Savunma hakkı, hukuk düzeninin yalnızca teknik bir unsuru ya da yargılamanın usulî bir parçası değildir. Savunma, hukukun kendisini sınadığı son çizgidir. Bir rejimin hukuk devleti olup olmadığı, mahkeme binalarının varlığıyla değil, savunmanın ne ölçüde yaşayabildiğiyle anlaşılır. Çünkü savunmanın susturulduğu yerde hukuk, adalet arayan bir zemin olmaktan çıkar; egemen iradenin kendisini teyit ettiği çıplak bir karar mekanizmasına dönüşür. O andan itibaren mahkeme, hakikatin araştırıldığı yer değil, kararın yalnızca biçimsel bir dile çevrildiği bir sahne hâline gelir.
Türkiye’de son yıllarda belirginleşen yargı pratiği, tam da böyle bir çözülmeye işaret ediyor. Hukuk, normların eşit ve öngörülebilir biçimde uygulandığı bir alan olmaktan uzaklaştıkça, yerini siyasal kararın buyruğuna bırakıyor. Carl Schmitt’in işaret ettiği gibi egemenlik, burada normu uygulayan değil, gerektiğinde normu askıya alan güç olarak beliriyor. Egemen, istisna hâline karar verendir; bu yüzden hukukun gerçek sınırı, yazılı kuralların metninde değil, o kuralları ne zaman işlemez kılacağına karar veren iradede ortaya çıkar.
Türkiye’de meselenin düğümlendiği yer de tam burasıdır. Hukuk artık yalnızca neyin suç sayıldığını belirleyen bir çerçeve olarak işlemiyor; kimin dışarı itileceğini, kimin korunmayacağını, kimin “düşman” olarak kodlanacağını belirleyen bir ayıklama mantığına doğru kayıyor. Savunma makamı da bu yüzden hedefe yerleşiyor. Çünkü savunma, iktidarın mutlak yorum tekeline karşı duran son eşiktir. Savunma düştüğünde yalnız avukat değil, itirazın kendisi yargılanmaya başlanır.
Tragedyadan mahkeme salonlarına: Antigone'nin yalnızlığı
Bu kırılmayı anlamak için Sophokles’in Antigone tragedyasına dönmek gerekir. Kreon’un buyruğu, devletin selameti adına hukuku mutlaklaştıran siyasal iradeyi temsil eder. Antigone ise yazılı emrin üstünde bir adalet fikrinin, daha derin bir vicdan yasasının ve insan onurunun sözcüsüdür. Bu nedenle oradaki çatışma, yasa ile yasasızlık arasında değil; iki farklı meşruiyet anlayışı arasındadır. Biri iktidarın ilan ettiği düzen, diğeri insanın geri çekilemez haysiyetidir. Türkiye’de savunma hakkına yönelen baskılar da tam burada anlam kazanıyor. Devlet, kendi kararını mutlaklaştırdıkça savunmayı bir hak olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görmeye başlıyor. Böylece Antigone’nin Kreon karşısındaki yalnızlığı, bugün mahkeme salonlarında savunmanın içine itildiği yalnızlığın trajik öncülü hâline geliyor.
İstisna hâli ve savunmanın suçlaştırılması
Mehmet Pehlivan'a yönelen tasarruf, bu dönüşümün en açık görünümlerinden biridir. Bir avukatın müvekkilini takip etmesi, savunma organizasyonunu kurması, hukuki süreci koordine etmesi ve meslekî dayanışma göstermesi, suç örgütü hiyerarşisinin parçası gibi sunulabiliyorsa, burada yalnızca bir hukuksuzluk yoktur; savunma faaliyeti doğrudan suçlaştırılmaktadır. Bu, Schmittçi dost-düşman ayrımının ceza yargısının içine sızmış biçimidir. Avukat artık hukuk öznesi olarak değil, savunduğu kişiyle birlikte “tehlikeli alan”a sürülen biri olarak görülür. Avukatlık Kanunu’nun tanıdığı güvencelerin fiilen devre dışı bırakılması da bunu gösterir: norm yürürlüktedir, ama etkisizdir; hukuk görünürde ayaktadır, ama içerik bakımından askıya alınmıştır. Başka bir deyişle, istisna kuralı yutmuştur. Hukuk burada kural uygulayan bir düzen değil, kendi askıya alınışını yine hukuk diliyle meşrulaştıran bir aygıt hâline gelmiştir.
Giorgio Agamben’in “istisna hâli” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. İstisna hâli, hukukun tamamen ortadan kalktığı bir boşluk değil; hukukun biçimsel olarak varlığını sürdürdüğü, fakat koruma işlevini kaybettiği eşiktir. Yasa görünürde yürürlüktedir, fakat kişiyi koruyan normatif içeriği çekilmiştir. Böylece kişi, hukukun içinde kalarak hukukun dışına itilir. Agamben’in “çıplak hayat” dediği şey tam da burada ortaya çıkar: siyasal ve hukuki niteliklerinden sıyrılmış, yalnızca üzerinde tasarrufta bulunulabilecek bir hayata indirgenmiş varoluş. Savunma hakkının aşındığı yerde avukatın, yurttaşın, seçilmiş temsilcinin ya da muhalif öznenin başına gelen budur. O artık hak sahibi bir özne olmaktan çıkar; yargısal ve siyasal tasarrufun nesnesine dönüşür.
Selçuk Kozağaçlı’nın yıllara yayılan mahpusluğu bu yüzden yalnızca ağır bir adaletsizlik değil, kurumsallaşmış bir istisna rejiminin işleyiş biçimidir. Tahliye ile yeniden tutuklama arasındaki sarsıcı salınım, hukukun öngörülebilirliğini ortadan kaldıran bir belirsizlik düzenine işaret eder. Kaynağı, elde ediliş biçimi ve niteliği tartışmalı deliller üzerinden kurulan suçlamalar, normatif belirliliğin yerini karar keyfiyetine bıraktığını gösterir. Burada kişi, yalnızca yargılanan biri değildir; sürekli askıda tutulan, ne tam içeride ne tam dışarıda bırakılan bir konuma sürülmüştür. Bu askıda oluş, Agamben’in tarif ettiği ara bölgenin tam karşılığıdır. Kozağaçlı’nın bu kuşatma karşısında sergilediği metanet de bu yüzden yalnızca kişisel bir dayanıklılık değildir; istisna rejiminin kişiyi kırma arzusuna karşı verilmiş bilinçli bir yanıttır. Bu tavır, Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus’unu hatırlatır. Prometheus nasıl egemen buyruğa boyun eğmeyip acıyı bilerek göze alıyorsa, burada da direniş yalnızca masumiyet iddiasıyla değil, bedeli bilinen bir hakikat ısrarıyla kurulmaktadır.
Temsilin tasfiyesi ve yurttaşlığın aşınması
Can Atalay’ın hapiste tutulması da aynı siyasal-hukuksal mantığın başka bir görünümüdür. Halkın oyuyla seçilmiş bir milletvekilinin anayasal güvencelere rağmen özgürlüğünden mahrum bırakılması, meselenin bir yargı yanlışı olmanın çok ötesine geçtiğini gösterir. Burada hukuk, temsil edilen iradeyi tanımamakta; normu değil kararı, anayasal çerçeveyi değil siyasal tercihi öncelemektedir. Böylece yalnız bir kişinin özgürlüğü değil, yurttaşlık fikrinin kendisi zedelenmektedir. Çünkü savunmanın susturulduğu, temsilin tanınmadığı ve yargının egemen kararın uzantısına dönüştüğü bir düzende, toplumun tamamı hukuk karşısında güvencesizleşir. Herkes, uygun görüldüğü anda istisnanın alanına çekilebilecek potansiyel bir özneye dönüşür.
Bedenin son tanıklığı: Ebru Timtik
Bu bütünün en ağır ve en sarsıcı eşiği ise Ebru Timtik’in hayatında açığa çıkar. Çünkü Timtik’in yaptığı şey yalnızca direniş değildi; hukuk dışına itilen öznenin, kendisini son kez hukuk ve hakikat adına yeniden kurma çabasıydı. Pozitif hukukun artık bir güvence sunmadığı, savunma hakkının fiilen çiğnendiği, hak arama yollarının kapatıldığı bir noktada beden son sığınak hâline geldi. Bu nedenle Ebru Timtik’in açlığı, yalnızca yiyecekten vazgeçiş olarak okunamaz. O açlık, adalete duyulan susuzluğun bedende görünür hâle gelmesiydi. Hukuki statüsünün bir kâğıt hükmüne indirgendiği bir eşikte Timtik, kendi bedenini son ve en mahrem hukuki mekân olarak kurdu. Egemenliğin onu yalnızca biyolojik varlığıyla tanımlamak, onu haklarından sıyırarak “çıplak hayat”a indirgemek istediği yerde, o bedenini pasif bir maruz kalma alanı olmaktan çıkarıp aktif bir hakikat kürsüsüne dönüştürdü. Böylece açlık grevi, yalnızca trajik bir protesto değil; iktidarın mutlak kuşatmasına karşı yöneltilmiş en radikal itirazlardan biri hâline geldi. Timtik’in bedeni, hukukun sustuğu yerde konuşan son cümleydi.
Burada Antigone ile Ebru Timtik arasındaki bağ daha da görünür olur. Antigone, devlet buyruğunun karşısına bedeniyle dikilir; geri çekilmez, vazgeçmez, kendi hayatını iktidarın mutlak hükmüne teslim etmez. Timtik de benzer biçimde, hukukun adalet üretmeyi bıraktığı bir yerde bedenini hakikatin son taşıyıcısı kılar. Bu, romantik bir fedakârlık anlatısı değildir. Tam tersine, hukukun içinin boşaltıldığı anda bedenin nasıl son siyasal ve etik alan hâline geldiğinin trajik ifadesidir. Agamben’in “çıplak hayat” olarak tarif ettiği şey, Timtik’te pasif bir kader olmaktan çıkar; iktidarın kurmaya çalıştığı tahakküme karşı bilinçli bir reddiyeye dönüşür. İktidar onu yalnızca yönetilebilir bir hayat olarak görmek isterken, o kendi bedenini adaletin konuştuğu son yer hâline getirir. Bu yüzden Timtik’in ölümü, hukukun bittiği yerde hakikatin bedenle yazılmaya başlandığı andır. Dilekçelerin, savunmaların, usul itirazlarının ve hukuki güvencelerin duvara çarptığı bir noktada geriye yalnız bedenin tanıklığı kalmıştır.
Savunmayı savunmak ne demektir?
Bütün bu yaşananlar şunu gösteriyor: mesele birkaç isimden ya da birkaç yargı tasarrufundan ibaret değildir. Mesele, savunmanın sistematik biçimde hedef alındığı bir düzende hukukun kendi anlamını nasıl kaybettiğidir. Savunma sustuğunda yasa, adaletin dili olmaktan çıkar; yalnızca gücün buyruğuna dönüşür. Mahkeme salonları hakikatin araştırıldığı yerler değil, otoritenin sahnelendiği mekânlar hâline gelir. O noktada hukuk devleti değil, yalnızca istisnanın kurumsallaşmış biçimi kalır. Schmitt’in egemen kararı, Agamben’in istisna hâli ve tragedyaların kadim uyarısı tam burada birleşir: iktidar, kendisini sınırlayan etik ve hukuki eşiği yok ettiğinde, sonunda yalnız muhalifini değil, hukukun kendisini de yıkar. Kreon’un trajedisi de buydu; kendi buyruğunu mutlaklaştırırken meşruiyetini tüketmek.
Bu yüzden savunmayı savunmak, yalnızca avukatları savunmak değildir. Bu, toplumun birlikte yaşama iradesini, yurttaşlık fikrini, insan onurunu ve insanın zalim karşısında “hayır” diyebilme hakkını savunmaktır. Hukukun yeniden kurulabileceği tek zemin de burasıdır. Çünkü savunmanın olmadığı yerde adalet yoktur; adaletin olmadığı yerde ise hukuk, yalnızca kılık değiştirmiş iktidardan ibarettir.
Kaynakça
Agamben, Giorgio. İstisna Hali. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.
Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020.
Aiskhylos. Zincire Vurulmuş Prometheus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.
Schmitt, Carl. Siyasal Kavramı. İstanbul: Metis Yayınları, Haziran 2021.
Sophokles. Antigone. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Ocak 2025.
Sophokles. Kral Oidipus. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, Eylül 2025.
Timtik, Barkın (der.). Savunmalar / Kendi Adımıza Asâleten, Ezilenler Yoksullar Adına Vekâleten. İstanbul: Boran Yayınları, 2015.
(SCŞ/HA)

