Türkiye bugün tarihsel bir kavşakta duruyor. Artık yalnızca silahların susmasını beklemek, çatışmasızlığı yönetmek yeterli değil. Asıl mesele, birlikte yaşamı kurmak; farklı kimliklerin, dillerin ve kültürlerin eşitlik temelinde tanındığı bir toplumsal düzeni inşa etmek. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir ideal değil; geciktirildikçe toplumsal fay hatlarını derinleştiren, maliyeti giderek artan bir zorunluluk.
Newroz meydanları bu kavşağın en berrak fotoğrafını sundu. Ortaya çıkan tablo, meselenin bir güvenlik sorunu olmadığını; devlet aklının hâlâ neyi “tehdit”, neyi “meşru” gördüğüyle ilgili olduğunu açık biçimde gösterdi. Renkler, semboller, şarkılar ve Abdullah Öcalan etrafındaki görünürlük tartışmaları, daha derin bir sorunu açığa çıkardı: Devlet, Kürtlerin varlığını değil, Kürtlerin kendisi olarak var olma biçimini tanımakta zorlanıyor.
Bu nedenle ertesi gün gelen operasyonlar bir “güvenlik refleksi” değil, süreklilik arz eden bir siyasal pozisyonun yansıması. Aynı şekilde Van Newroz’unda protokol girişinde Tuncer Bakırhan’a yönelen üst arama girişimi de münferit bir uygulama olarak görülemez. Bu an, temsilin, eşitliğin ve siyasal meşruiyetin sınırlarının nerede çizildiğini gösteren sembolik bir eşik. Barış, tam da bu tür kırılma anlarında test edilir.
1 Ekim 2024 ile 21 Mart 2026 arasında geçen süreç, bu testin sonucunu açık biçimde ortaya koyuyor: Devlet çatışmasızlığı yönetebilmiş, ancak birlikte yaşamı kuracak tek bir yapısal adım atmadı. Bu ayrım hayati önem taşıyor. Çünkü çatışmasızlık, güvenlik bürokrasisinin sürdürebileceği geçici bir durum; birlikte yaşam ise ancak siyasal irade, hukuki güvence ve toplumsal rıza ile inşa edilebilir. Türkiye’de eksik olan tam da bu kurucu irade.
Bu eksiklik en çıplak hâliyle cezaevlerinde görünür olmakta. Ağır hasta mahpus Mehmet Edip Taşar’ın, Adli Tıp raporlarına rağmen yaşamını yitirmesi bir idari aksaklık değil; hukuk ile siyaset arasındaki mesafenin bilinçli biçimde korunmasının sonucu. Devlet, yaşam hakkı gibi en temel alanda dahi eşit ve öngörülebilir bir normatif zemin kuramıyorsa, barışın toplumsallaşmasını beklemek gerçekçi değil.
Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin fiilen hangi modeli benimsediğini ortaya koyuyor: Sessizliğin yönetildiği, ancak farklılıkların tanınmadığı bir “negatif barış.” Oysa bölgesel gerçeklik ve uluslararası deneyimler, bu modelin sürdürülebilir olmadığını defalarca gösterdi. İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Lübnan’a uzanan hat, birlikte yaşamın kurumsallaştırılamadığı her yerde krizin kalıcılaştığını ortaya koyuyor.
Buna karşılık Kuzey İrlanda süreci, yalnızca silahların susmasını değil; kimliklerin tanınmasını, dilin meşrulaşmasını ve siyasal katılımın yeniden düzenlenmesini mümkün kılmıştı. Güney Afrika, geçmişi bastırmak yerine açığa çıkararak toplumsal güvenin zeminini kurdu. Kolombiya ve Ruanda örnekleri de aynı gerçeği teyit eder: Barış, ancak hukuk, siyaset ve toplum birlikte dönüşürse kalıcı olabilir.
Türkiye açısından mesele artık açık bir demokratikleşme meselesi. Nitekim Abdullah Öcalan ile yapılan son görüşme notlarına yansıyan değerlendirmeler de, çözümün yalnızca güvenlik eksenli değil, siyasal ve toplumsal bir yeniden kurulum gerektirdiğini ortaya koyuyor. Bu çerçevede öne çıkan “demokratik entegrasyon” ve “ortak yaşamın inşası” perspektifi, silahsızlanmanın ötesinde; hukuki statü, siyasal katılım ve kültürel tanınma başlıklarında somut ve bağlayıcı adımlar atılmadan kalıcı bir barışın mümkün olmayacağını açıkça gösteriyor.
Bu nedenle ihtiyaç duyulan dönüşüm, parçalı reformlarla sınırlı kalamaz. Anayasal düzeyde eşit yurttaşlığın açık ve bağlayıcı biçimde tanımlanması; anadilinde eğitim ve kamusal hizmet hakkının güvence altına alınması; yerel demokrasinin güçlendirilerek merkezi vesayet mekanizmalarının sınırlandırılması; siyasal temsil üzerindeki fiilî ve hukukî baskıların kaldırılması bu sürecin temel sütunlarıdır. Bununla birlikte, ceza adalet sisteminin siyasal etkilerden arındırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün istisna değil kural hâline getirilmesi ve geçmiş ağır hak ihlalleriyle yüzleşmeyi sağlayacak hakikat ve adalet mekanizmalarının kurulması da bu yeniden inşanın ayrılmaz parçalarıdır.
Bu adımlar yalnızca çatışmayı önlemeyecek; birlikte yaşamı mümkün kılacak, toplumsal güveni yeniden üretecek ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecine gerçek bir ivme kazandıracak. Çünkü birlikte yaşam, ertelenebilecek bir tercih değil; geciktirildikçe bedeli ağırlaşan tarihsel bir zorunluluk.
Ve bugün sorulması gereken temel soru hâlâ yerinde durmakta: Türkiye, çatışmasızlığı mı yönetmek istiyor, yoksa gerçekten birlikte yaşamayı mı kurmak istiyor?
(TAA/NÖ)



