Soylulaştırmanın ve plastikleşmenin gölgesinde Türkçe rap
Türkçe rap, yakın geçmişte Türkiye müzik endüstrisinin en kârlı ve en büyük janrlarından biri hâline geldi. Telefonlardan, araçlardan ve mekânlardan taşan bu müzik, milyarlarca dinlenmeye ulaşan ışıltılı bir pazar sunuyor. Ancak bu parlak vitrinin ardında, türün köklerine ve varoluş amacına sırtını döndüğü, Türkiye'nin sosyolojik erozyonunu andıran derin bir apolitizasyon ve kimliksizleşme süreci yatıyor.
Bu dönüşümün izlerini sürebilmek için, Türkçe rap'in salt eğlence endüstrisinden ziyade bir varoluş mücadelesi olarak doğduğu Almanya geçmişine bakmalıyız.
1980’lerin sonlarında Almanya’da, Gastarbeiter jenerasyonunun çocukları iki kültür arasına sıkışmış bir arafta yaşıyordu. Almanya’da ırkçılığa ve dışlanmaya maruz kalan bu gençlerin kurduğu 36 Boys gibi sokak çeteleri, Neo-Nazi saldırılarına karşı barikat kurmanın ötesinde Almanya'da maruz kaldıkları hegemonyaya karşı kültürel sınırlarını da çiziyordu. Boe B, Killa Hakan ve Cartel gibi isimler hip-hop'ın asi ruhunu Bronx'tan Kreuzberg'e taşırken, rap bir müzik türü olmaktan çıkıp diasporanın isyan marşlarında vücut bulan bir direniş formuna dönüştü. İlk nesil Türkçe rapçiler için mikrofon, asimilasyona ve ırkçılığa karşı verilen varoluş mücadelesinin doğrudan aracıydı. Bu dönemdeki rap son derece politikti; çünkü o sokaklarda göçmen olarak var olabilmek başlı başına politik bir duruştu.
Almanya'da göçmenlik üzerinden kurulan bu ötekileştirilme durumu, 2000'lerin başında Berlin-İstanbul hattıyla Türkiye'ye taşındığında sosyolojik bir metamorfoz geçirerek sınıfsal bir öfkeye dönüştü. Ceza, Sagopa Kajmer ve Fuat gibi isimler Almanya’daki mağduriyeti, İstanbul'un yoksul çeper mahallelerindeki sosyo-ekonomik sıkışmışlığa ustalıkla tercüme ettiler. Kültür artık gurbetçilerin değil, görünmez kılınan kent yoksullarının da sesi olmaya başlamıştı.
Bu evre, ekonomik olanaklardan ve fırsat eşitliğinden yoksun gençlerin kendi kültürel sermayelerini inşa ettikleri Türkçe rap'in niteliksel anlamda altın çağı oldu. Gençler içlerinde biriken öfkeyi şiddetle değil; sözlükler devirerek, sosyolojik gözlemler yaparak ve edebiyatı sokak jargonuyla birleştirerek dışa vurmaya başladı.
"Biz sokaktan geliyoruz ve sokağın, yeraltının gerçeklerini anlatıyoruz. Televizyonlarda size gösterilen o pembe tablolar Türkiye'nin gerçeklerini yansıtmıyor. Politikacılar sorunlarımızı görmezden geliyor, sesimizi duymuyorlar. Bizim elimizde silahımız yok; sadece mikrofonumuz ve kelimelerimiz var. Biz bu mikrofonla isyanımızı, yoksulluğu ve sistemin insanları nasıl ezdiğini haykırıyoruz. Rap, susturulanların, görmezden gelinenlerin sesidir. Gençler içlerinde biriken o devasa öfkeyi, o sıkışmışlığı şiddetle değil; kelimelerle, müzikle dışa vuruyorlar." (Ceza - Crossing the Bridge 2005) - Yönetmen: Fatih Akın)
2000'lerin başı, bilgisayarların ve ev tipi mikrofonların yaygınlaşarak üretim araçlarının ucuzladığı bir dönem oldu. Yatak odası stüdyoları ve internet forumları, müzik endüstrisindeki tekelleri kırmayı hedefleyen "otonom bölgeler" yarattı. Ülkede 2000'lerin ortasından 2013'e dek hissedilen psödo-özgürlükçü atmosfer, farklı alt kültürlerin birbirleriyle temas etmesine yol açtı. Underground Rap, gettosundan çıkıp popüler kültürün bıraktığı boşluklardan içeriye sızdı. Birçok şehirde kurulan bağımsız kolektifler, yeraltı albümleri ve ucuz konserler; kapitalist endüstriye muhtaç olmadan tam bağımsız üretim ve dağıtımın mümkün olduğunu gösterdi.
Geniş kitlelere ulaşan her alt kültürün yazgısında olduğu gibi, Türkçe rap de popülerleştiğinde kapitalist medya endüstrisinin radarına girdi. 2010'ların ikinci yarısında dijital platformların fiziksel medyayı yuttuğu sıralarda ana akım tarafından yeniden keşfedilen sanatçılar kültürel bir soylulaştırmaya maruz kaldı. Kültürün sivri uçları pazar payı uğruna neredeyse tamamen törpülendi.
Hızla kapitale, şöhrete ve devasa gelirlere ulaşan bağımsız rapçiler, bu konfor alanlarını kaybetmemek ve değişen sert siyasi iklimin tepkisini çekmemek için hızla apolitikleşti. Önceki jenerasyonların beşeri adaletsizlikleri dile getirdiği şarkı sözleri; yerini 808 baslarına, pop/trap formlarına, lüks araçlara ve içi boşaltılmış bir mafya romantizmine bıraktı. Sokak artık yaşanılan bir gerçeklik olmaktan çıkıp, sadece kliplerde görünen sentetik bir imaja dönüştü.
Rap kültürü içerisinde kontrolsüzce büyüyen ve sadece hızlı sosyal medya etkileşimi için kullanılan Battle Rap konsepti, müzikal üretimin içini boşalttı. Sadece "dissleşme" üzerine kurgulanan şovlar; şarkıların edebi derinliğini ve müziksel niteliğini tamamen gölgede bıraktı. İyi söz yazmanın ve kompozisyon kurmanın yerini, karşısındakine hakaret edebilme ve holiganlaşmış bir kitlenin enerjisinden faydalanma çabası aldı.
Bu apolitik uyuşuklukta, ana akıma entegre olurken politik-toplumsal eleştiriyi modern bir trap/reggae sound'uyla ulaştıran istisnai örneklerden biri Ezhel’in Müptezhel albümüydü. Sınıf eşitsizliğini, yoksulluğu ve geleceksizliği nitelikli bir prodüksiyonla birleştiren albüm devasa bir uyanış yarattı. Ancak devlet aygıtının bu muhalif reflekse yanıtı acımasız oldu. Ezhel'in maruz bırakıldığı hukuki süreçler, hapis, linç kampanyaları ve sürgün hayatı, kültürel denetçilerin rap camiasına verdiği açık bir ultimatomdu. Bu vaka, korkuyu ve otosansürü kurumsallaştırırken; yeni nesil rap, toplumsal olaylara yüz çevirmeyi bir endüstri standardı hâline getirdi.
Bugün Türkçe rap; bot dinlenmelerin, kopya şarkıların ve niteliksiz ilişkiler ağının elinde kültürel etkisini tamamen yitirmiş durumda. Güncel piyasayı domine eden işlere bakıldığında, sosyo-kültürel atmosferi yansıtan kültürün yerini; karikatürize mafya özentiliğinin, kadın düşmanlığının ve içi boşaltılmış kimliklerin aldığı görülüyor. Şarkıların büyük çoğunluğu sentetik zenginlik gösterişine, anlamsız nakaratlara ve suçu normalleştiren plastik çete simülasyonlarına sıkıştı. Müzik ve söz kalitesi 15 saniyelik viral olma kaygısına kurban edilirken, rap isyanın dili olmaktan çıkıp kapitalizmin yozlaşmış tüketim vitrinine dönüştü.
Peki, bu estetik çukurdan çıkış mümkün mü?
Cevabı Amerika'nın kendi tarihsel döngüsünde arayabiliriz. Tıpkı Türkçe rap'in Kreuzberg'de doğması gibi, Amerikan rap'i de 80'ler ve 90'larda siyah şairlerin elinde politik bir direniş hattı olarak filizlenmişti. Grandmaster Flash, Public Enemy, Tupac ve N.W.A gibi isimler; ırkçılığa ve sistem baskısına karşı müziği bir mücadele aracı olarak kullandılar. Ancak bu kültür 2000'lerde, tıpkı bugün Türkiye'de yaşandığı gibi endüstriye teslim oldu. Bling Era adlı bu dönemde dev şirketler rap'in politik dişlerini sökerek onu lüks tüketime, kalın kolyelere ve kadın düşmanlığına dayalı plastik bir ürüne dönüştürdü.
Fakat Amerikan rap'i bu ölüm döşeğinden kalkmayı başardı. 2010'ların sonu ve 2020'lerde Kendrick Lamar, J. Cole, Tyler the Creator gibi vizyoner söz yazarları, edebi yeteneklerinin yanı sıra kurdukları organik iş yapılarıyla (TDE, Dreamville vb.) endüstride söz sahibi oldular. Üretimi sömürücü şirket tekelinden çıkaran bu yapılar sayesinde derin sosyolojik gözlemler ana akımı içeriden fethetti. Bu uyanışın zirvesi, Kendrick Lamar'ın DAMN. albümüyle Pulitzer Ödülü'nü kazanması oldu. Tarihte ilk kez caz veya klasik müzik dışından bir sanatçıya verilen bu ödül, yeni jenerasyonun köklerinden taşıdığı gücü Amerikan rap müziğine yeniden kazandırabileceğinin en somut kanıtıydı.
Türkçe rap'in kurtuluşu da dijital imkanları kullanan cesur, entelektüel adımlarda gizli. Zehirlenen bu sektörde kalıcı olmanın yolu; güçlü söz yazarlarının öne çıkması, sanatçıların bağımsız yapılarını kurarak birleşmesi ve Kreuzberg'deki ilk varoluşsal isyanı bugünün karmaşık dünyasına kültürel bir isyan olarak yeniden tercüme etmesidir. Çünkü Türkçe rap, steril bir eğlence alanı veya ticari proje değil; sıkışmışlığa ve dışlanmışlığa karşı doğmuş bir hayatta kalma refleksidir.
(ECS/NÖ)