20’li yaşlarımın yasını tutuyorum…
Hakkını verdiğim günlerden çok hakkı çalınan günlerim oldu. 15 Temmuz 2016’da darbe girişimin olduğu ortamda 20 yaşımdaki halimle tanıştım ve aynı süreci üniversiteyi kazanmanın heyecanıyla geçirdim. Sokak başı durduran polisleri görmezden gelerek Antalya’da tatil yapmaya çalışıyor ve sınav senesi nedeniyle elimde olan sürgülü telefon yüzünden her köşe başında kriminalize ediliyordum.
Tehdit olmadığımı kanıtlamaya çalışırken bir yandan da akademi ardından başlayacak olan iş hayatımdan önce muhteşem olmasını umut ettiğim tatilimin tadını çıkarmaya çalışıyordum. Hayal kırıklığı olan yazın sonunda pandemi nedeniyle nasıl mezun olduğumu anlamadığım üniversiteme giriş yaptım. Okula girdiğim ilk hafta KHK ile uzaklaştırılan akademisyenlerimiz için eylem yaptık. Büyük tehdit olarak görülen bu eylemimiz sonucu (Yalnızca başımıza huni takıp derse girmiştik) fakültemizin her yanına kameralar yerleştirildi. Kamera da yetmemiş olacak ki kantinde 5 kişiden fazla oturmamız yasaklandı.
Tüm bu yasakların ortasında ilk iş teklifimi aldım ve okulumun ilk yılında üniversitemde çalışmaya başladım. İş hayatına bu hızlı girişim sayesinde geleceğimle ilgili hayallerim daha da büyüdü. Barış muhabiri olacak ve ardından gelecek olan iş teklifi ile reytingi yüksek bir kanalda haber sunacaktım. Hayallerim günden güne renklenirken 2017’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtik. Yıllarca AK Parti’ye muhalefet eden MHP’yi ise iktidarla yan yana görmeye bu yıl başladım ama umudumu kıracak hamleler değildi bunlar. Mutlaka tek adam rejimleri yıkılırdı, sonuçta 14 yıllık iktidar süreci gayet yeterli gibi görünüyordu. Bahçeli de öyle düşünmüş olacak ki 2018’de erken seçime gidildi. Selahattin Demirtaş hapiste olduğu için elimdeki tek seçenek olan Muharrem İnce’ye oy verdim ve seçimi ekran karşısında büyük bir heyecanla takip ettim. Malum olaylar ardı ardına gerçekleşti ve İnce “adam kazandı” diyerek ortadan kayboldu. Milyonlarca kişi gibi ben de dumura uğramıştım.
Olsun, daha gençtim ve ‘Umudum bir şekilde yerine gelir’ diyerek, 2018’de ilk kez örgütlendim. Örgütlenme işlerini yeni yeni öğrenmeye çalışırken 2019’da yerel seçimler oldu ve AK Parti büyükşehirleri kaybetti. Aynı süreçte kariyerime yeni bir sayfa açmak zorunda kaldım. İlk kez torpille işe giren biri nedeniyle kovulmanın tadına vardım ve hemen ardından emeğin sömürülmemesinin ayıp olduğu yerel basında işe başladım. Yoksulluk nedeniyle intihar vakaları ve kadın cinayetleri arttı, emek sömürüsü ise katlanarak büyüdü. 2020 yılına ise Gülistan Doku’nun kaybolması ve pandeminin patlak vermesi ile girdik. Bir kadın kaybolacak ve devlet organları tarafından olay kapatılacak denilse üzücü bir şekilde inanırdım ama herkes eve kapanacak deseler inanmazdım. 2020; işsiz ve evsiz kalanlar, ekmek yapanlar, TikTok’ta dans videoları çekenler ve “sakin ol champ… evdeyim” rezaletinin yaşandığı o sene. Erasmus’a giderim, biraz farklı kültürler görürüm ve ardından iş ararım dediğim senelerdi ama bunların hiçbiri yaşanmadı. Bu hayallerimin ortasında en azından asgari ücret veren bir gazetede çalışıyor ve sokağa çıkma yasaklarında bomboş sokakları çekip gazeteye haber yetiştirmeye çalışıyordum.
Ne yaşadığımı sindiremeden 2021 yılına geldim. Üniversitelerin içinin oyulduğu, öğrencilerin gözaltına alındığı, protestoların polis şiddetiyle geçtiği o garabet senelerden biri. Dolar son gaz tırmanmaya devam ederken ben iyi ki Erasmus’a gitmedim diye kendimi avutuyordum. Sedat Peker ise sahnede yerini aldı ve Süleyman Soylu odaklı ifşalar yapmaya başladı. Tüm bunların üzerine İstanbul Sözleşmesi de 1 Temmuz 2021’de tek adamın sözüyle feshedildi. Hak arayanlara ses olmaya çalışırken bir yandan da hakkımı arıyordum ve “Gazeteci böyle olmaz” eleştirilerine kulak tıkıyordum. Çünkü yanlış giden benim eylemci ve gazeteci kimliğim değil, iktidarın yaptırımlarıydı… Her yıl daha da el artıran iktidar 2022 yılını da elbette boş geçmedi. Ben spora başlayıp artan gelecek kaygılarımı sindirmek isterken Sansür Yasası, Gezi Davası kararı, madenlerde işçi katliamları, kadınların yaşam alanlarının gaspı daha da arttı. Kendime güzel bir 26 yaşı bu yıl da mümkün kılamadım.
Beterin beteri tabii ki varmış… Masa altında üzümler yiyip dilekler dileyerek girdiğim 2023 yılında, doğduğum büyüdüğüm şehirde deprem oldu. Büyük beklentilerim vardı ama ben bir sürü karar ve dileklerimle öylece kala kaldım. Doğup büyüdüğüm şehir yerle bir oldu ve ardı ardına gelen cenaze haberlerine ağlayamıyordum bile. Vücudum bu olaylara korkunç tepkiler verir, bir yerde bayılır, belki aklımı yitiririm diye klişe bazı düşüncelere daldım ama hiçbiri olmadı. Bedenim onca kaybın ortasında sağlıklıydı ve bu benim için utanç vericiydi. Üzerinden geçen 3 yıl bana acıyı halı altına süpürmeyi öğretti ama yetkililerin arsızlığı karşısında daha da yalnızlaşmış hissetim. Yaşadığım birçok olayı ve duyguyu unuttuğum 2023 yılında iş yerim kapandı ve bir kamu kurumunda işe başlamak zorunda kaldım. Mesleğimden uzaklaştım, yine de eylemlere gitmeye kendimi zorladım. 2024 yılının ilk dakikalarında ise yalnızca sağlık ve güvenli ortam dileyebildim…
Yine eksik dilekler dilemiş olacağım ki ölen binlerce insanın acısı yetmemiş gibi 2024’te sokak hayvanları yasası çıktı. Köpekler bir bir sokaklardan toplandı ve şanslılarsa barınağa gönderildi şanslı değillerse de katledildiler. İlk kez evime kediyi bu yıl sahiplendim ve onunla kurduğum bağ hayatta her şeyden önemli hale geldi. Yılın son aylarındaysa arkadaşımın evime atıp gitmesiyle bir kedim daha oldu ve ev halkı tamamlanmış gibi hissettim. Kedilerimin taze maması ve temiz kumu olsun motivasyonuyla çalışıyordum ama her yıl bir öncekinden daha da korkunç şeyler yaşamaya devam ediyordum. Hayatıma müdahale edecek enerjim bitmişti ama 2024’ün daha fantastik gerçekleri de ortaya çıkmaya devam ediyordu. Narin Güran cinayeti, Yeni Doğan Çetesi ve tarihin en yüksek kadın cinayetleri de bu yıl yaşandı. Bahçeli ise barış ve özgürlük Dem Parti ile için el sıkışırken birçok belediye başkanı bir bir gözaltına alınmaya devam etti. Bense depresyonumla baş etmeye çalışıyor ve yıkılmamak için her yönetimi deniyordum. Daha da büyümek için örgütlenmeye devam ederken birkaç kadın arkadaşla Kadın Gazeteciler Derneği’ni kurduk, hemen ardından ise ilk kez festival yaptık. Bu kadar korkunç gündemin ortasında stresli ama en güzel meşgalemiz de bu oldu.
Arada güzel şeyler olsa da ben ‘Daha ne yaşayabilirim?’ diye isyan ederken babamın kanser olduğunu 2025 yılının başında öğrendim. Bir yandan babam için bir şeylere tutunuyor, bir yandan da ülkedeki fantastik gelişmeleri takip ediyordum. Ekrem İmamoğlu tutuklandı ve birçok belediyeye soruşturma açıldı, öğrenciler ise bu kararlara isyan edip barikatları yıkarak eylemler yaptı. Birçok öğrenci gözaltı ve tutuklama ile sindirilmeye çalışırken, Murat Çalık da devlet eliyle adeta öldürülmeye çalışıldı. Sırrı Süreyya Önder’i ise maalesef kaybettik ve ben bunca şeyin ortasında aşık oldum. Aşk sürdürülebilir bir durum değilmiş ama yaşadığımı hissettiğim eylül ayı tüm yıldan güzeldi. Aşkın, depresyonun ve geleceksizliğin ortasına bir festival daha sıkıştırdık ve Uçan Süpürge’yi Mersin’de ikinci kez gerçekleştirdik.
Biraz bulutların üzerinde biraz gergin ve bol emek harcadığım 2025 bir şekilde bitti. 2026 ise babamın tamamen iyileşmesiyle güzel başladı ama aşkı elimde pek tutamadım. Ben de sokaktan bir kedi daha çaldım. Ülke gündeminden de bol bol uzaklaştım, sadece kendime odaklanmaya çalıştım. Kendimle çok ilgilenmek de işe yaramıyormuş ki 30 yaşıma günler kala büyük bir patlama yaşadım ve günlerce yataktan çıkamadım. Tuvalete gitmek ve su içmek dışında yataktan çıkacak motivasyonu günlerce aradım. Ve artık hayatımın geri kalanını birilerinin politikaları nedeniyle çöpe giden onca hayalimin yasını tutmak için geçirmemeye karar verdim. Ülke hala korkunç bir halde ama ben 20’li yaşlarıma veda ederken, 30’larımı yaşamanın telaşına düştüm. Hızlıca geçen 10 yılımı telafi edemem belki ama bu kez dilek ağaçlarına mendil bağlamayacağım…
(AÖ/FY)