Öyküleriyle çok sevdiğim Başar Yılmaz bu sefer bir romanla karşımıza çıktı. Onu önce “Beni Hatırla”, sonra da “Kara Kışın gün Işığı” kitapları ile tanımıştım. İyi bir öykücü olduğuna dair benim şahitliğimin çok da önemli olmadığının farkındayım, buna ihtiyacı olmayacak kadar güzel öyküler yazıyor çünkü.
Şunu belirterek başlamak istiyorum bu yazıya. Bu yazı bir inceleme yazısı değil, bir okur yazısı. İnceleme yazılarını bu işi gerçek manada yapan yazarlara bırakıyorum. Biliyorum ki, gerçek bir inceleme yazısı yazmak özel bir bilgi ve donanım gerektiriyor. Ben burada bir okur olarak, güzel bir roman okuduktan sonra yaşadığım heyecanı ve mutluluğu, kendimce fark ettiğim birkaç güzelliği sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bir öykücünün, -hele ki bu öykücü yazdıklarını çok beğendiğim bir öykücüyse- ilk romanının çıkacak olması beni hep çok endişelendirir. Her ne kadar ilk kitabı olan “Beni Hatırla” bir romansa da onun yazıda ustalığı öyküleriyle olmuştur. Öyküden romana geçiş her zaman biraz netamelidir ve benim, öyküden romana geçen öykücülerde yaşadığım hayal kırıklıkları arşivim epeyce yüklüdür. Bu durum birazcık da öykü ve romanın dinamiklerinin farklı olması ve bu şerit değişikliğinde öykücülerin yaptığı kazalarla ilgili sanırım.
Başar Yılmaz bana bu hayal kırıklığını yaşatmadı. Öykücülerin bu geçişte sıklıkla düştüğü tuzaklardan arınmış, olgun ve usta işi bir romandı okuduğum.
Hak ettiği kadar olmasa da üzerinde konuşuldu bu romanın. Engelli bir kardeşin yükü üstüne bırakılan Cihan’ın ruh hali üzerinden, “ev” kavramı ve romanda evin çağrıştırdıkları üzerinden, dilin güzelliği yanında şehirli bir dilin kullanılması üzerinden romanla ilgili değerlendireler yapıldı. Bu değerlendirmelerin hepsine katılıyorum elbette.
Ama ben bu yazıda, kitabın değerlendirileceğini pek zannetmediğim, rahatlıkla gözden kaçabileceğini düşündüğüm “politik” tarafı üzerine birkaç söz söyleyeceğim.
“Yaşadığımız Evler” bir geçmişle hesaplaşma romanıdır bu net, ama bu kadarla sınırlı değildir. Başar Yılmaz nispeten ince sayılacak bir romanın satır aralarına çok güçlü politik arka planlar eklemiştir. Roman yavaş yavaş ilerlerken, Cihan’ın yıllar sonra anneannesinin cenazesi için döndüğü kasabada yedi gün kalırken ve şaşırtıcı şeyler yaşarken bir taraftan da çocukluğundan bugüne olan hikayesini okuruz. Roman politik bir zemini okurun önüne sermiyor, içine gömüyor. Ben burada o zemine derin bir kazı yapmak istiyorum.
Erdi: Cihan’ın babası, 1980 darbesinden sonra “siyasi sakıncalı” görülerek öğretmenlikten atılmış, hayatını seyyar ayakkabıcılık yaparak iyi kötü sürdürmeye çalışan, yorgun, başına gelenlerden dolayı öfkeli bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Başar Yılmaz bunu romanda küçücük bir paragrafla ama çok etkili bir şekilde anlatmış: “Babamı öğretmenlikten atmışlar, zararlı demiş devlet, istememiş. Her üzüldüğünde, kızdığında, sarhoş olduğunda dönüp dolaşıp bundan bahsediyor. Babam o günden kurtulamıyor! Lafın sonunu, ‘Mesleğimi aldılar ulan elimden! Orta yere it gibi attılar!”
Romana tam burasından baktığımızda aslında romanın kırılma noktasının bu bölüm olduğunu görürüz. Eğer Erdi öğretmenlikten atılmasaydı, ayakkabıcılık yapmak zorunda kalmayacak, öfkeli, kırgın ve umutsuz olmayacak, kardeşi Evren’in yükü Cihan’ın bu kadar omuzlarına binmeyecek, Cihan’ın annesi bu kadar kızgın ve tükenmiş olmayacak ve en sonunda Cihan çocukluğunu eserekli anneannesinin yanında geçirmeyecek, hayatta böylesi bir tutunamayan olmayacaktı. Zincirin her halkası; baba, anne, kardeş ve Cihan, tek bir siyasi kararın nesiller boyu uzanan gölgesini görünür kılıyor.
1980 yılında beş yaşındaydım, benim babam da Cihan’ın babası gibi öğretmendi. Babam da sakıncalı piyade görülmüş ve önce üç ay hapse atılmış sonra kısa süreliğine meslekten uzaklaştırılmıştı. O günleri beş yaşında yaşayan bir çocuk olarak Cihan’ı çok iyi anladığımı, Başar Yılmaz'ın, 12 Eylül'ün çocuklarına kendi hikayelerinin romanını yazdığını belirtmek isterim.
Hoca: Cihan’ın kasabada mobilet kiraladığı, çok da iyi çalışmayan kırtasiye-kitapçının sahibi. Hocalığının nereden geldiğini bilemiyoruz, öğretmen mi, cami hocası mı belli değil. O da zaten bu soruları geçiştiriyor. İlerleyen bölümlerde onun da bir sakıncalı piyade olduğunu anlıyoruz. Görünürde köpeği Ceyar’la kasabada kendi halinde bir yaşamı varmış gibi olan bu adamın arka planda yaşamının zorluklarla geçtiğini, siyasi tercihlerinin bedelini ödeyerek bu ıssız kasabaya savrulduğunu görüyoruz. Kitapta belirtilmese de bu bana başka sürgünleri, Aslı Erdoğan’ı, Fırat Ceweri’yi, Arzu Yıldız’ı ve binlerce sürgündeki okumuş yazmış insanı çağrıştırıyor. Başar Yılmaz çok az şey söyleyerek zihnimde birçok kapıyı aralıyor.
Kasaba insanları: Kasaba ve kasaba insanları romanın en önemli kahramanları. Arka planda toplumsal yozlaşma ve kötülüğün bu kasaba insanlarında nasıl cisimleşmiş bir hale büründüğünü görüyoruz. Başar Yılmaz kahramanları aracılığıyla keskin sosyolojik tespitler yapıyor. Kasaba insanlarının menfaatçi, iki yüzlü, ahlaksız ve güvenilmez oluşlarını sanki kahramanların özellikleri gibi anlatırken aslında bir prototip oluşturduğunu görüyoruz. Cihan’ın yokluğunda kasabada işlerini takip eden Affan’ı tanıyoruz en çok. Roman ilerledikçe karanlığı ve kötülüğü artan bir karakter Affan. Cihan’la şu diyaloğu sadece Affan’ın karakterini değil topyekûn bir toplumsal karakteri ortaya koyuyor:
“Motoru hoca denilen birinden kiraladım.” Manalı gülümsedi, görmezden geldim, o ise açıklamaya girişti manasını. “Bilmeyen öğretmen sanır da asılsız… Bir zamanlar kod adıymış.” “Kod adı?” “Anarşik işler, sürgün dolaştı habire, uzun hikâye, sen yine de pek dolanma etrafında Cihan Bey,” diye tembihledi.
Şu kısacık diyalog bu ülkede yıllardır değişmeyen toplumsal yaklaşımı anlatmada çok başarılı kesinlikle. Başar Yılmaz bu açıklıkta anlatmamış olsa bile, bütün mücadelesini köylüler daha iyi yaşasın diye veren Deniz Gezmiş’i Gemerek’te ihbar eden, Pazarcık’ta can ciğer olduğu komşusunun kapısına bir gecede kırmızı çarpı atarak linç eden, evinde saklandığı kardeşini, oğlunu ihbar eden köylüyle/kasabalıyla Affan’ın aynı soydan geldiğini anlıyorsunuz. Karıları kızları konusunda ahlak abidesi kesilen kasabalıların, söz konusu olan başkasının karıları ve kızları olduğunda nasıl bir vampire dönüştüklerini satır aralarında sessiz sessiz anlatmış yazar. Orhan Kemal’den Kemal Tahir’e uzanan çizgide taşrada arka planın kokuşmuşluğunu göz önüne seriyor.
Zehra (Zia): Affan’ın Cihan’a hısım diye tanıttığı bir kız Zehra. Başar Yılmaz üstü kapalı anlattığı için ben de bu örtüyü kaldırmak istemiyorum. Muhtarıyla, kasabanın diğer erkekleriyle pis bir insan kaçakçılığı işinin mağduru Zehra. Kasaba insanının yozlaşmasının bir başka karanlık yönü… Bir işe yaramamanın vicdan azabını yaşayan Cihan’ın sonunda bir işe yaramasını sağlayan bir kurtuluş kapısı. Başar Yılmaz, tüm dünyada git gide daha da büyük bir sorun haline gelen, göçmenlik, kaçaklık, göçmenlere olan kötü muamele ve suistimali Zehra özelinde en insani ama tam da böyle yaptığı için en politik haliyle anlatmış.
Müyesser Hanım: Cihan’ın anneannesi bence bu romanın en politik ve en insani kahramanı. Cihan’ın başlarda haksızlık yaptığı ama cenazesi için kasabaya geldiğinde bambaşka boyutlarını görerek yeniden tanıdığı bir kadın. Erdi’ye göre “Eserekli Müyesser”, deli bir kadın. Ama yaptıklarına ve hayat karşısındaki tutumuna, daima ezilenden, mağdurdan yana olmasına, iyilik söz konusu olduğunda parayı önemsememesine, hak edene ağzını bozmasına, kocası Sadi Bey’den sonra hayatta dimdik duruşuna, Cihan’dan beklentisizliğine bakılınca romanın en güçlü karakteri ve en politik kişisi “Eserekli Müyesser”.
Yaşadığımız Evler, çocukluğun geçtiği coğrafyaya geri dönüp kendisiyle ve çevresiyle hesaplaşmasını tamamlamaya çalışan bunalımlı bir şehirlinin sıradan bir hikayesi gibi başlarken, roman ilerledikçe güçlü bir politik metinle karşı karşıya bırakıyor bizi. Bu ülkede onlarca yıldır giderek artan zulümlere, haksızlıklara, sosyal çürümeye sessiz ama derinden dalıyor yazar. Anlatırken sesini yükseltmiyor, hep o Cihan’ın sesindeki kırık tonla anlatmaya devam ederken korkunç şeyler öğreniyoruz. Politik bir metin üretirken bunu okurun gözüne sokmuyor, zeki okur satır aralarından yazarın ne söylemek istediğini çok iyi bir şekilde anlıyor. Topluma tuttuğu vizörü ustalıkla gezdiriyor ve bize iyi bir film izletiyor.
Vizör ve film demişken söylemeden geçemeyeceğim. Tıpkı politik tarafı gibi bu romanla ilgili çok konuşulmayacağını zannettiğim bir konuya da değineceğim. Yaşadığımız Evler romanı gerek orman içindeki kasabanın görselliğiyle gerek kahramanların nitelikleriyle gerekse de anlattığı hikâye ile çok iyi bir sinema filmi olacak niteliklere sahip. Yılmaz'ın bu sessiz politik dili aslında Nuri Bilge Ceylan'ın görsel estetiğine yakın bir yerde duruyor çünkü. O tekinsiz ve sisler içindeki orman kasabası güzel bir NBC filmine set olabilecek nitelikte.
Romanın dili, kurgusu, ev ve evsizlik teması üzerine çok şeyler yazılacağından ve konuşulacağından eminim. Ben bu yazıda Yaşadığımız Evler’in politik tarafına değindim. Günümüz Türk romanının iç dünya sıkışıklığında Yaşadığımız Evler, kolektif tarihe dönmeyi başarabilen nadir metinlerden biri.
Bu yazının, romanı yeni okuyacak okurlarda, politik satır aralarına -hatta benim de kaçırmış olabileceğim kimi yerlere- daha bir dikkatli yaklaşmaya yardımcı olmasını umarım.
(AK/EMK)







