Yönetilebilir barış, yönetilebilir muhalefet: Türkiye yeni bir siyasal denge mi kuruyor?
Türkiye son dönemde ilk bakışta birbirinden oldukça farklı görünen iki önemli siyasal süreci aynı anda yaşıyor.
Bir yanda 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı çağrıyla birlikte yeniden gündeme gelen çözüm, barış ve demokratik toplum tartışmaları bulunuyor. Uzun yıllardır güvenlik ekseninde ele alınan Kürt meselesi yeniden siyasetin merkezine taşınmış durumda. Devlet yetkililerinin açıklamaları, siyasi partiler arasındaki temaslar ve kamuoyuna yansıyan görüşmeler, devletin bu konuda yeni bir arayış içinde olduğunu gösteriyor.
Diğer yanda ise Ekrem İmamoğlu’na yönelik operasyonlarla görünür hale gelen ve zamanla CHP’nin kurumsal yapısını da etkileyen siyasal ve yargısal müdahaleler bulunuyor. CHP’li belediyelere yönelik soruşturmalar, kurultay tartışmaları, parti yönetimine dönük yargısal süreçler ve muhalefetin siyasal hareket alanını daraltan uygulamalar, Türkiye’nin en büyük muhalefet partisinin geleceğini doğrudan etkileyen gelişmeler olarak karşımıza çıkıyor.
İlk bakışta bu iki süreç birbirinden bağımsız hatta birbirine zıt görünebilir. Eğer Türkiye Kürt meselesinde yeni bir çözüm arayışına yöneliyorsa neden aynı dönemde siyasal alan daralıyor? Eğer yeni bir barış döneminin kapıları aralanıyorsa neden muhalefetin en büyük partisi yoğun bir baskı altında tutuluyor?
Bu soruların kolay cevapları yok. Ancak yaşananları yalnızca güncel siyasi gelişmeler olarak okumak da yeterli görünmüyor. Çünkü ortaya çıkan tablo, devletin yeni döneme ilişkin daha kapsamlı bir siyasal yeniden yapılanma arayışı içinde olabileceğini düşündürüyor.
Neden şimdi?
Bu sorunun cevabını ararken zamanlamaya bakmak gerekiyor.
2024 yerel seçimleri yalnızca AKP’nin oy kaybettiği bir seçim olmadı. Aynı zamanda uzun yıllardır ilk kez iktidarın siyasal üstünlüğünün ciddi biçimde sorgulandığı bir dönüm noktası oldu. CHP’nin elde ettiği başarı, sadece belediye sayılarındaki artışla açıklanabilecek bir gelişme değildi. Daha önemlisi, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal hatta yaklaşabileceğini göstermesiydi.
Kürt seçmenler, sosyal demokrat çevreler, ekonomik krizden etkilenen geniş toplumsal kesimler ve genç kuşaklar arasında ortaya çıkan yeni temas zemini, iktidar açısından yalnızca seçim sonuçlarından ibaret olmayan bir tablo yarattı. Çünkü Türkiye siyasetinde uzun süredir ilk kez farklı toplumsal dinamiklerin ortak bir demokrasi talebi etrafında buluşabilme ihtimali görünür hale geldi.
Ancak aynı dönemde devlet açısından başka bir mesele de bütün ağırlığıyla gündemde kalmaya devam ediyordu.
Yaklaşık yarım asırlık Kürt meselesi.
Bu mesele yalnızca büyük insani bedeller üretmedi. Aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşmesini, hukuk düzenini, ekonomik kaynaklarını ve dış politikasını etkileyen yapısal bir sorun haline geldi. Üstelik Ortadoğu’da yaşanan dönüşüm, Suriye’deki yeni dengeler ve bölgesel güç mücadeleleri düşünüldüğünde, çatışmanın mevcut biçimiyle sürdürülmesinin maliyetleri daha görünür hale geldi.
Bu nedenle devletin Kürt meselesinde yeni bir pozisyon arayışına yönelmesi şaşırtıcı değildir.
Asıl dikkat çekici olan, Kürt meselesinde yeni bir arayışın ortaya çıktığı dönemde muhalefete yönelik baskıların da yoğunlaşmasıdır.
Devlet aklındaki dönüşüm
Bu noktada süreci yalnızca hükümet politikaları üzerinden okumak eksik kalabilir.
Belki de son dönemin en dikkat çekici gelişmesi, yıllarca çözüm süreçlerine en sert itirazları yönelten Devlet Bahçeli’nin bugün yeni sürecin siyasal taşıyıcılarından biri haline gelmiş olmasıdır.
Bu değişimi yalnızca taktiksel bir manevra olarak açıklamak güç görünüyor. Daha güçlü ihtimal, devletin farklı merkezlerinde Kürt meselesinin mevcut haliyle sürdürülebilir olmadığı yönünde yeni bir değerlendirmeye ulaşılmış olmasıdır. Çatışmanın ekonomik maliyetleri, bölgesel gelişmeler, güvenlik politikalarının sınırları ve iç siyasette ortaya çıkan yeni dengeler düşünüldüğünde, eski yöntemlerin aynı sonuçları üretmeyeceği görülmüş olabilir.
Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca bir hükümet tercihi olarak değil, yeni dönemin ihtiyaçlarına uygun bir devlet stratejisinin işaretleri olarak değerlendirmek mümkündür.
Ancak burada kritik soru şudur:
Amaç Kürt meselesini demokratik temelde çözmek midir, yoksa onu daha yönetilebilir hale getirmek midir?
Bu soru, bugün yürüyen tartışmaların merkezinde durmaktadır.
Yönetilebilir barış, yönetilebilir muhalefet
Belki de yaşananları anlamak için en açıklayıcı kavram budur.
Tarih boyunca birçok devlet, toplumsal sorunları çözmekten çok yönetilebilir hale getirmeyi tercih etmiştir. Çünkü çözüm, çoğu zaman siyasal alanın genişlemesini, yeni aktörlerin ortaya çıkmasını ve güç ilişkilerinin yeniden düzenlenmesini gerektirir. Yönetilebilirlik ise mevcut düzeni koruyarak istikrar üretmeyi hedefler.
Bu açıdan bakıldığında bugün Kürt meselesinde ortaya çıkan yeni arayışın temel hedefi demokratik dönüşümden çok çatışmanın maliyetlerini azaltmak olabilir.
Ancak aynı mantığın muhalefet alanında da işlediği görülüyor.
İmamoğlu ile başlayan süreç zamanla CHP’nin kurumsal yapısını ve siyasal geleceğini etkileyen daha geniş bir çerçeveye dönüştü. Burada mesele yalnızca CHP’nin kendisi olmayabilir. Asıl mesele, 2024 seçimlerinin ortaya çıkardığı yeni muhalefet denklemidir.
Çünkü iktidar açısından risk yalnızca CHP’nin güçlenmesi değildir. Farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal hatta buluşabilme ihtimalidir.
Bu nedenle CHP’ye yönelik müdahaleler yalnızca baskı politikası olarak değil, muhalefetin yeniden biçimlendirilmesi girişimi olarak da okunabilir. Amaç muhalefeti tamamen tasfiye etmek değil; onu daha öngörülebilir, daha denetlenebilir ve daha yönetilebilir sınırlar içinde tutmak olabilir.
Tam da bu nedenle çözüm süreci tartışmaları ile CHP’ye yönelik müdahaleler birbirine rağmen ilerleyen iki ayrı süreç olarak değil, aynı siyasal mantığın farklı alanlardaki yansımaları olarak değerlendirilebilir.
Demokratikleşme paradoksu
Ancak tam da burada önemli bir çelişki ortaya çıkmaktadır.
Çünkü Kürt meselesi yalnızca bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda temsil, eşit yurttaşlık ve demokrasi sorunudur. Bu nedenle demokratikleşme üretmeyen bir çözüm arayışının doğal sınırları vardır.
Çatışmanın sona ermesi ile meselenin çözülmesi aynı şey değildir.
Silahların susması tarihsel olarak önemli bir gelişmedir. Ancak siyasal temsilin güçlenmediği, yurttaşlık ilişkilerinin demokratikleşmediği ve hak taleplerinin kurumsal güvenceye kavuşmadığı bir durumda kalıcı çözümden söz etmek güçtür.
Benzer durum muhalefet açısından da geçerlidir.
Siyasal rekabetin daraltılması üzerine kurulan istikrar kısa vadede işlevsel görünebilir. Ancak uzun vadede toplumsal meşruiyet üretmekte zorlanır. Türkiye’nin yakın tarihi, demokratikleşme ile çözüm arayışının birbirinden koparıldığı dönemlerin kalıcı sonuçlar üretmekte başarısız olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle bugün CHP açısından mesele yalnızca partiye yönelik müdahaleler değildir. DEM Parti açısından da mesele yalnızca yeni sürecin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı değildir.
Her iki siyasi aktör açısından temel soru aynıdır:
Türkiye demokratikleşmeden istikrara ulaşabilir mi?
Asıl tartışma
Belki de bugün Türkiye’de yanlış sorular soruluyor.
Tartışma çoğu zaman sürecin samimi olup olmadığına ya da CHP’ye yönelik müdahalelerin hukuki niteliğine sıkışıyor. Oysa yaşananları yalnızca bu düzeyde okumak büyük resmi kaçırma riski taşıyor.
Asıl mesele, Türkiye’de yeni dönemin hangi siyasal mantık üzerine kurulacağıdır.
Devlet bir yandan yarım asırlık çatışmalı süreci daha yönetilebilir hale getirmeye çalışırken, diğer yandan 2024 seçimlerinin ortaya çıkardığı yeni muhalefet denklemini kontrol altına almaya çalışıyor olabilir.
Bu nedenle bugün yaşananlar yalnızca bir çözüm süreci tartışması ya da bir muhalefet krizi değildir.
Tartışılan şey, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında siyasetin hangi sınırlar içinde yapılacağıdır.
Kürt meselesinin nasıl çözüleceği kadar, muhalefetin ne kadarına izin verileceği de yeni dönemin karakterini belirleyecektir.
Türkiye’nin önündeki temel soru budur:
Kurulmaya çalışılan yeni denge, farklı toplumsal kesimlerin siyasal katılımını genişleten demokratik bir düzen mi yaratacaktır?
Yoksa çatışmayı azaltırken siyaseti daraltan, istikrarı demokratikleşmenin önüne koyan yeni bir yönetim modeli mi ortaya çıkaracaktır?
Bu soruya verilecek cevap yalnızca Kürt meselesinin değil, muhalefetin geleceğinin ve Türkiye demokrasisinin de geleceğini belirleyecektir.
(TAA/HA)