Benim gibi tam zamanlı müzisyen, yarı zamanlı sinemaseverler için festivaller oldukça yoldan çıkarıcı ve kafa karıştırıcı olabilir. Vaktim az olduğu için film seçimini doğru yapmam ve çıkışta zaman kaybetmediğimi düşünmem gerekiyor. Her ne kadar film festivali seçkisinde birbirinden güzel filmler de olsa, yaş ilerledikçe insanın sinema zevkinde de bir oturmuşluk gerçekleşiyor ve insan ya ortak meselelere dalmaya ya da yeni bir tat yakalamaya ihtiyaç duyuyor.
Süt Çiftliği, bu iki ihtiyacımı da karşıladı ve ayrıca buna Türkiye Sineması’nda bir kadın yönetmenle daha tanışmış olmanın gururu eklendi. Film, dünyamızı çocukluk üstünden anlatan bir hikâyeden oluşuyor.
Feminist bir okumayla izlediğinizde annenin kaybı ile buzağıların anne ineklerden alıkoyuluşunu duygu-daşlaştıran ana karakterimiz kesinlikle feminist bir hikâyeye işaret ediyor. Bu feminist bakıştan da kapitalist dünyaya, bunun insanlar üstündeki etkisine ve insanın başka canlılara hükmetme eğilimine, toplumdaki sömürülere dikkat çekiyor. Üstelik bunu, yer yer Hamnet filmini andıran masalsı diliyle, yemyeşil bir ormanın ağaçları arasında gerçekleştiriyor.
Film, size bir yanda sistemin sert gerçekliğini, bir yanda varolmanın dayanılmaz hafifliğini sunuyor sanki bir tepside… Özgürlük nedir ve aileye mi aidiz yoksa salt bir dünyaya mı sorusu da, yanında ikram!
Tüm bu ikramlardan sonra festival seyircisi, filmin yazarını ve ekibini bırakmıyor; 1,5 saate yakın söyleşiliyor… İnekleri öğreniyor, mandıralardan dem vuruyor, travmaların etkisini sorguluyor, yanlış anlaşılmaya müsait sahnelerin kimde ne çağrıştırdığını konuşuyoruz.
Ancak bunlar bana yetmiyor ve filmin yaratıcısı Elif Eda’ya söyleşide konuşulmayanları; ama benim hâlâ merak ettiklerimi bianet için soruyorum. Keyifli okumalar!

Acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşama
İstanbul Film Festivali’ndeki gösteriminizin ardından ekiple yapılan söyleşide, ineklerle ilgili ilk düşünmenizin tam da sizin yeni doğum yaptığınız zamana denk geldiğini anlatmıştınız. Peki ya filmin sizin yazarlık kimliğinizi daha derinden anlamak isteyen okuru için yazma sürecinizi de biraz anlatır mısınız?
Evet, filmin tohumu yaklaşık 14 yıl önce kızım doğduğunda zihnime düştü. Bende genelde böyle işliyor yazma süreci, önce bir fikir temas ediyor zihnime. Orada demleniyor, yeni karşılaşmaların bıraktıkları ekleniyor üzerine, zamanla şekil alıyor, büyüyor –bazen bir türlü filizlenmediği de oluyor, bahsi diğer. Süt Çiftliği’nde bu şekillenme süreci biraz uzun sürdü. İlk tohumdan altı yıl sonra somut olarak yazmaya başladım. Öncesinde hem zihnimin derinlerinde yeni eklenenlerle devran ediyordu. İlk taslağı yazdığımda filmin şu anki halinden çok çok farklıydı. Ana fikir temelde aynıydı; ama son izlediğiniz halinde olmayan başka birçok karakter vardı, ana karakter İrem değil de Halid’di mesela… Her taslakta yeni bir şeyler denemeyi seviyorum ben, oturan kadar. Oturduktan sonra yazdığım taslaklarda ise kâğıt üzerinde nihayet kurulmuş olan o dünya içindeki sorunları çözmeye yöneliyorum.
Filmin bütünlüğü adına çıkardığınız ya da sonradan eklediğiniz sahneler oldu mu? Daha yakından bilmek isteriz.
Elbette. Çok âşık olduğum iki sahneyi, son dört taslaktan önce çıkardım. Gerçekten heyecan duyduğum bir fikri tamamen eledim. Onunla ilgili de tutkuyla bağlı olduğum sahneler vardı. Hâlâ içim biraz cız ediyor; ama belki oradaki fikirleri başka bir filmin tohumu olarak kullanırım. Bazı sahneleri ise kısıtlı çekim süremiz sebebiyle planlama aşamasında kurban etmek zorunda kaldım ya da filmin bütünlüğünü etkilemesin diye birbiri içinde eriterek kısalttığım sahneler oldu. Kurgu aşamasına geldiğimizde ise artık çıkaracak sahnemiz kalmamıştı.
Film, insan doğasını ve çocukluğu derinlemesine anlatmasının yanı sıra toplumsal bir kimliğin de sahibi. Ele aldığınız meselenin evrensel öğelerden de oluştuğunu düşünüyor musunuz yoksa filmin çıkışı toplumsal bir mesele mi demeyi yeğlersiniz?
Kesinlikle ve en çok da evrensel öğelerden oluştuğunu düşünüyorum. İnsan olma halinin ne kadar ortaklaşa bir deneyim olduğunu hatırlatmak isteyen bir tarafı var Süt Çiftliği’nin. İnsan olma, acıyla karşılaşma ve acıyla birlikte yaşamanın yolu aslında bu acının ne kadar her bir canlıya –sadece insana değil– mahsus olduğunu ve bu acıyı kabul ederek yaşamın kendisini kucaklayabilmenin yolunun her bir canlıyla birlikte yan yana var olmaktan geçtiğini anımsatmak isteyen evrensel bir arzusu var filmin.

“Gizli bir yetimler ittifakı”
İzleyici ile buluşmalarınız sizin için nasıl geçti? Nasıl geri dönüşler aldınız? Filminize başka bir yerden bakmanıza sebebiyet verdi mi farklı detayları fark eden seyirci?
Dürüst olmak gerekirse hiç beklemediğim kadar iyi geçti. Gösterimlerin öncesinde, içimde heyecandan çok gerginlik vardı. İlk gösterim sonrası, izleyicinin ilgisi ve anlamlı soruları karşısında gerginlik tamamen gitti ve öforik bir heyecan kapladı içimi. Paylaşmak istediğim şeyin seyircide bir karşılığının olması, onu duygu dünyalarına buyur etmeleri, onlarda zihinsel bir hareketlilik başlattığını gözlemlemek inanılmaz bir deneyimdi benim için. Üstelik bu durum, oyuncularımla ekibime de sirayet etmişti ki bu tabii ayrı bir mutluluk kaynağı oldu, çünkü film onlarla var takdir edersiniz ki.
Bağımsız sinema yaparken oyuncular ve ekip, emeklerinin karşılığını maddi olarak yeterince alamıyorlar, onları bu manevi karşılıklar, destekler tatmin ediyor. Bu yüzden de önemliydi seyircinin tepkisi benim için. Bir de ağlayarak soru soran birkaç kişi vardı, bu beni çok şaşırttı. O kadarına niyet etmemiştim çünkü. Ayrıca hem Atlas gösterimi hem Kadıköy Sinematek gösterimi sonrası sordukları sorulardaki entelektüel derinlik hayranlık uyandırdı bende. Filmdeki orman, mağara ve Bahar karakteri üzerinden gelen yorumlar ve sorular gülümsetti. Çünkü yazarken zihinsel dünyam en çok oraya yoğunlaşmıştı. Ormanı ve Bahar’ı çok seviyorum. Akıldışılığı, akışta olanı, delirmeyi göze almayı… Bir de Sinematek’teki sevgili moderatörümüz Çiğdem Öztürk’ün bir yorumu vardı ki hâlâ benimle. John Berger’den bir alıntıyla o kadar güzel özetledi ki filmi, minnettarlık hissediyorum sahiden. “Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız”. Budur.
Bir hayvanı ve arkasında insanın işlettiği koca bir endüstriyel dünyayı anneliğiniz üstünden merak etmiş, anlamış, anlatmışsınız, sormak isterim: Annelik dünyaya farklı bir perspektiften bakış sağlıyor mu kadınlara ya da sağlamalı mı? Özetle, anneliğin meselesi nedir?
Anneliğin meselesi nedir… Güzel soru. Anneliğin meselesi, kadınlardan başka herkesin bu biricik deneyimi sorunsallaştırmasıdır sanırım. Sorunsallaştırma derken, Foucault’ya atıfla söylüyorum bunu. Yani bir söylem oluşturma ve kadınları bu söylemin “özne”si kılarak nesneleştirme, bu yolla da onları yönetme. Annelik dünyaya farklı bir bakış getirir mi? Elbette getirir. Hangi deneyim getirmez ki? Anne olmamayı seçmek ya da seçmese de anne olmamak hayata farklı bir bakış getirmez mi? Getirir. Tüm dünyayı, hayatını o tek bir bakışla değerlendirmek, o açıdan görmek sağlıksızdır ama sana kattığı farklı bir değerlendirme becerisi olur, eğer özümsemeyi bilirsen.
Ben bir kadın olarak kızıma şükran doluyum. Çünkü varlığı, kurduğumuz ilişki bana çok şey öğretti. Zaman zaman yıktık, sonra birlikte yarattık. Her şeyden önemlisi iktidar meselesinde gözlerimi açtı, her bir insanın nasıl da güç tuzaklarına düşebileceğini gösterdi, koşulsuz akışkan bir sevgi evrenini tanıttı bana. Kızım Zeynep’le bu dünyada karşılaşmam, şeylere bakışımı çok değiştirdi, çok genişletti. Bu benim anneliğimden değil; onun da o oluşundan bence. Adrienne Rich’in Of Woman Born kitabında yaptığı tespit çok güzel aslında: Kadınların sorunu annelik deneyimi değil, kendilerine dayatılan kurumsal annelik. Annelik de kendi hâlinde akmakta olan hayatın bir veçhesi işte… Ne kutsal ne mutlak… Ondan nasıl bir tat alacağın sana kalmış.
Başka projeleriniz var mı? Yazmaya devam ediyor musunuz?
Elbette. Hazırda yazılmış üç senaryom var. Ama zihnimde dolanan daha başka birkaç fikir var ki sanırım onlar daha baskın geliyor yazılmış olanlardan. Birini yazmaya başladım. Diğeri de hadi onu bitir de bana geç diye biraz baskı yapıyor. Bu durumu yönetmekte zaman zaman zorlanıyorum. Bunu kabullenmem biraz zor oldu –çünkü müzisyenlere hayranım ve keşke ifade dilim o olsaydı diye çok hayaller kurdum– ama sanırım benim yazmaktan başka bir sermayem yok. O yüzden buradayım, yazıyorum, yaşıyorum da…
Filmin konusu
Anne ve babasını bir trafik kazasında kaybeden 12 yaşındaki İrem, yarı-endüstriyel bir süt çiftliği işleten büyükannesinin yanına taşınır. Çiftlikte, daha fazla süt elde etmek için yeni doğan buzağıların annelerinden rutin olarak ayrıldığını fark eder. Bu durum İrem’i derinden rahatsız eder ve onu, çiftliğin veterinerinin yanında çırak olarak çalışan yetim Halid’in desteğiyle, küçük ama kararlı bir adım atmaya yönlendirir: Hamile inekleri, doğumdan sonra yavrularıyla kalabilsinler diye özgürlüklerine kavuşturmak.
Filmin künyesi
Yönetmen ve senarist: Elif Eda
Oyuncular: Mira Saikali, Derya Alabora, Ediz Metin, Anıl Kır, Deniz Bal, Gökhan Civan
Yapımcı: Enes Erbay
Görüntü Yönetmeni: Emre Pekçakır
Kurgu: Bünyamin Bayansal
Özgün Müzik: Güncel Gürsel Artıktay
Sanat Yönetmeni: Vahhab Aydın
Ortak Yapımcı: TRT, Elif Eda, Soberworks
Yapım Şirketi: Teferruat Film
Dünya Hakları: Teferruat Film
(GÖ/TY)







