Özel sağlık sektöründe hekimi kim koruyor?
Özel hastanelerde çalışan hekimler için 1 Haziran 2026’da yeni bir sayfa açılıyor. 7557 sayılı Kanun’la zorunlu hale getirilen 4/a (SGK işçi statüsü) uygulaması artık tam olarak yürürlüğe giriyor. Geçmişte, özel hastaneler tarafından zorunluymuş gibi kurdurulan şirketler üzerinden hastanelere fatura kesen, kâğıt üzerinde “serbest meslek erbabı” sayılan ama fiilen bir işverene bağlı çalışan hekimler artık bordrolu çalışan sayılacak.
Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) yıllarca yürüttüğü “güvenceli çalışma modeline geçilmeli” mücadelesini dikkate alan bir yerden bazı soruları sormak gerekiyor. Bu düzenleme hekimlerin talebi ile mi yoksa devletin finansal ihtiyaçlarıyla mı oldu?
Hekimin statüsü nedir?
Bu tablonun nasıl oluştuğunu anlamak için birkaç adım geriye gitmek şart.
Özel hastanelerde hekimlerin şirket kurdurularak fatura kesmesi hekim tercihi değildi. Bu çalışma modeli, AKP’li yıllarda büyüyen özel sağlık sermayesi tarafından icat edilmişti. Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB) bunu ontolojik bir sorun olarak tanımlamış ancak hükümet tarafından yıllarca görmezden gelinmişti. Serbest meslek erbabı ile şirket usulü fatura kesmek arasında salınıp duran özel hastane çalışanı hekimler, tuhaf bir arafa mahkûm edilmişti.
Görmezden gelmenin diğer tarafında evrensel çalışma hukuku kuralları vardı. Vergi müfettişleri tarafından yıllarca bir dolu ceza ile karşılaşan hekimler, özel sağlık sermayesinin büyümesine bedel mali, hukuki riskler altına sokulmuştu. Mızrak çuvala sığmadı ve 2022’de yürürlüğe giren 7394 sayılı Kanun’la beraber, ayrı muayenehanesi olmaksızın özel hastanelerde çalışan hekimlerin “serbest meslek erbabı” sayılması resmen düzenlendi. Yani devlet, işverene bağlı çalışan hekimi serbest çalışıyormuş gibi tanımladı. Böylece hastane hem bordro yükümlülüğünden hem SGK prim yükünden bu kararla kurtulmuş oldu.
Vatandaş olarak hekim, hükümet aracılığıyla güvencesiz bırakıldı.
Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu’nun 30 Nisan 2026 tarihli tebliği ise bu çelişkiyi çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Vergi Denetleme Kurulu, “Sağlık Sektörü Gözetim Programı” kapsamında hekimlere gönderdiği yazıda şirket üzerinden fatura düzenleyen hekimlerin belgelerinin “sahte belge” olarak değerlendirilebileceğini, bunun “üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası” ile sonuçlanabileceğini açıkça yazdı. Devlet önce bu modeli yasal çerçeveye oturttu. Şimdi ise aynı çerçeveyi suç saydığını ilan etmiş oldu.
Kim kimin parasıyla büyüdü?
Göründüğünden daha büyük bir resmin eskizini çizmemiz gerekiyor. Tabii ki Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın sahibi olan AKP iktidarı dönemini masaya yatırmalıyız. AKP’li yıllar içinde 2004 yılında 253 olan özel hastane sayısı yaklaşık yüzde 118’lik artış ile 2024 yılında 552’ye ulaştı. Kamu hastanelerinin sağlık hizmetindeki payı ise yüzde 67’den yüzde 59’a geriledi. Üniversite hastaneleri ise hepimizin malumu olan borç batağında. Şehir hastaneleri modeline bakıldığında tablo daha da çarpıcı durumda. 2026 yılında müteahhit şirketlere kira ve hizmet bedeli olarak 136 milyar TL ödenecek. Ödemeler, garantili sözleşmelerle ve doğrudan kamu bütçesinden karşılanacak.
Peki büyüyen özel sağlık sektörü kimin parasıyla büyüdü?
AKP döneminde gerçekleştirilen her 100 liralık cari sağlık harcamanın en az 72 lirası (cepten ödeme, sigorta primi ve katkı payı biçiminde) kişilerin kendisi tarafından karşılandı. Devletin gerçek payı yüzde 22-28 arasında seyretti. Aslında sağlık hizmetlerinin finansmanında ana kaynak vatandaşın cebi oldu.
Kamu sosyal güvenlik kurumları, tedavi harcama giderlerinin 2004 yılında yüzde 12.6’sı ile özel hastanelerden sağlık hizmeti satın alırken, 2009 yılında yüzde 30.9’u, 2015 yılında yüzde 23.9’u, 2021’de yüzde 19,6’sı ve 2022 yılında da yüzde 17,9’u ile tedavi edici sağlık hizmeti satın aldı. SGK anlaşmaları ile pazar işlevi görülen özel hastaneler artık ağırlıklı olarak SGK’dan değil, doğrudan yurttaşın cebinden beslenir oldu.
Peki bu büyük tabloda hekim ne işlev gördü? Hem hastane patronuna hem de devlete ucuz bir tampon belki de!
“Hibrit” çalışma modeli kimin işine yaradı?
Şirket üzerinden fatura düzenleyen hekim modeli, patron için biçilmiş kaftan oldu. Hastane ne işten çıkarma tazminatı, ne yıllık izin, ne SGK primi ödüyordu. Mali risk hekimin üstünde, kazanç ise özel hastane patronlarındaydı.
Bu modelin hekime sunulan “avantajı” görece daha yüksek brüt gelirdi. Özel hastanede çalışmak, hekimin kamuda alamadığı gelir farkını telafi eden önemli bir ekonomik seçenekti. Kamu maaşlarının yıllarca reel değer kaybettiği koşullarda özel sektör, hekim emeğinin nispeten daha iyi karşılık bulduğu bir alan olarak kaldı. Güvencesizdi, ama en azından gelir tabanı farklıydı.
Başka bir yerden bakarsak 4/a düzenlemesi bu farkı kapatma yolunda ilk adım olabilir.
Ücret eşitlemesi mi, emek ucuzlatması mı?
Bordro çalışanı statüsü, hekimlerin ücretini görünür ve denetlenebilir kılıyor. Bu ilk etapta bir kazanım gibi görünse de orta vadede başka bir dinamiği devreye sokuyor: Özel sektör ücretlerinin kamu ücretleriyle fiilen eşitlenmesi.
Kamuda çalışan hekimin maaş düzeyi zaten kamu harcama dengesi baskısı altında. Eğer 4/a düzenlemesi özel sektörde de ücret tavanını kamunun mevcut düzeyine yaklaştırırsa (bordro şeffaflığı ve “iki kurumda çalışma” sınırı birlikte bu yönde baskı uygulayacak) hekim emeği her iki sektörde de değer kaybedecektir. Kamu ile özel arasındaki ücret farkı silindiğinde, hekimin elindeki en önemli koz ortadan kalkmış olacaktır.
Daha uzun vadede bu eşitlik hali, ücretlerin iki yönde de aşağı yönetilmesini kolaylaştırır. Kamu maaşını düşürmek kamuda baskı doğurur. Özel sektörde maliyeti kısmak ise çalışanları kaçırır. Ama her iki kesim de aynı bordro çerçevesine hapsedildiğinde, ikisi birlikte aşağı çekilebilir.
Bu bir komplo teorisi değil; emek tarihinde defalarca görülmüş bir mekanizma.
Öte yandan tablonun bir de ters yüzü var.
Sendikal örgütlenmenin açılan kapısı
4/a statüsü hekimleri işçi sayıyor. İşçi sayılan hekim, teorik olarak sendika üyesi olabilir, toplu sözleşme masasına oturabilir, grev hakkından yararlanabilir. Özel hastanelerde bugüne kadar bireysel pazarlıkla savunulan hekim emeği, bu düzenlemeyle ilk kez kolektif bir örgütlenme zeminini hukuki olarak kazanıyor.
Bu küçümsenecek bir kapı değil. Tarihsel olarak bakıldığında, işçi statüsüne geçiş her zaman hak kaybıyla sonuçlanmadı. Örgütlenebilenler için tam tersine bir dönüşüm de mümkün oldu. Türkiye’de sağlık emekçileri sendikacılığının deneyimi ve TTB’nin birikimi düşünüldüğünde, bu zemin değerlendirilebilir.
Ama bu fırsatın kendiliğinden bir güvenceye dönüşmeyeceği de açık. Sendikal hak kağıt üzerinde kalırsa, 4/a yalnızca ucuz ve denetlenebilir bir emek havuzunun resmi belgesi olur.
Yirmi yıl boyunca özel sağlık sermayesini palazlandıran, hekimi güvencesiz çalıştıran zemini döşeyen, şimdi de aynı hekimi “sahte belge düzenleyici” olarak çerçeveleyip vergi denetim ekiplerine yollayan iktidarın bu “reformuna” güvenmek için elimizde pek bir neden yok.
Büyük hastane grupları, vergi kaybını hekimin sırtına yükleyerek, maliyeti yurttaşa aktararak, küçük rakiplerini tasfiye ederek kendine yeni yol açmak isteyecektir. Kamu ise orta vadede kamu ile özel arasındaki ücret tabanını eşitleyerek, uzun vadede her iki sektörde de hekim emeğini ucuzlatarak başka bir regülasyonu sağlayabilir.
Bu düzenleme bir reform içeriyor. Ama kimin lehine şekilleneceği henüz belirsiz.
Ama örgütlenme fırsatı da aynı düzenlemenin içinden çıkıyor. 4/a kağıt üzerinde bir güvence evet ancak onu gerçek bir hak kazanımına dönüştürmek örgütlü mücadelenin işi.
Kaynakça
- Onur Hamzaoğlu, “AKP’li Yıllarda Sağlık Hizmetlerinin Finansmanı: Neoliberal Kamu Sağlık Sigortası Modeli”, Toplum ve Hekim Dergisi, Mayıs-Haziran 2023.
- TTB’nin kamuoyu açıklamaları temel başvuru kaynakları.
- Hazine ve Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu’nun 30.04.2026 tarih ve 75523091-000[2014-2-155]-1911 sayılı tebliği birincil kaynak olarak kullanılmıştır.
(CP/VC)