu ediyorlar, diğer yandan müzik hocasının parasını dahi ödeyemeyecek duruma düşüyorlar. Buradaki anne-oğul-gelin-ergen kız-kayınbirader dinamikleri gayet iyi resmedilmiş, hattâ kimi yerlerde mizahî ögeler taşıyor.
Bu yazıda tüm bu ilişkileri tek tek ele almayacağım. Ancak şu hususu öne çıkarmak istiyorum: Karakterlerin takındıkları tavırların ve yaptıkları seçimlerin, daha geniş toplumsal koordinatlarla ilişkisi gayet iyi kurulmuş. Örneğin Aziz’in muhafazakâr-milliyetçi kayınçoya karşı hissettiği eziklik, hayır diyemeyip camiye gitmesi, kendini taksicilik yaparken bulması, eşinin tabiriyle abisinin yanında pısırık davranması daha genel bir ruh hâline tekabül ediyor: Aziz, halka burun kıvıran, tuzu kuru aydın olarak (ki böyle görülmeye çok müsait bir karakter) davranmamaya çalışıyor. Malûm, Türkiye’de bilhassa değişen güç dengeleriyle yaygınlaşmış bir itham bu. Aziz'in kültürel sermayesi olan laik bir aileden geldiğini, zengin olmamakla birlikte darlık da çekmediğini, annesinin yabancı dillere ve edebiyata hâkim olduğunu görüyoruz.
Buna mukabil görece yeni sınıf atlamış olduğunu anladığımız Derya, hayatla ilgili daha endişeli. Daha sert, daha köşeli. Sınıfsal olarak yeni kazanmış olduğu konumu (şöhreti ve kültürel sermayeyi) kaybetmemek için elini kirletmeye daha hazır. Kızının karşı çıkmasına rağmen onu özel okula göndermek, Derya için daha önemli, zira bir prestij göstergesi. Biraz da bu yüzden manevra alanı daha geniş. Mesela Aziz’in hayatında oruç tutmak yokken, Derya’nın abisine muhtaç olduğu durumda kocasını şaşırtacak şekilde oruç tutmaya başladığını görüyoruz.
Bu sınıfsal dinamik, çiftin hayata tutunma çabalarına da sirayet ediyor. Küçük, özel bir tiyatroda “cesur” bir oyunun hazırlığına başlıyorlar. Bir nevi eski rollerine dönüyorlar: Aziz yazan ve yöneten, Derya oyuncu oluyor. Ancak Derya, yandaş medyada gösterilecek bir diziden teklif alınca oyunu (ve kocasını) yüzüstü bırakıp tabir yerindeyse elini kirletiyor. Sosyal medyadaki muhalif paylaşımlarını siliyor ve pembe dizi sayılabilecek işi kabul ediyor. Bu noktada çifti ayrılığa götürecek büyük kavga başlıyor. Aziz, Derya’yı inandıkları değerlere sırtını dönmekle ve fırsatçılıkla suçluyor. Derya ise Aziz’i kibirli olmak ve tuzu kurulukla... Prensiplerinin karın doyurmadığını söylüyor. Aziz kavganın en şiddetli ânında Derya’ya, “Seni ben yarattım,” diyerek o âna dek gizlediği kibrini gerçekten de açık ediyor. Nihayetinde çiftin yolları ayrılıyor.
Dolayısıyla ikisinin de takındığı kişisel tutumlar ve ileri sürdükleri ahlakî prensipler, arka planları ve içinde bulundukları koşulların müsaade ettikleri ile şekilleniyor. O anlamda boşlukta yüzen soyut karakterler değil, Türkiye’deki muhafazakâr-laik çatışmasıyla, sınıfsal mevzilerle ve cinsiyet rolleri ile sıkı sıkı örülmüş bir hikâye seyrediyoruz.
Dediğim gibi, filmdeki tüm mevzuları burada ele almam mümkün değil. Mahkeme süreçleri, kimi meslektaşların rücu edip sistemle barışması veya karakterler arasındaki diğer çekişmeler başka yazıların konusu olsun. Ben burada kafamın karışık olduğu bir hususu ve sonra da ufak bir eleştiriyi dile getirerek diyeceklerimi sonlandırmak istiyorum.
Çeperde kalan Kürt meselesi
Kafamda net oturtamadığım kısım, Kürt meselesinin bir kez daha çeperde kalmış olmasıyla ilgili. 2016 sonrasındaki “cadı avı”, Kürt şehirlerinde mahallelerin dümdüz edilmesine, Barış Süreci’nin sona erdirilmesine, binlerce insanın öldürülmesine karşı çıkmamızla başladı. Asıl mevzu oydu. Ancak çok geçmeden akademik özgürlükler meselesi, Kürt meselesini gölgede bırakmaya başladı. Türkiye’de ve Almanya’da katıldığım toplantılarda, fikir özgürlüğü ve otoriterleşme gibi konuların yanında bizim attığımız imzanın asıl çıkış noktasının Kürt meselesi ve oradaki devlet şiddeti olduğunu sık sık hatırlatmak zorunda kaldım. Yaşadıklarımızın yalnızca ifade özgürlüğü meselesi olarak çerçevelenip olayın asıl kaynağının hiç konuşulmadan geçildiği, mağduriyetin el değiştirdiği pek çok âna tanık oldum. Bunun semptomatik bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Böyle bir çerçeve, bilhassa Almanya’da daha kolay hazmedilebilecek, daha dertsiz bir gündem yaratma imkânı sundu.
Filmde de Aziz ve Derya’nın başlarının belaya niye girdiğini tam anlamıyla öğrenemiyoruz. Kişisel hakaret, sosyal medya paylaşımları gibi sözler geçiyor. Arka plan televizyon seslerinde askerî operasyonlar yapıldığını duyuyoruz. Filmdeki Kürt karakterlerden Rojda, “Şu ana kadar sustunuz,” diyerek Kürt meselesine göz kırpıyor. Ancak olay yine de çağrışım seviyesinde kalıyor. Sokak eylemlerinde Kürt mücadelesinin sloganlarını değil Gazze’yi, akademik özgürlüğe dair afişleri yahut gökkuşağı bayraklarını görüyoruz.
Elbette ki bu film belgesel niteliği taşımıyor ve tarihsel olaylara tümüyle sadık kalmak zorunda değil. Ancak olayın çıkış noktası yine çeperde bırakılmış, onun yerine (Türkiye’nin hem içindeki hem dışındaki) “Batılı” hassasiyetlere daha çok uyan meseleler işlenmiş, diye düşünmeden edemedim. Bu işin bir yanı.
Ancak diğer yandan film tam da Kürt meselesinin pek çok akademik ortamda ve sanat çevresinde çepere itilişinin hikâyesini anlatıyor. Derya da Aziz de bu konuyu belli ki hayatlarının merkezine koymuş insanlar değil. O âna kadar susmuşlar. Dolayısıyla filmde Kürt meselesinin öne çıkarılması, belki zaten hikâyeyi daha az inandırıcı kılardı. Dediğim gibi, bu kısma dair kafam net değil. Soğumamış acıları işlemenin riskli dediğim taraflarından biri, sanıyorum bu.
Diğer husus: Sarı Zarflar filminde beni ikna etmeyen tek sahne, mahkeme çıkışında Aziz’in meslektaşı olan akademisyenlerle tartışmasıydı. “Evde çocuğuma gitmem lazım,” diyen birine “Sokak Akademisi’nde ders vermedin, bizi yalnız bıraktın,” diyen Fikret’in ve yanındakilerin sakil tavrı, bana biraz zorlama geldi.
Akademisyenler (ve diğer imzacılar) arasında çekişmeler, tartışmalar olmadı mı? Oldu. Ancak bunun sebepleri yurt dışına çıkabilenlerin çıkamayanlarla yolunun ayrılması, destek bursları vadeden Almanya gibi ülkelerin akademisyenleri mağduriyetleri üzerinden rekabete sokması, devletin aynı “suça” farklı cezalar vererek insanları ayrıştırması, acıların kıyaslanmak zorunda bırakılmasıydı. İş arama-burs bulma süreçlerinde okul isimleri, bilinen diller, yapılan yayınlar üzerinden akademisyenler karşı karşıya getirildi. Diğer bir deyişle mağduriyet, geçim derdi ve rekabetçi fon imkânları husumetlerin ortaya çıkmasının temel sebepleri oldu. (Buna rağmen muazzam dayanışma örnekleri de sergilendi elbette, anmadan geçmek istemiyorum.)
Sanırım bu husumetler filme dahil edilmek istenmiş. Ancak ikna edici olmayan, teatral bir öfke patlaması olarak kalmış. Filmin toplumsal izleği kaybettiği nadir sahnelerden biri bu, diye düşünüyorum.
En başta dediğim gibi, çok güçlü duygularla çıktım filmden. Bunca yıl sonra bile demek ki yaşadıklarımın etkisinden tümüyle kurtulamamışım. Filmin içinde katman katman bir sürü hikâye var. Ödülü sonuna dek hak ederek aldığını düşünüyorum. Ama son 10 senesini Almanya’da geçirmiş, devletin İsrail’e verdiği koşulsuz desteğe ve bilhassa da Berlinale’nin aldığı/alamadığı tavra tanık olmuş biri olarak, “Sarı Zarflar keşke bu ödülü başka bir festivalde alsaydı,” demekten de kendimi alamıyorum. (SOZ/TY)






