Devleti tanımak: Sopanın gölgesi, bayrağın arkası
Türkiye'de devlet çoğu zaman yurttaşın karşısına yalnızca kurumlarıyla değil, alışkanlıklarıyla da çıkar. Bazen mahkeme salonunda, bazen okul kitabında, bazen ekranlarda kurulan tek sesli anlatıda, bazen de bayrağın ardına saklanan bir tehdide dönüşerek görünür olur. Bu yüzden sürekli saldıran bir siyasal düzenin yalnızca güç gösterisi yaptığını sanmak eksik kalır; saldırı, çoğu zaman çözülen dengeyi elde tutma telaşıdır.
Türkiye'de devlet, tarihsel olarak toplumu dışarıdan biçimlendiren; kendi iç gerilimlerini çözmek yerine onları yönetmeyi tercih eden merkezi bir güç olarak işledi. Bu yapının sürekliliği gerçek bir toplumsal rızadan çok, biçimsel demokratik görünümün, seçici refah dağıtımının ve milliyetçi ideolojik dokunun kurduğu geçici dengeye dayandı. Denge tuttuğu sürece iktidar görece geri planda kalabildi; denge çatladığında ise baskı daha çıplak, daha doğrudan ve daha görünür hale geldi. Bugün Türkiye'de yaşananlar da tam olarak bu çatlağın işaretidir: Her yeni operasyon, her yargı hamlesi, kendinden emin bir gücün değil, bozulan düzeni elde tutma zorunluluğunun sonucudur.
Devletin iki eli
Bu yapıyı anlamak için devletin yalnızca polisle, mahkemeyle ya da cezaeviyle işlemediğini görmek gerekir. Devletin bir eli bedenler üzerinde çalışır: polis, savcılık, mahkeme, cezaevi. Diğer eli ise zihinleri biçimlendirmeye uğraşır: medya, eğitim, milliyetçi söylem, ahlak anlatısı. Bu iki el birbirinin alternatifi değildir; aynı gövdenin iki farklı hareketidir.
İdeolojik düzenek rıza üretebildiği sürece baskı çoğu zaman geri planda kalır. İnsanlar neyin normal, neyin makbul, neyin tehlikeli olduğuna ikna edildikçe zorun açık kullanımı azalır. Fakat rıza üretimi zayıfladığında devletin daha sert yüzü öne çıkar. Türkiye'nin siyasal tarihi de bu ikili işleyişin izleriyle doludur: Seçimler yapılır, parlamento çalışır, partiler yarışır; fakat düzenin sınırlarına dokunulduğu anda hukuk, güvenlik ve medya aynı hatta dizilir.
Bugün gelinen yerde soru baskının var olup olmadığı değildir; baskının hangi kılıkla dolaşıma sokulduğudur. Bazen mahkeme kararı olarak, bazen güvenlik gerekçesi olarak, bazen de milli hassasiyet adı altında karşımıza çıkar. Mahkemelerin siyasal meydan gibi işlemesi, seçilmişlerin yargı yoluyla tasfiye edilmesi ve milliyetçi söylemin bir koruma kalkanına dönüştürülmesi, devletin kendinden emin oluşunu değil; ideolojik aygıtın tek başına yetmediğini gösterir.
Sandıktan kaçan iktidar
31 Mart 2024, bu çatlağın siyasal yüzeye çıktığı andır. CHP'nin yüzde 37,8 oyla birinci parti konumuna gelmesi ve 35 ildeki yerel yönetimleri kazanması, merkezi iktidar karşısında somut bir alternatif kapasitenin doğduğunu gösterdi. Uzun süredir medya diliyle, milliyetçi hamasetle ve gündelik hayatın yorgunluğu içinde bastırılan memnuniyetsizlik, sandıkta görünür hale geldi.
İktidar bloğunun buna verdiği yanıt, ortaya çıkan toplumsal mesajı anlamak değil, o mesajın taşıyıcılarını baskı altına almak oldu. Ekim 2024'ten Mart 2026'ya uzanan süreçte 22 CHP'li belediye başkanının tutuklanması, İmamoğlu'nun cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinin tam ortasında cezaevine girmesi, bazı ilçelerde belediyelerin kayyım atamaları ve meclis aritmetiğiyle el değiştirmesi bu tablonun parçalarıdır.
Bu noktada hukuk, hakikati arayan bir alan olmaktan çıkıyor; siyasal takvimi ayarlayan, adaylıkları biçimlendiren ve muhalefetin nefesini kesen bir araca dönüşüyor. Her dava yalnızca bir dosya değildir; seçim zamanına, adaylık ihtimaline ve toplumsal moralin yönüne müdahaledir. Rıza üretme kapasitesi zayıflayan bir iktidar bloğunun refleksi de zaten burada belirir: Önderlik edemediği yerde tahakküme yönelir.
İtiraf ile iftira arasında
Yargı kuşatmasının en az görünen ama en derin iz bırakan halkası, itirafçı ve iftiracı mekanizmasıdır. Bu mekanizma yalnızca mahkemeye dosya üretmez; örgüt içinde kuşku üretir. Önce geniş bir suç ağı anlatısı kurulur, sonra bu anlatıyı dolduracak beyanlar aranır. Delil zayıfsa tanıklık öne çıkar; tanıklık kendiliğinden gelmiyorsa korku, vaat ve pazarlık devreye girer.
Kişiye verilen mesaj açıktır: Kendini kurtarmak istiyorsan başkasını yak. Böyle bir basınç altında itiraf ile iftira arasındaki sınır silikleşir. Çünkü ikisi de hakikati değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu hikâyeyi beslemeye zorlanır. Cezaevindeki insan özgürlüğünden, ailesinden ve dayanma gücünden koparılır; sonra önüne bir kapı açılır. O kapıdan çıkmanın bedeli, başkasının üzerine suç yıkmaktır.
Böyle bir ortamda kim neyi imzaladı, kim kiminle görüştü soruları artık araştırılmaktan çok ima edilir hale gelir. Dayanışmanın zemini sisle kaplanır, güvensizlik örgütün içine sızar. İktidarın aradığı da tam olarak budur: Muhalefeti yalnızca dışarıdan kuşatmak değil, içeriden birbirine şüpheyle bakan, kendi sözünden ve yoldaşından emin olamayan bir yapıya dönüştürmek.
Bayrağın arkasına saklanan ideoloji
19 Mart 2025'te sokaklara dökülen kalabalık, iktidarın uzun süredir kontrol altında tuttuğunu sandığı sembollerin artık tek bir merkeze bağlı kalmadığını gösterdi. Milliyetçi işaretleri taşıyan gençler, sol muhalefetin şarkılarıyla ve itiraz diliyle aynı meydanda buluşuyordu. Bir elinde bozkurt işareti, ağzında Çav Bella olan bu figür, ilk bakışta çelişkili görünebilir; fakat tam da bu çelişki, yeni siyasal arayışların nereden filizlendiğini anlatır.
Bu görüntü, milliyetçi kimliğin her durumda düzenin güvencesi olarak çalışmadığını ortaya koydu. Gençliğin öfkesi, kimliklerin eski kalıplarına sığmıyor; geçim sıkıntısı, gelecek kaygısı, adaletsizlik duygusu ve temsil arayışı farklı sembolleri aynı itirazın içinde buluşturabiliyordu. İktidar bloğu açısından bu melez itiraz damarını görmezden gelmek mümkün değildi. Onu bastırmak kadar, yeniden güvenlikçi ve milliyetçi hattın içine çekmek de gerekiyordu.
ODTÜ Bahar Şenliği'nde yaşanan olay bu nedenle yalnızca bir üniversite gerilimi olarak okunamaz. Zafer Partisi çevreleriyle ilişkisi kamuoyuna yansıyan İstiklal Kadınları Hareketi'nin öğrencileri ve sahne alan sanatçıyı hedef alması; ardından çıkan arbedede büyük bir Türk bayrağını kendisine kalkan yapıp arkasından şişe atarak ortamı kışkırtması, sembollerin nasıl siyasal silaha dönüştürülebildiğini gösterdi. Bayrak burada ortak bir değer olmaktan çıkarılıp kimin alanda kalabileceğini, kimin dışarı itileceğini belirleyen bir sınır çizgisine dönüştürüldü.
Tam da bu yüzden mesele bayrağın kendisi değil, bayrağın arkasına saklanan siyasal niyettir. Ortak değerleri bir arada yaşamanın zemini olmaktan çıkarıp bir dışlama aracına dönüştüren her hamle, ideolojik aygıtın sokak düzeyinde yeniden kurulmasına hizmet eder. Zafer Partisi burada iktidarın doğrudan üstlenmediği siyasal yükü taşıyan; güvenlikçi dili toplumsal alanda dolaşıma sokan bir işlev görmektedir.
Sonuç yerine: Dengeyi bozmak
Bütün bu tabloya yalnızca miting ile yanıt vermek yeterli değildir. Miting elbette önemlidir; kalabalığın yan yana gelişi, korkunun dağılması ve toplumsal moralin yükselmesi bakımından vazgeçilmezdir. Fakat iktidarın stratejisi tek cepheden işlemiyor. Yargı, medya, sokak ve parti içi gerilimler aynı anda çalıştırıldığında, yalnızca meydanda biriken enerji diğer alanlarda boşluk bırakabilir.
İktidar kalabalığın dağılmasını bekleyebilir; dosyalar devam eder, ekranlarda suç anlatısı büyütülür, sokakta provokasyon dili canlı tutulur. Bu yüzden her saldırıyı yalnızca savunarak karşılamak yetmez. Her yargı hamlesi, her medya operasyonu, her bayraklı provokasyon — hepsi aynı çabanın parçasıdır: kırılan dengeyi elde tutmak. Bu görünür kılınmalıdır. Çünkü iktidarın saldırısı, çoğu zaman onun gücünden çok kırılganlığını ele verir.
Burada sosyal medya basit bir paylaşım alanı olmaktan çıkar; ana akım medyanın terk ettiği kamusal alanın yerine geçen bir mücadele zeminine dönüşür. Mahkeme kararından önce ekranlarda kurulan suç anlatısına karşı hızlı, tutarlı ve özgüvenli bir karşı dil kurulmadıkça, hakikat geriden gelmeye mahkûm olur. ODTÜ provokasyonunda 'bayrağa saldırı' çerçevesinin dakikalar içinde dolaşıma sokulması bu cephenin ne kadar hızlı çalıştığını gösterdi. Karşı anlatının aynı hızla kurulması artık bir tercih değil, siyasal zorunluluktur.
Dengeyi bozmak da tam burada başlar: İktidarın kurduğu her korku hikâyesini tersine çevirmek, her operasyonu yalnızca savunma konusu değil, düzenin çözülen rızasının kanıtı haline getirmek gerekir. Muhalefetin görevi yalnızca saldırıyı karşılamak değil; saldırının ardındaki zayıflığı görünür kılmaktır.
Kaynaklar
Çayan, M. Bütün Yazılar . Boran Yayınları.
Althusser, L. İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları. İthaki Yayınları.
Lenin, V. İ. Devlet ve Devrim. Yordam Kitap.
Keyder, Ç. Türkiye'de Devlet ve Sınıflar. İletişim Yayınları.
Hardt, M.; Negri, A. . İmparatorluk. Ayrıntı Yayınları.
Sendika.org (2026, Mayıs). Bir Zafer Partisi Organizasyonu: İstiklal Kadınları Hareketi Kimdir?
(SCŞ/HA)